Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Temmuz '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
42
 

Öykülerle yolculuk (On altıncı bölüm)

Öykülerle yolculuk  (On altıncı bölüm)
 

Öykü demeti


    Temur efendinin yatağına kurulan kar gibi sakallı Hacı Osman’a bakarken gözünün önüne gelen Temur efendinin çok büyük acıları çekerkenki o vakur hali aklımdan hiç çıkmıyordu.
    Ve ne yapıp yapıp onun İstanbul’ a ilk geldiği yıllardan itibaren izini sürüp yaşadıklarını bir şekilde öyküleştirmeyi kafama koymuştum. Süreyya paşadan ayrılalı epey olduğu halde aklımda hep Temur efendi vardı.
    Öyle olunca da Süreyya paşadaki hasta odasından kopmak çok zor geliyor, bu nedenle bir süre daha oralardaki kimi yaşamları bu öykü yolculuğunun içine almak gerekiyordu. Yani ben öyle düşündüm.
    Neyse Hacı Osman amca benim deyimimle ‘Şeker Osman amca’ alışkın tavırlarla yatağına kurulsa da bir kere pirelenmişti. Kendini anlatırken ikide bir gözü balkona bakan kapıya kayıyor Hastafendiye ‘bak gece iyi bekle ha. Azarail gelir beni sorarsa yok de’ diye espri yapmaya çalışsa da ölüm korkusu, daha doğrusu ölen birinin yatağında yatıyor olmanın verdiği tedirginlik onda şekerlik fala bırakmamıştı.
    Oradaki herkes Hacı Osman’ın korkusuyla eğlenmekten kendi korkularını unutmuşlardı.
    Zaten hep öyle değil midir? Başkasının felaketinden kendilerine mutluluk çıkarma daha doğrusu kendi sıkıntılarına avuntu bulma en belirgin toplumsal özelliğimiz değil midir?
    Adına ‘Dedikodu’ dediğimiz, kimi sosyologların gerçeği gizlemek yani aydınlanmamış toplumsal yapımızı unutturmak için ‘toplumsal ihtiyaç’ diye yutturmaya çalıştığı bu kaynağı hiç bilinmeyen, daha doğrusu hiç bilinemeyecek olan bilgilerle sürekli başkalarının özel yaşamlarını didikleme alışkanlığımızla birçok yaşamları olumsuz etkileme pahasına bilgisiz sürekli görüş bildirme…  
    Yaşamımızın tüm alanını alan tv de izlediğimiz dizilerde ifadesini bulan gerçek dışı; daha doğrusu yalana, dedikoduya dayalı hayatlara olan aşırı ilginin kaynağı ve bu özelliğimizi pazarlayan kendi ellerimizle zengin ve meşhur ettiğimiz dizi oyuncularını kendimizle özleştirme merakımızın nedeni bu değil midir?
    Nedense birçok bilim insanı sosyolog bunun toplumsal aydınlanma yaşamamış olmanın neden olduğu bir toplumsal özellik olduğunu vurgulamaktan kaçınıp cehaletin ürünü olan yalana dedikoduya pirim veren dizileri toplumun stres atmasına yaradığı için yararlı bile görürler. Sanırım bu da aydınlanma yaşamamış toplumların bilim insanlarına özgü bilim dışı bir özellik oluyor.
    Aslında bu sadece bize özgü gibi görünen yalana dedikoduya pirim verme durumu aslında aydınlanmamış bütün toplumların en temel özelliğidir.
    Bu toplumların dedikodu ve yalanı kullansa da en zararsız olan yanları öykülerle aktardıklarıdır.
    Yoksa ‘Töre, adet vb’ tanımlarla toplumda genel kabul gören, sadece kadınların değil herkesin; kısacası aydınlanmamış, yaşamı çok sınırlı kelime bilgisiyle anlamaya çalışan, anlayamayınca da abartıya yalana sarılan ‘bana göre’ toplumsal yapımızın da en zararlı yanı bu ‘dedikodu’ diye tanımladıklarımızdır.
    Öyle ki; özellikle siyasetçiler toplumsal yapının bu yanını çok iyi kullanarak  toplumu parçalara ayırıp yönetmeyi çok iyi beceriyorlar.
    Bu toplumsal parçalanmayı bizde örneklersek; benzine yapılan zammı “ben araba kullanmıyorum kullanan düşünsün” veya sigaraya içkiye yapılan zammı “ben içmiyorum içen düşünsün” şeklinde tepkilere veya maaşa yapılan düşük zammı protesto eden çalışanlara işsizlerin “o parayı beğenmiyorlarsa bıraksınlar. Ben o paranın yarısına çalışırım” demesi gibi duyarsızlık içeren tepkileri gösterilebiliriz…
    En son AKP iktidarının insanların yaşam alanlarına, neyi nasıl yaşayacaklarına kadar varan kimi uygulamalarına toplum olarak duyarsız kalınması veya İstanbul’un yaşam alanı olan Beyoğlu’ndaki kimi düzenlemelere, en son Taksim Gezi Parkı düzenlemesine gösterilen yurttaş tepkisinin geniş halk kitlelerince yeterince anlaşılıp destek verilmemesi bunun belirgin örneğidir. Sebebi de o kitlelerin bu yaşananların yeterince farkına varamamasındandır.
    Herkes bu durumarın farkında gözükse de kaynağı yalan veya belirsizliğe dayanan dedikodular yaşamın en önemli zamanını işgal ediyor.
    Hacı Osman’ın kısa süre önce vefat eden Temur efendinin yatağından duyduğu tedirginliği oda arkadaşlarının eğlence kaynağı haline getirmesi Hastafendiye ve bana bunları düşündürdü.
    Geldiği günden beri çalımıyla çok sevimsiz olan Bingöllü bile keyfe gelmiş, suskunluğu gitmişti.
    Hastafendi daha sonra konuştuğu Bingöllü’nün de töre kurbanı olduğunu öğrenmişti. Ailesi töre gereği işledikleri bir cinayeti Bingöllünün üstlenmesini istemişler. O sıra on dört yaşında olan Bingöllü ailesinin, daha doğrusu babasının bu isteğini kabul ettiği için çocuk yaşta hapse girdiğini anlatmıştı.
    O sırada sübyan koğuşuna konduğunu söylemişti. Nedense hiç sorulmadığı halde oralarda kendini koruduğunu ilaveten söylemişti. Onun bu kendiliğinden tepkisi Hastafendiye onun o sübyan koğuşlarında hiç de kendini koruyamayıp, çok sıkıntılar yaşadığını düşündürmüştü.
    Bilen bilir özellikle Doğu ve Güneydoğu’da bu töre belası çok canların yanmasına, çok küçük yaşta pek çok çocuğun bu törelerin uygulanmasında görev alıp çok küçük yaşlarda cezaevleriyle tanışmalarına, oralarda korumasız çok büyük güçlükler yaşamalarına neden olmuştur.
    Bu konuda özellikle son zamanlarda sık sık ‘cezaevinde taciz, tecavüz edilen çocuklar’ diye haber olmuş; iktidar her zaman olduğu gibi bu haberleri inkar etmiş veya örtbas etmeye çalışmıştı.
    Yani sübyan koğuşlarında çocuklara yaşatılan dramlar öyle geçiştirilecek konular değildi; ama toplumsal duyarsızlık sonucu toplumsal yapının böyle kendi ürettiği yaşamlara sahip çıkma konusunda üç maymunu oynaması da olağan hale gelmişti.
    Hastafendi böyle yaşanmışlıklara çok yabancı değildi. Sendikal örgütlenme sürecinde çok geniş bölgelerde görüp duyduğu çocuk istismarına ve töreye kurban giden çocukların yaşanmış öykülerine sıkça şahit olmuştu.
    Bunlardan biri; seksen öncesi Adana Bölgesinde bulunduğu sırada tanıdığı Disk Bölge Temsilcisinin bir töre cinayetini önleyemediklerini söyleyip, üzüntüsünü dile getirdiği sırada öğrendikleriydi.
    Bölge Temsilcisine anlatılan söylentiye göre onun da akrabalarının olduğu bir köyde bir kız çocuğu (belki aile baskısından, belki de hiç istemediği birine para karşılığı satılacağı için) komşuları olan ve evli olan şoförle kaçmak için sözleşmiş.
    Sözleştikleri gün o şoförle buluşmak için Antep’te şoförün adını verdiği otele gitmiş. Ama o sırada şoför kamyonuna yük sarıp gittiği için onu bulamamış.
    (Bölge temsilcisi bunu; belki komşu şoför kıza latife olsun diye ‘seni kaçırayım demiş, ama bunu unutup kamyona yük sarıp gitmiş’ diye yorumlamıştı) Neyse kız şoförle buluşamayınca köyüne geri dönmüş. Onun şoförle buluşup kaçmak için Antep’e gittiğini öğrenen ailesi (kimden öğrendiği belli değil, sanırım söylentiye göre) şoförün ailesine bu durumu anlatır. İki ailenin aile meclisi toplanır. Kızı kızın ailesinin, şoförü şoförün ailesinin öldürmesine karar verilir.
    Bunu o sıra duyan Disk Bölge Temsilcisi ve o sıra KÖY-DER Genel Başkanı olan yakını birlikte köye gidip bu töre infazını durdurmak için hem kızın, hem şoförün ailesiyle görüşürler. Her iki aile ‘böyle bir kararları olmadığını, bunların dedikodu olduğunu’ söyleyip töre kararını inkar ederler.
    Ama bir süre sonra kız çocuğunu ailesi köy girişinde bir kamyona ezdirir ve buna ‘kaza’ deyip kızı ezen kişiden davacı bile olmazlar.
    Bölge Temsilcisi kızın öldürüldüğünü o sıralarda duyup Hastafendiye bu töre olayını anlatmıştı. Bölge Temsilcisinin anlatımına göre o sıra seferde olan şoförün akıbeti belli değildi. Sonradan köye dönüşünde onu da kendi ailesinin ‘kaza’ kurşunuyla öldürdüğünü öğrenmişti.
    Hastafendi bunu o sıra duyduğunda çok üzülmüştü. Sonradan değerlendirince olayın yani kızın gerçekten o şoförle sözleşip sözleşmediği, onunla kaçmak için Antep’ gidip gitmediğini bile kimse doğrulayamadığını fark etti.
    Ortada hep ‘söylentiye göre’ veya ‘ortalıkta dolaşan dedikoduya göre’ diye belirsiz bir kaynak gösteriliyordu. Ve o belirsiz kaynak veya dedikodu çok küçük bir kız çocuğuyla; evli çoluk çocuk sahibi şoförün hayatına mal olmuştu.
    Burada her iki aile kendi aralarında bu söylenti ve dedikodularla oluşacak düşmanlıktan korktukları için dedikodunun veya söylentinin işaret ettiği iki canlarını kurban etmişlerdi.
    Gidin bakın göreceksiniz bütün töre cinayetlerinin arkasında hep o kaynağı belirsiz söylenti veya dedikodu, bunun sonucu oluşacak düşmanlıktan korkulduğu için kurban seçilen ve kurban edilen insanların dramı vardır.
    Hastafendi Temur Efendinin ölümüyle suskunlaşan sonradan Hacı Osmanın korkularıyla keyiflenen oda arkadaşlarına bakarken aklından bunlar geçiyordu.
    Bingöllü de cezasını tamamlayınca ailesiyle İstanbul’a göçmüş kalan ömrünü bu şehirde geçirmişti. Sonraki sohbetlerinde Bingöllünün öyküsünü dinleyen Hastafendi İstanbul’a ‘taşı toprağı altın deyip’ göç edenleri anlamadan İstanbul’un anlaşılamayacağını düşünerek (ne yapıp yapıp) Temur Efendinin yirmili yaşlarda Sivas’tan İstanbul’a göçünün izini sürmeye karar verdi.
    Hastaneden taburcu olunca da bu düşünceyle ilk işi ona İstanbul’un göç yıllarını anlatacağını düşündüğü ve arkadaşının önerdiği Yeni Moda Eczanesinin sahibi Melih Beyle buluşmak için harekete geçmek oldu. (devam edecek)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 182
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 208
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster