Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
101
 

Öykülerle yolculuktan seçtiğim bölüm (Çoban Ali dayı)

Öykülerle yolculuktan seçtiğim bölüm (Çoban Ali dayı)
 

öykü demeti


 Çoban Ali dayı aklına gelmişti…
 
“Acaba şimdi nerde? Sağ mı?” diye düşünürken onun “bu Kürtlee başımıza bela oldu” dediği sırada oğlunun “sen babama bakma abi. Babamın Kürt eşkiyası bile var” dediği Ali dayının oğlunun sözlerini anlayınca “bunu da nerden çıkardın?” deyip oğlunun deyimiyle ‘eşkiyası’ arkadaşını “Nasip benim esker arkıdeşiydi” deyip anlatmaya başlamıştı.
 
Bunları hatırladı…
 
Ali dayının anlattığına göre askere İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru gitmiş. Otuz altı ay askerlik yapmış. Bunları söyledikten sonra gülmüş “eskerin bitli piyade deyi nam saldığı zaman” demişti.
 
Askerlik yaptığı yerde Nasip diye doğulu bir asker arkadaşı varmış. Bunu anlatırken durmuş “Nasip Kürdüdü” demiş ve anlatmaya devam etmişti.
 
Bu arkadaşına yüzbaşı kafayı takmış. Geliş, geçiş tokat vurur, bir laf söylermiş. “hep Nasibe eziyet ediyodu” dedi. Nasip bir gün bizim dayı çavuşla birlikte otururken bunların yanına geliyor. Yüzbaşıdan dert yanıyor.
 
Gırtlağını göstererek “buraya kadar geldi. Ben bu adama dersini vericem” diyor. Bizim dayı, çavuş “yapma Nasip şurda askerliğin bitmesine ne galdı? Sık dişini” deyip Nasip’e başını derde sokmamasını söylüyorlar.
 
Nasip kafasını sallayıp yanlarından kalkıp gidiyor. Aradan iki gün geçmiş. Nasip gece nöbet yerine gelen yüzbaşıyı ayağından vurmuş. Sonra çekip gitmiş. Tabi olay duyuluyor, Nasip aranıyor, ama yok…
 
Bizim ihtiyar askerliği bitirip kasabasına dönüyor. Tabi Nasip’i falan unutuyor.
 
O yıllar askere gitmeden kasabanın dışında bir ağılda çobanlık yaparmış. Kendi koyunlarının yanına biraz “gatıncı” başkalarının koyunları olurmuş. Onları güder, geçimini öyle sağlarmış.
 
Köye dönünce sürüsünün başına dönüyor. Bu sırada evlenip “çoluk çocuğa garışmış”.
 
Yıllar öyle geçip gidiyormuş… Ali dayı ağıldan kasabaya lüzum olmazsa pek inmezmiş. “Ha lüzum nolcek. Arıda bi garının hatırını soruyon o gadar. Öteğ gibi yeyim yeceni topluca getirin” dedi. “lüzum olmadıkça” yaz kış ağılda kalırmış.
 
O yıllar harp bittikten sonra siyaset çok hareketlenmiş. Seçimlerde DP iktidara gelmiş. Halk İnönü zamanında çekilen yokluklardan bir de memur, özellikle jandarma, vergici baskısından çok yılmış. Yol vergisi zamanı. Yol yapımı için para toplanıyor, veremeyene “yörü çalış” deniyormuş.
 
O kadarını Hastafendi babasından da duymuştum. Babası Ali dayıdan daha büyük doksan iki yaşındaydı.
 
Babası o yıllardaki baskılara kendi köylerinden örnek olarak; bir gün köye gelen vergi memurunun on beş kuruş borcu olan Yusuf isimli köylünün elinden iki koyunun nasıl aldığını, ayrıca onu “öküzün cinsel organından yapılan” kırbaçla nasıl dövdüğünü anlatmıştı.
 
Benzeri yaşanmışlıklar Ali dayının kasabada da çok yaşanmış. Hastafendinin babası da yol vergisi veremediği için, yol yapımında, halk evi inşaatında çalıştığını anlatmıştı.
 
Devir tek parti devri. Yurttaş bilinci oluşmamış toplum; yeni yeni örgütlenen ve demokratik geleneklerin, kurumların henüz oluşmadığı bir devlet yapısı ve bu yapıda görev alan birçok çıkarcı, çarpık insan. Bütün bunlardan yılan halk DP’ye sarılmış. “Gurtuluşu onda görmüşle”.  “Öncüleri iyi işle iyi gidiyomuş”…
 
Dünya yıkılsa İnönü’den dönmeyecek olan babası, dedesi bile oy vermedikleri halde DP iktidarını iyi gibi görmüşler.
 
Aradan birkaç yıl geçmiş. Bu sefer sazı eline “demokratla almış” … Devir yine tek parti iktidarı gibi olmuş…
 
Yine birileri “asdığı asdık kesdiği kesdik” olmuş. Kasabanın muhtarı aynı zamanda tek bakkalı olan adam aynı zaman DP başkanıymış. Çok şımarık biriymiş. İstediğine istediğini verir, istemediğine veya partili olmayana “yok” dermiş.
 
Bizim ihtiyar yani Çoban Ali de malum dededen İnönücü, Halk Partili. Demokrat başkan bakkal Çoban Ali’den çekinse de arada zorluk çıkarırmış.
 
Çoban Ali dayı buna çok içerlermiş. “Bir punduna getirip şunun dersini versem” diye içinden geçirirmiş. Bazen de “ula döyüs bene bela olmasın” dermiş.
 
Artık kasabaya geceleri kimseye gözükmeden inip, yine kimseye gözükmeden ağıla geliyormuş… Bakkala çok mecbur kalırsa uğrıyormuş. Aradan epey zaman geçmiş… Derken bir gün “bi bakmış Nasip garşısında”. Onu görünce “tingidek düşmüş”.
 
Aradan “bilmem şu gada yıl geçmiş. Ansızın garşısında esger arkıdeşi”. Siz böyle bir durumda şaşırmaz mısınız? Haliyle Ali dayı da çok şaşırmış.
 
“Elinde” dedi “nerden almış kimbilir? Bi tüfek geldi, selamünaleyküm Ali gardaş dedi” diye anlatıp burada biraz durmuştu.
 
O yılları hatırlamaya çalışıyordu veya hatırlamış sanki yaşıyordu. “Haliyle çok şaşırmışım” demişti. Çünkü Nasip o sıra aklından bile geçmiyormuş.
 
“Ooo! Goca arkıdeş Aleykümselam, emme sen nerden çıktın böyle?” diye şaşkınlığını belli etmiş.
 
Nasip gayet sakin “gardaş ben o günden sonra çok dolaştım. Memlekete gittim. Bizim oralarda duramadım. Çünkü bizim oralarda insanın dostu kadar düşmanı da vardır. Epeydir dolaşıyorum. Senin şehre gelince aklıma sen geldin. Dur şu bizim çoban gardaşa gideyim. Belki orda bir süre kalırım deyip geldim. Ama olmaz Nasip ben seni misafir edemem dersen çeker giderim” demiş.
 
Çoban Ali cahil mahil, ama adamın hası. Yani gelen asker arkadaşına kapıyı gösterecek adam değil. “Safa geldin arkıdeş. İnsan heç ekser arkıdeşine kapı mı gösterimiş? Burası dağ başı… Aslan dost bildine sahaplanır, sırtlan galleşlik edemiş derle. Sen aslanın dedikten keri istediğin gadar galırsın” demiş. Sonra “Nasıl olsa seni tanıyan olmaz. Soran olasa yanıma çoban aldım derin. Barabar geçinir gideriz demiş.”
 
Bu şekilde asker arkadaşı Nasip de Çoban Ali’nin ağılına yerleşmiş. 
 
Çoban Ali’nin işlerine de yardım edermiş. Bu şekilde birlikte kalırken, bir gün kasabaya inen Çoban Ali dönüşünde çok öfkeli gelmiş.
 
Kasabada parti başkanı muhtar bakkal ona “tütün ve çay yok” demiş. Ağız kavgası yapmışlar, ama adam parti başkanı; arkasında da hükümet var. Çoban Ali dişlerini “gıcırdada gıcırdada” ağıla dönmüş.
 
Nasip arkadaşı Çoban Ali’yi öyle öfkeli görünce telaşlanmış. Kendiyle ilgili bir aksilik var sanmış. “Hayırdır gardaş bir aksilik mi var?” demiş.
 
Çoban Ali burnundan soluyarak “döyüs muhtar çay, şeker yok dedi. Kendi adamlana veriyo mualif olunca yok deyo pezevenk” diyerek kasabada yaşadıklarını anlatmış. Ağılda bir süre daha yetecek kadar çay, şeker ve tütün varmış. “Şindilik bunlala idare ederiz. Emme ben bu döyüsün dersini vericen” demiş.
 
Nasip “gardaş öyle bir derdin var da bana ne söylemiyorsun? Sen bana göster onu, ben dersini veririm. Beni nasıl olsa kimse tanımıyor. Sen başını derde sokma, göster yeter” demiş. Çoban Ali “olur mu arkıdeş? Adam sene değil bene tafra ediyo. Biz da ölmedik. Ben kendi işimi kendim görürün” dese de Nasip alttan girmiş, üstten çıkmış Çoban Ali’nin aklını erdirmiş. Sonunda DP’li partici muhtar bakkalın dersini Nasip’in vermesine karar vermişler.
 
İş Nasip’e hedefi göstermeye kalmış. Çoban Ali “hemen acele etmeyem. Pezevenge çok söydüm süpürdüm. Başına hemen bişe gelirse benden bilir az aralayam, ondan keri dersini verem” demiş.
 
Böylece o iş için bir süre beklemeye karar vermişler. Yine birlikte çobanlık yaparken, olacak işleri de birlikte yaparak günleri geçiyorlarmış. Çoban Ali burada soluklandı. Sonra “Nasip çok faydalı arkıdeşdi. Onlan orda silah gullanmak çocuk oyuca.  Gerçi benim avcılım da eyirdir ha. Ben de sıkı avcıyın, emme Nasip askerdi de eyi atış yapadı” dedi. Sonra “ozmanla tabi av çok. Benim tüfek dolma tüfek. Dolma tüfeğile avı vurması meseledir ha. Yanim tek sıkıyla vurdun vurdun. Vurumadın mı av sene el salla gider.
 
Şindilede nolcek. Çiftesi va. Altılı atarı va. Pompalısı va. Önüne gelene sıkı ata ata av mav galmadı. Ozmanla hep av zamanında avlanırlırdı. Yavrıya basmış ava sıkı atılmazdı yani. Neysem; Nasip gidiveridi davşan, kekli vura geliveridi. Yanim kendi nafakasını kendi çıkarı desem yalan olmaz. Neysem biz böyle günleri geçiriken ikimizin aklım döyüs muhtarda. Derken bigün Nasip ‘gardaş sen şu muhtarı göster. Ben dersini vereyim. Yanlış anlama ben İstanbul’a gitmeyi düşünüyorum. Orada bizim epey akraba var. Biraz da oralarda kalayım. Böyle böyle yaşayıp gideceğim. Hem bi yerde çok kalınca yük oluyormuşum gibi geliyor’ dedi” diye anlattı.
 
Nasip’in bu sözü üzerine Çoban Ali “üle arkıdeş. Sen ne yük olucen. Da bi çok faydan oluyo. Bırak bu nafları” dese de Nasip “gafayı ganırmış”. Ne yapsın Ali dayı. “İyi öylese, ben sene o pezevenge gösteren” demiş.
 
Ama beraber gitseler, iş meydana çıkacak. Nasip “gardaş nasıl olsa beni kasabada tanıyan yok. Ben kendim gidip bir dolaşayım. Sen başka bakkal yok dedin. Oraya uğrayıp adamı tanıyayım” diyor. Bu şekilde anlaşıyorlar. Nasip ertesi gün akşama doğru kasabaya iniyor. Muhtarın dükkana uğruyor. Tütün istiyor. Muhtar, Nasip yabancı diye “yok, galmadı” deyip vermiyor.
 
Nasip göreceğini görmüş, tanıyacağını tanımış dönüp Ali dayının yanına geliyor…
 
“Gardaş ben adamı gördüm. Tarif edeyim bakalım o mu?” deyip Ali dayıya dükkanda gördüğü adamı tarif ediyor. Ali dayı “tamam işte o döyüs” diye onaylıyor.
 
Artık geriye yalnız muhtara ders vermek kalıyor… O işte Nasip için çocuk oyuncağı. “Gardaş neresinden vurayım. İstersen kafasını uçuruvereyim” deyince Ali dayı “olmaz arkıdeş. Döyüs möyüs, emme çoluk çocuğu var. Hem gatillik iyi şey değil. Sen bi bellik yap. O döyüs ne oldunu anna. Millet de anla, dua bile ederler. Çünkü heç seven yok. Kasabıda vatan cephesine gayıt yapmıya çok uğreşdi. Çoğu insan gayıt bile olmadı. O kafasından yazıp göndermiş. Bene bile yazmış döyüs. Köylü ses edememiş. Benim habarım olunca gidip gafa duttum. ‘Yanlışlığıla olmuş silen’ dedi. O günden sona ne isdisem yok dedi çıktı” diye etraflıca niye olmaz dediğini açıklamış.
 
Nasip “sen bilirsin gardaş” demiş… “Devrisi gün aşam” Nasip “gardaş ben bu akşam işimi görüp gidicem” deyince Ali dayının içi “bi çeşit” olmuş. “Eyi arkıdeşti. O gitcen deyince sankim onu ölüme gönderiyom gibi geldi. Olmaz desem, olmaz vaktı geçti. Sarıldım. ‘gendine eyi bak. Dön dolaş gel. Sen bundan keri benim has gardaşımsın’ deyip vedalaşdım” dedi.
 
Neyse; Nasip akşamın karanlığında kasabaya gidiyor. Muhtarın bakkalının az ilerisinde ağaçlık var. Ağaçların arkasına gizleniyor. Bakkalın oraya bir iki girip çıkan oluyor. Sonunda muhtar kapıda gözüküyor. Az ilerde birileri var, kapıyı kilitleyip onların yanına gidecek gibi. Nasip “tam zamanı” diyor, silahı doğrultuyor. Kapının önündeki muhtarın sağ omzuna nişan alıyor. Çünkü solundan ölebilir. Nişan alıp basıyor sıkıyı. Muhtar “yandım” deyip yıkılırken Nasip ağaçların arkasında “garanlıktan faydalanıp sıvışıyo”. Kaybolup gidiyor.
 
Ali dayı ne olup bittiği konusunda meraklanıyor, ama sabredip kasabaya inmiyor. Olayı ertesi gün kasabadan ağıldan tarafa gelip gidenden öğreniyor. Muhtar “yandım” deyip yere yıkıldığında karşıya yanlarına gideceği nahiye müdürü, yanında bir iki kişi koşup geliyor. Sağlık memuru koşuyor.
 
“Döyüs” muhtar epey kan kaybetmiş, ama gebermemiş. Sarıp sarmalayıp şehre hastaneye yetiştiriyorlar.
 
Ali dayı o deyilikten "ne olmuş? Kimi vurmuşla? Niye vurmuşla? Vah! Vah” deyivermiş. İçinden “eferin Nasip’e işi iyi becermiş. Döyüse dersini vermiş” diye sevinmiş.
 
Bu muhtar çok “nalet” biriymiş. Hastanede epey kalmış. Sonra tedavisi bitince köye dönmüş.
 
Olay onu başlangıçta korkutmuş “epey pısmış”. Kendini vuran kim? Vurduran kim? Çok merak etmiş. Jandarma çevrede çok arama baskın yapmış. Ama kim olduğunu kimse öğrenememiş.
 
Muhtar, Ali dayıdan bile şüphelenmiş “ama elde avuçta bişe yok” ne diyecek de Ali dayıyı şikayet edecek.
 
Derken günler geçmiş. “Huylu huyundan döner mi?” Muhtar zaman geçince yine azmaya başlamış. O kadar azıtmış ki, çevrenin en namlı demokratlarından olup çıkmış. Şehirde bile borusunu öttürüyormuş.
 
Bir gün yanında köy bekçisi şehre gitmiş… Şehrin aşağı meydanında jandarma alay komutanıyla birlikte gölgelikte çay kahve içiyorlarmış. Aklınca jandarma komutanına hava atacak… Bekçiye “git valiye söyle, Muhtar buyurup gelsin, kahve içelim diye sizi falan meydana çağırıyor de” diye bekçiye tembih ediyor.
 
Jandarma komutanı “muhtar ayıp olur. Koskoca vali. Kır bekçisiyle çağrılmaz. Ben gidip haber vereyim” dese de muhtar aynı zamanda parti başkanı ya “ayıp olmaz gelir gelir o” deyip bekçiyi gönderiyor.
 
Jandarma komutanı buna çok içerlemiş, ama “devir bunların devri” deyip ses çıkarmamış.
 
Koskoca vali bekçinin arkasına takılıp geliyor. Muhtar ve jandarma komutanıyla kahve içiyorlar. Komutan “koskoca devlet ne hale geldi?” diye kızmış, ama ne yapsın? Susup oturmuş.
 
Muhtar bu olayı kasabaya dönüşte bekçinin de şahitliğiyle ballandıra ballandıra anlatmış. Artık muhtarın önünde durana aşk olsun…
 
Çoban Ali dayı bile “elle canına yandımın dünyası kimlere galdı?” diye hayıflanmış. Söylediğine göre “azıcık ürkmüş”.
 
Günler böyle geçiyor; artık “ne olur ne olmaz” diye kasabaya bile inmeyen Ali dayı ağılında koyunlarıyla meşgul kendi halinde yaşayıp gidiyormuş.
 
Bu arada çocuklar da peşi sıra doğmaya devam ediyormuş tabi.
 
Derken bir gün yine ansızın Nasip çıkıp gelmiş. Elinde yine nerden bulduğunu söylemediği bir silah varmış. Ali dayı az şaşırsa da sevinmiş. “Abooo! Arkıdeş, gine nerden çıktın böyle?” diye tepkisini dile getirmiş.
 
Hoş beş, sarmaşmışlar. Nasip “gardaş beni görünce şaşırdın değil mi?” diye gülerek sormuş. Ali dayı “valla arkıdeş şaşırmadım desem yalan olur. Emme senin böyle göğden düşer gibi gelişine alışdım. Hem seni merak ediyodum, nerlere gidik deyi” demiş.
 
Nasip, muhtarı vurduktan sonra nereye nasıl gittiğini anlatmış. “yine epey dolaşdım. Sonra İstanbul’a gittim. Orda akrabaların yanında kaldım. Yalnız gardaş ben bir haberle geldim. Duysan şaşarsın. Ben de şaşırdım, ama olacak gibi” demiş.
 
Onun bu sözü üzerine merak eden Ali dayı “böyle bilmice gibi ne gonuşuyon. Ne duydun söyle bizde bilem” demiş.
 
Nasip İstanbul’da memleketlisi bir binbaşıyı tesadüfen bir akrabanın yanında gördüğünü; onunla ‘oradan buradan’ konuşurken binbaşının “askerin hükümete çok kızdığını yakında devireceğini söylediğini” söylemiş. İstanbul’da her gün nümayiş olduğunu, herkesin ayakta olduğunu anlatmış.
 
Ali dayı burada durdu, soluklandı. Biraz yorulmuştu. Ama devam etti. “ben önce bek inanamadım. ‘Goca Kürt salladı’ dedim. Üzerinde durmadım.” Dedi. Nasip’e “arkıdeş onla nafdır, dedigodudur emme işallah dedin gibi olur” demiş ve ona eski yerini göstermiş.
 
“Yerin boş duruyo, biz kendi işimize bakam. Yalnız az dıkkatlı olam, muhtar son zaman çok azıddı” deyip. Muhtarın Valiye ettiğini, sonraki yaptıklarını anlatmış. Ve ağılda birlikte yaşamaya başlamışlar.
 
Ali dayı yine soluklandı, sonra “aradan çok geçmedi, bizim arkıdeşin dedi oldu” dedi. 27 Mayıs ihtilali olmuş. Tabi muhtarı, adamlarını tutuklamışlar.
 
Ali dayıgile gün doğmuş. “Yalınız muhtarın valiyi çağırdığı sırada yanında olan jandarma gomutanı o işi içine atıgomuş. İhtilal olunca doğru bizim kasıbaya geldi. Muhtarı eşek urganıyla dört elli etti. Isparta hapisanesine kapadıla. Orda epey galdı. Sona salıvedile. Emme ondan keri guyru gulağı düşürdü. Kimsenin yüzüne bakımadı. Zaten çok yaşımadı ölüp gitti” dedi.
 
Devam etti “İnsan bi iyiliğile, bi de kötülüğüle anılır. Bu adama rahmet okuyan heç olmadı” diye açıkladı.
 
Bu sırada ihtilalden sonra şehirde tanıdık bir CHP milletvekiline Nasip’in durumunu anlatmış. O milletvekili Nasip’i arkasına takıp Anakara’ya götürmüş. Nasip’in askerdeyken yüzbaşı vurması affedilmiş. Kalan askerliği için de rapor alınıp teskeresi verilmiş.
 
Nasip gelmiş; işlerinin halledildiğini söylemiş vedalaşmışlar çekip gitmiş.
 
Ali dayı bir daha Nasip’i görmemiş. Bunları anlattıktan sonra oğluna baktı “bizim zevzeğin eşkıya dediği işde o esger arkıdeşi Nasip” dedi. Yorulmuştu. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 182
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 210
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster