Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '21

 
Kategori
Futbol
Okunma Sayısı
14
 

Öyle bir yalana inandır ki

“FUTBOL KULÜBÜ” başkanı, koltuğunda huzursuzdu. O denli çaba harcasa da sonlandıramadığı belirsiz bir hareketi, yeniden başlatmak isteyen inatçı bir görüntü veriyordu. Non Stop! Maç boyunca, stadın dev ekranlarında kendisini her görüşünde hemen sağ elini yumruk yaparak, her zamanki gibi ‘tiyatrodan’ öksürmüştü. Sonra aralıksız çevresine bakıp birisini aramış da bir türlü bulamamıştı. Sanki taraftarına ileti yollayıp “Ben buradayım, sakin olun! İstediğiniz olacak” türünden uyarıyordu onları.

NOT: YAZININ TÜRÜ 'FUTBOL' DEĞİL, 'BİR TOPLUMUN DEĞİŞKEN RUH SAĞLIĞI' OLABİLİRDİ VE KISALTILAN  BAŞLIK DA "ÖYLE BİR YALANA İNANDIR Kİ BENİ..." BİÇİMİNDE YAZILMALIYDI!

Doğaldır! İnsan; belirsizlikten ya da dilemediği bir sondan kurtulmak için çevresine ‘istem dışı’ rol yapabilir. Kazık atmayı planlayan bir satıcının yanağını ya da ensesini yalandan kaşıması gibi! İşte başkan da, bir türlü atılamayan o gol yerine, kendi eylemini törensi tavırlarla gösterdi. Bu basit yöntemle 50 bin kişi, birkaç dakikalığına da olsa doğal konumda kalabilmiş, ancak bu hamle yine de panoya skor olarak yansımamıştı. Gezegende, sakin ve sadık yapıya sahip olan bazı insan gruplarına gereken kurnazlıkla kendinizi iyi ifade ederseniz; güçlü anlatım ve ustaca abartılarla, bir çöp bidonunu bile nefis bir yemek tabağı gibi algılatabilirsiniz. Denenmiş, kanıtlanmıştır. Yeryüzünde bir yerlerde “seçim sonucu” verileri olarak online arşivlere belge olarak yapışmıştır. Yıllardır siyasal tercihlerini de bu doğrultuda kullanırlar; art arda! Bir başka benzetmeyle de futbol takımı tutar gibi! Neyse! 80’inci dakikada geniş anlamda bir sorun algılandı köy irisi stadyumda. Gri dumanlarla çevrili sevimsiz bir gölge, sanal gişeden sanal bir bilet alıp tribünlerle özdeşleşti. Bu konuk “kaygı” idi. Gerçekten de insanlar; yuvanın ağzında iç savaş ilan eden karıncalar örneği, tedirgince kaynaşmaya başladı. Kronometre; o mekanik güçle 85’i aşarken, o gezegen o stadyumdan yönetiliyordu. Bu kez, sanal gişenin önünde kapkara bir siluet daha belirdi.

“KAYGI”DAN SONRA “YAZGI” DA GELDİ MAÇA! ANCAK “SAYGI” ORTADA YOKTU

BİR bilet de o alarak yine sanal turnikelerden içeriye süzüldü. Bu “yazgı” idi. Artık topun ve oyuncuların hiçbir işlevi kalmamıştı. Olaya kendisi egemen olacak, hatta şutları da o atacak ya da o kurtaracaktı. Daha öyle oyunlar oynayacaktı ki tüm masumların duaları bile ıska geçecekti. O akşam, görkemli stadyumda yalnızca futbol oynanmıyor; yaşamın da traji / komik tanımı ruhsal bir formatla oluşuyordu. Saygı da ortada görünmeyince dakikalar gariplik yönünden oldukça doğurgan geçti. Takımları yengiye ulaşamasa da, tribünler coşarak dans etmeye geçti. Neden? Yıla göre "iletişim", ışık hızıyla ulaşmakta da ondan. Neyse, futbol mabedinde tavan ile taban sevinç uğultularıyla titreşiyor, gol atması gereken takımları, kendilerinin de desteği ile “al gülüm ver gülüm” zaman geçiriyordu. Ve maç bitti. Game over! Beraberliğe karşın oyun alanına çok sayıda bir taraftar grubu ışınlandı. Kameramanlar hayatlarını yaşıyorlardı. Malzemeye bakar mısınız? Formaları, bileklikleri, dövmeleri, bandanaları, bayrakları ile. İçlerinde gencecik kadınlar, kızlar, çocuklar da görülüyordu. Çimenleri koparıp "anı" diye cebine atanlar bile görüntülendi. Bir futbolcu o anı daha sonra şöyle ifade edecekti: - “Coşkulu taraftarımızı sahada görünce ‘şampiyonuz’ diyerek sevinçten bayıldım. Ayıldığımda ise aynı insanlar, üzüntüden ağlıyorlardı…” Ayarsız bir coşku, taraftarların hafta boyunca gerilen zembereğini kırmıştı işte. Gereksinimleri buydu demek ki. Nedir?  Çıldırmışlardı. Nedir? “Maç oynamadan kazanılmaz” ilkesine boş vermişlerdi. Nedir? Kendilerini yitirmişlerdi. Nedir? Üç puan; hafta içi kahvede, okulda, evde, işyerinde atılan milyonlarca “sanal gol”le alınmış, “sanal kupa" da müzedeki “sanal yer"ine çoktan konmuştu. Üstelik yine maç öncesi; insan boyu plastik rakamlarla şampiyonluk sayısı simgelenmiş, taraftarlar rakamların yuvarlaklarına kafalarını boğalar gibi sokup fırlak gözlerle poz bile vermişlerdi. A, unutmadan… Maç bitiminde başkanın koltuğu boştu!

Boğaziçi kıyısında kurulan dost çilingirinde Özdemir Asaf, masadaki bir kağıda şunları yazmış bir gün: “Beni öyle bir yalana inandır ki, ömrümce sürsün doğruluğu!...”

İşte o akşam, o stada toplanan o insanlar, çok önceden şartlandıkları o gol gelmeyince birisinin çıkıp kendilerine bir "yalan" söylemesini beklemişlerdi sanki. Ve o yalan; “yanlış” lıkla bir yerlerden kendilerine ulaştı. O gol atılmadı ancak o "yalan", bir biçimde atılmıştı.

Levent ÜSKÜDARLI

 

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 65
Toplam yorum
: 78
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 40
Kayıt tarihi
: 09.12.08
 
 

1951 / İstanbul. Öğretmen bir ailenin tek çocuğu. Sade bir düzen içinde soluk alıp veren o "eski ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster