Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Aralık '14

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
354
 

Ozan'a kıyma Erdoğan!

Ozan'a kıyma Erdoğan!
 

Anahtarın kilitte dönme sesini duyduğum anda başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İçinde bulunduğum duruma, hele bu anda Ozan'ın kollarında olmama inanamıyordum. Kapıdaki Erdoğan'dan başkası olamazdı. Belal de, Sumela da özel bir neden yoksa pek gelmezlerdi.
 
Yaşadıklarım gerçek olamazdı Erdoğan. En fazla bir iki dakika içinde kapıyı açıp içeri girecek, evi sarsan öfkeli adımlarınla koridoru geçtikten sonra yatak odasında Ozan'la beni görecektin.
 
....
 
Hep öfkeyle değil, hiç değilse arada sevgiyle bakabilsen yine böyle acımasız olabilir miydin Erdoğan? Beni içtenlikle, kafanda hiç başka bir kaygı, bedeninde seni farklı yollara sokan dürtüler olmadan bir kez olsun kucaklayabilsen yine böyle sert ve uzak olur muydun?
 
Sevgililer gününde senden yediğim dayağın acısıyla kendimi sokağa atmasam Ozan benim için hep uzak bir yüz olarak kalacaktı. Onu yakından görmek beni gençlik yıllarıma, seninle tanıştığım günlere götürdü. Sende bulmayı umduğum koruyuculuğu, sıcaklığı, paylaşmayı bulamamış olmanın benden ve yaşamımdan ne çok şey götürdüğünü tüm çıplaklığıyla, yüzüme atılan bir tokat gibi görmemi sağladı. Ozan'ın yumuşak, dünyaya ve insanlara dost bakan yüzü, koruyucu bir perde gibi seninle arama girdi.
 
Ozan'ı görüp bu kadar yakınımda hissedince içimden çoktan unuttuğum ılık bir sıcaklık aktı, tüm bedenime yayıldı.
 
Öfkenle, nefretinle, kuşkularınla benden uzaklaşıp yalnızlığa ittiğin günlerden beri kimsesiz, soğuk bir dünyada yaşıyordum. Yalnızca arada aklıma düşen eski anılar sıcak duygular yaratıyordu. Hiç değilse aklımdan geçenleri okuyamadığın için seviniyordum, düşüncelerimi görsen onlardaki temizliği, duruluğu anlayamayacağın için saldırganlığın daha da büyürdü.
 
Seni tanıdığım yıllarda yakınımda bir Ozan görebilmiş olsam belki hiç seninle olmazdım Erdoğan.
 
İki çocuk büyüttükten, Belal ve Sumela seninle çalışmaya başladıktan yıllar sonra yüzümde dayağının izleriyle kendimi dışarı attığım gece Ozan'la karşılaşmak beni altüst etmişti. Bu duyguları yalnız senin değil, hiçbir erkeğin kolay anlayamayacağını biliyordum. Kafamın içinde sessiz, gizli bir özlem uyanmıştı. Gençliğime dönmüş olmayı, yanlış yollardan geçmeden daha güzel bir gelecek bulmayı, genç Demet'in Erdoğan'da yaşamı tüm zenginlikleriyle paylaşabileceği bir Ozan'a kavuşmuş olmasını düşlemiştim. Gerçek Ozan'ı bir kez daha göreceğimi bile sanmıyordum.
 
Bir gün onu kapımda bulacağımı nereden bilebilirdim?
 
Yüzünde senin dayağının izleri vardı. Gözlerindeyse sessiz bir güç, kararlılık, doğru bildiklerini yapmaktan vazgeçmeyecek bir gencin ışıltısı.
 
Burada ne işi vardı? Niçin başka bir yere değil de senin evine gelmişti? Aklını mı yitirmişti?
 
Belki de yapmam gereken sesimdeki sıcaklığı gizleyerek "Erdoğan Bey evde yok" diyerek kapıyı hemen kapatmaktı.
 
Ama kontrolü aklım değil oğlunu korumaya çalışan bir annenin, sevgilisini güçlünün zulmünden korumaya çalışan bir kadının yüreği aldı.
 
Sessizce onu içeri alıp kapıyı kapattım. 
 
....
 
Ne yapabilirdim? Bir an önce çıkıp gitmesi gerekiyordu. Ama önce onu dinlemeliydim. Eve birisi gelecek olursa ilk anda görmesin diye Ozan'ı yatak odasına götürdüm. Yaşadıklarının etkisi henüz geçmemişti, korkuyordu, hızlıca anlatıyordu. Sözünü kesmeden dinledim.
 
....
 
"Erdoğan Bey'le hiç tanışmamış olmayı isterdim. Başka bir yerde iş bulurdum, belki daha az param, ama kendime daha çok güvenim, normal bir yaşamım olurdu. Her an neye kızıp patlayacak diye korkmazdım. En küçük bir yanlışımın acımasızca cezalandırılabileceği korkusuyla titremezdim. En önemlisi de, yapmak zorunda kaldığım işlerin bu dayanılmaz sorumluluğunu üstlenmezdim. Ona karşı çıkamadığım, çoğu kez destek bile verdiğim kararların sonucunda çekilen acıların, işsiz ve sakat kalan insanların, ölen çalışanların nedeni olmazdım."
 
Söylediklerini başka bir insanı, başka bir dünyayı anlatıyormuş gibi dinliyordum. Sanki bir zamanlar güçsüzleri hep koruyacağına, bana asla zarar vermeyeceğine inandığım Erdoğan'dan değil, çıkarları için her türlü kirli işe bulaşmaktan çekinmeyecek yasadışı bir çetenin başından söz ediyordu.
 
"Kendi çıkarlarına yönelik bir tehlike gördüğünde Erdoğan Bey kontrolden çıkıyordu. Dostça yapılan uyarıları bile dikkate almıyor, öfkeyle saldırıyordu. Önceleri yalnızca sözle, sert bakışlarla, sonraysa her biçimde, tokatla, yumrukla, tekmeyle, gerekirse adamlarından da yardım alarak, korkutuyor, sindiriyor, dediğini yaptırıyordu."
 
Bu nasıl olabilirdi? Erdoğan'dan ben de dayak yemiştim ama bazı kadınlar gibi sürekli bunu yaşamak zorunda kalmamıştım. Şirketinde güce dayalı sürekli bir baskı ve sindirme sistemi mi kurmuştu?
 
"Dünya eşit değil. Güçlüler var, zayıflar var. Toklar var, açlar var. Çoğunluğa boyun eğenler var, kendi olabilmek için yaşam savaşı vermek zorunda kalanlar var. Kazananlar kaybedenler, ezenler ezilenler, dövenler dövülenler, vuranlar vurulanlar var. Ama bu eşitsizliğin bile kuralları var. Erdoğan Bey'in tek kuralı güçlü olmak ve kazanmak. Çoğunluğu ekmeklerinden dilimler vermeye razı ederek kendi pastasını büyütmek, kazandıklarını kullanarak dengeleri kendi lehine çevirmek, daha da güçlenmek, güçlendikçe tüm kuralları kendi çıkarlarına daha uygun hale getirmek, aykırı sesleri daha büyük öfkeler ve nefretlerle susturup dışlamak, toplumu ve ekonomiyi yoksulların ekmeklerinden topladıklarıyla güçlülerin pastasını büyütme aracı olarak görmek."
 
Erdoğan başından beri güçlü olmak istiyordu. Bunun nedenini pek anlayamamıştım. Eski dışlanmışlıklarının mı öcünü almaya çalışıyordu, yoksa kazandıklarının mutluluk getireceğini mi sanıyordu? Belki de yaşadıkları yalnızca bir bağımlılığın sonucuydu. İçtikçe daha çok içen bir alkolik gibi hep daha fazlasını isteyen bir hırsı beslemesi gerekiyordu.
 
Hiç değilse Sumela'nın bana daha yakın olmasını isterdim. Hiçbir zaman ne onu, ne Belal'i yanımda görmedim. Belal aslında beni korumak istiyordu ama babasına karşı gelecek gücü yoktu. Adını da sevmiyor, bunun için babasına kızıyor, ama sesini çıkaramıyordu. Bir gün yüreklenip sordu. "Baba, nereden buldun bu adı bana?" Erdoğan dalga mı geçti, gerçeklik payı var mıydı, anlayamadık. "Aslında Celal vermiştim ama yanlışlıkla Belal yazmışlar" dedi. Sumela istese Erdoğan'ı etkileyebilirdi, onun da beni dışarıda tutmak işine daha çok geliyordu. Anneleri de olsam, bağımsız bir ekonomik gücüm olmadığı için tek gerçek karar vericinin Erdoğan olduğunu biliyorlardı. Çocuklar ve Erdoğan'ın şirketleri büyüdükçe aramızdaki uzaklık, benim yalnızlığım arttı. Belal istediği gibi olsa belki Erdoğan Sumela'yı evde bırakırdı. Babalarla oğulların anlaşması kolay olmuyor, bir de Belal'in onun hırslarına kolay ayak uyduramayacağını görünce Erdoğan Sumela'yı da yanına aldı. Belal'e çok acı çektirdi. Belal çok ezildi. Kendisinden istenilenleri doğru anlayıp yapamayacağından, her an azarlanabileceğinden korktu, konuşması bozuldu. Sesi hep titrek çıkmaya, kekelemeye, doğru sözcükleri bulamamaya başladı.
 
Tüm bunlar ne içindi? Erdoğan mı mutlu olmuştu, çocuklarımız mı, ben mi, şirketlerinde çalışanlar mı? Yoksa yalnızca övündüğü büyük grubu ve onun mal sattığı diğer şirket grupları mıydı bu işlerden kazançlı çıkan? Şirketler kimdi? Onları insanlar mı, karmaşık bilgi ve örgütlenme ağları mı yönetiyordu? Kim iyi durumdaydı? Günün yirmi dört saati tüm varlığını ve gücünü yitirebileceği korkusuyla yaşayan Erdoğan mı, çalışma süresi ve iş güvenliği kuralları olmadan her an işini kaybetme korkusuyla yaşayan ücretliler mi, yardımlarla yaşayan işsizler mi?
 
"Erdoğan Bey'e hep inanmaya çalıştım. Ama bir andan sonra artık bunu yapamaz oldum. Üretmek, kazanmak, zenginleşmek, iş yapmak anlamını yitiriyor. İnsan doğaya ters düştükçe kendini de tüketiyor. Güçlendikçe daha da hızlı yok olmaya başlıyor. Yaşadıklarım ve gördüklerim katlanması zor bir boyuta geldiğinde bırakıp gidecektim. Ama Ekrem Bey genel kurula kadar beklememi söyledi. Bu işin böyle gidemeyeceğini, ortakların da durumu görüp Erdoğan'ı ya değişmeye zorlayacaklarını, ya da görevden alacaklarını düşünüyordu. Benim aklım pek yatmamıştı. Erdoğan mal varlığını artırdıkça hisselerini de büyütmüştü. Üstelik şirket kaynaklarını kontrol eden o olduğu için delegeleri kolayca satın alabiliyor, çıkar ortaklıkları kurabiliyordu."
 
Bu işlerden pek anlamıyordum. Yine de seçim zamanlarında Erdoğan'ın ne kadar kaygılı olduğunu biliyordum. Düşenin dostu olmadığını çok iyi anlamıştı, ayakta kalmak için elinden geleni yapıyordu.
 
"Aslında Ekrem Bey'le Erdoğan Bey'in söyledikleri de, yapacakları da birbirinden çok farklı değildi. Şirketlerin kazanması gerekiyordu. Bu yüzden maliyetler düşmeliydi. Daha çok çalışılmalı, ücret artışları sınırlı olmalıydı. Yoksa rekabet edilemezdi. Önce satışlar düşer, sonra da tüm çalışanlarla birlikte gemi batardı. İşsizlik korkusuyla çalışanlar ölümü göze alarak ağır koşullarda çalışıyordu. Yine de Ekrem Bey en azından iş güvenliğine ve düşük ücretlerin biraz daha fazla yükseltilmesine önem vereceğini, pasta büyüdükçe ekmeğin de çoğalacağını söylüyordu."
 
Zaman geçtikçe içimde bir korku büyümeye başlamıştı. Normalde Erdoğan gündüzleri pek eve gelmezdi. Bugün geleceği tutabilir miydi acaba? Bunun düşüncesi bile bir anda dizlerimin bağını çözdü. Ozan bir an önce gitmeliydi. O anda Ozan'ı kendime Belal'den daha yakın hissediyordum. Erdoğan ve yakınlık kelimesiniyse uzun süredir birlikte ne düşünebiliyor, ne de kullanabiliyordum. Ozan'a sarılmak, Erdoğan'ın benden koparıp aldığı, garip bir yaratığa dönüştürdüğü oğlumun yerine koyup öpmek istedim.
 
Belal'in, babasının işlerine karışmasını hiç istememiştim. Aslında Ozan gibi bir eğitim görmesini, dünyaya daha farklı bakmasını isterdim. Ne yazık ki oğlum onun gibi değildi, zaten Erdoğan gibi birinin oğlunun öyle olması beklenebilir miydi? Niçin Belal ve Sumela böyle olmuştu? Ne yapmam gerektiğini, nasıl davranacağını bilebilsem onları etkileyebilir, babalarının karanlık izlerinden kurtarabilir, sonucu değiştirebilir miydim?
 
"Ekrem Bey'in şansı pek yoktu. Bir sürpriz yaşanmadı. Sonra Erdoğan Bey iyice sertleşti. Benim de gücüm kalmadı. Şirketleri büyütme stratejileri insanlara çöküntü ve ölüm getiriyor. Çok önce gitmeliydim. Artık bu acımasızlığın bir parçası olarak kalamam. Güç A.Ş., Erk A.Ş. olarak değişiyor. Bunda yer alamam. Gitmeye, uzaklaşmaya karar verdim."
 
Kaçıyor muydu? Onu suçlayamazdım. Erdoğan'ın gücü altında ezilirken bile elinden geleni yapmıştı. Şimdi belki gerçekten kendine yeni bir yer araması, Yalnız Demeter'ini bulması gerekiyordu. Benden çok daha genç olacak kendi umut tanrıçasıyla kendi yollarının peşine düşmeliydiler.
 
Erdoğan'ın her an gelebilecek olması beni ölüm gibi korkutuyordu. Bir yandan da Ozan'la daha çok birlikte olmak, aramızdaki gizli sıcaklığı daha çok hissetmek istiyordum. Yaş farkı, yaşadıklarımız ve içinde bulunduğumuz koşulların zorluğu, aramızdaki sıcaklığın yarattığı çekim gücünü azaltmıyordu. Mutluluk ve acı, sancı gibi gelip bedenlerimizi ve düşüncelerimizi yokluyordu.
 
Karşımdaki Belal mi, Ozan mıydı? Ben Erdoğan'ın Demet'i mi, Ozan'ın Yalnız Demeter'i miydim? Ana oğul muyduk? İki sevgili miydik?
 
....
 
"Peki niye buraya geldin? Bu çok tehlikeli değil mi? Kaçıp gitseydin. Ondan, buralardan, her yerden uzaklaşsaydın" dedim.
 
Uzaklara baktı. İçimizdeki ve dışımızdaki dünyaların ördüğü ağlardan kurtulmanın, görünür ve görünmez zincirlerimizi kırmanın kolay olmadığını biliyordum. Ama kapımı çalmasının asla söylenmeyecek bir nedeni daha olduğuna da kuşku yoktu. Gözlerimiz buluştuğunda inanılmaz bir sıcaklık bedenlerimizi sarmaya başladı. Sanki çektiğimiz tüm acıları iyileştirecek bir güç bulmuştuk ve bunu kullanabilmemiz için yakınlaşmamız, dokunmamız, sarılmamız, birleşmemiz gerekiyordu.
 
Ozan'ın kollarındaydım ve ağlıyordum. Saçlarımı okşuyordu, güven vermek ister gibi sıkıyordu, usulca öpüyordu, böylesi bir güzelliği yaşadığıma inanamıyordum. Yıllar boyu sürüp tüm yaşamımı kaplayan dayanılmaz bir sancıdan kurtulmuş gibiydim. Kendimi bıraktım, başımı omzuna yasladım, kollarımı boynuna doladım. O kimdi, bilmiyordum. Ozan mı, yoksa hiçbir zaman böyle yakınlaşamadığım Erdoğan ya da Belal mi?
 
İşte o anda, dış kapının kilidinde dönen anahtarın sesiyle irkildim.
 
....
 
Ozan'a Kıyma Erdoğan.
 
Biliyorum, öfkeni kontrol etmek çok zor senin için. Sana benzemeyenleri anlaman, senden daha iyi koşullarda yarışa başladıkları, üstelik seni hep dışladıkları için kıskandığın kızdığın herkese duyduğun nefreti bastırman kolay değil. Biliyorum, gördükleri eğitimle farklılaşıp seni eleştirmeye kalktıklarında kendi çocuklarına bile acımasız olabiliyorsun. Bir keresinde Belal buyurduklarını istediğin gibi yapamadı diye onu yere yıkmıştın, elinden zor almıştım. Çocukların titremeden konuşamazdı seninle, zaman zaman ben de. Ama senden son bir isteğim var Erdoğan. Ozan'a kıyma.
 
Ozan'a Kıyma Erdoğan. Son ana kadar sana yakın olmaya çalıştım, biliyorsun. Bunca olanlardan ve duyduklarımdan sonra senin tüm bu yaşananların gerçek sorumlusu olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Senin gençliğini görüp sevmiştim. Bu kadar kirlenmiş olabilir misin? Yanındakilerden birinin seni yanıltmış olduğunu, yaptıklarının gerçek sorumlusunun senin olmadığını öğrenmek beni öyle mutlu eder ki. Çevrende ne çok ölüm oldu. Yine de sana katil demek istemiyorum. Başkalarının ölüme gönderilmesine ses çıkarmamak da cellatlık kadar büyük bir suç olabilir. Ama ne yaptığını bilmeden cinayet işleyen biri, yalnızca bir katil değil, aynı zamanda kurban da olabilir. Şirketini büyütmeyi her türlü değerin önüne çıkarmanın nedeni, kendi çıkarlarını koruma dürtün müdür? Bunun için kendini, beni, Belal'i, Sumela'yı insanlıktan çıkarmaya, yanında çalışan herkesi her an ezebileceğin bir böcek gibi görüp korkutmaya değer mi?
 
Tüm bunları sen düşünüp isteyerek yapıyor olabilir misin? Yoksa yanında seni yönlendiren şu çok güvendiğin Yagan Bey gibi bazı sesler mi var? Kendi sesinle konuştuğunu sandığında içinde gizli bir başkası mı önceden yerleştirilmiş bilgileri okuyor? Öfken ve nefretin geçmiş ezilmişliklerinin bir kalıntısı mı, yoksa birileri mi bu duyguları taşıyıp içine yerleştiriyor?
 
Korku ve acının etkisiyle saatler gibi gelen bir zaman diliminde kafamda düşünceler uçuştu, sonra Erdoğan, yatak odasının kapısında belirdi. 
 
Geldiği anda, taşımaktan hiç vazgeçmediği o ölüm soğukluğunun üzerinde olduğunu fark ettim.
 
Dizlerimin bağı çözüldü.
 
Kendim için değil, önce Ozan, sonra Belal ve Sumela için korkuyordum.
 
"Yılın bu son günü bitmeden buradakilerden en az biri ölmüş olacak" dedin.
 
Ağzımdan boğuk bir ses çıktı.
 
"Ozan'a Kıyma Erdoğan."
 
Önceki Öyküler:
 
İş ve İşsizlik Esintileri:
 
İlyada Esintileri:
Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada, http://www.facebook.com/mehmetarat2000x&ref=fblike

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 246
Kayıt tarihi
: 08.01.12
 
 

1958 doğumlu. Mühendislik eğitimi aldı. Teknik alanda çalışırken kültürel konulara ilgisini sürdü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster