Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Temmuz '09

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
442
 

Özel anlarım

Özel anlarım
 

Uzak olsun benden mahşerin üç atlısı ve ruhumun tüm cadıları...


Özel Anlarım...

Biraz da baş başa kalayım kendimle.
Gönlümün sefa sürme dönemidir,
Zaman ayırayım ona.
Kapatayım perdelerimi dünyanın hengâmesine.
Çekileyim kabuğuma.
Başlayayım dolaşmaya seçtiğim müzikler arasında…
Yaptığım kendimi dinlemektir şimdi…
..... boşuna mı demişler "..... ruhun gıdasıdır " diye..
Demekki beslenme vakti geldi..

“Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum…
Aklımı yağmaya verip fikrimi şaştım…”


Oh be işte o kadar, boş ver her şeyi.
Var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamak bu olsa gerek.
“Sâba” yine acıtıyorsun beni.
İnceden inceden eriyor ruhum ilahi tonda yükselen nağmende…
Sanki dönüşü olmayan çıkışa başlamış hissediyorum kendimi,
Kapıldığımda ahengine…
Bilmiyor musun ?

“Dokunma kalbime zira çok incedir kırılır…
O bir mabede benzer ki orda hıçkırılır…”...


Mabetliği bana ait, sessiz ve gizli…
Ama hıçkırıldığı gizlenmiyor, dinlerken seni…
... doğal olarak kırılıyor da.
İşte o zaman acıtıyorsun canımı…
Tıpkı “enginlere düşen ince hüzün” gibi…
Bir de sevdalı gelmese bana solgun güller gibi yüzün…

Kaçırıyorum dikkatimi kurtulmak için duygu sağanağımdan.
Asıyorum bakışlarımı salkım salkım açmış vahşi orkidenin saf beyazlığına…
Nasıl olsa vahşilikte hüzün bulunmaz umuduyla…

İlahi o da ne..
Sıraladığım şarkılarda sıra “Brooklyn by the sea” ye gelmiş…
Sanki ritmi daha az öldürücüymüş gibi sâba’dan…
Hemen ardından da Mirelle “Acrepoılis adieu adieu”yü söylemeyecekmiş gibi…
Bu ne hüzünlü vedalaşma…

En iyisi dur ben değiştireyim bu listemi…
Bana bile ilginç gelecek ama bir Tatlıses açayım…
Sanki bilmiyor muşum gibi neleri seçip aldığımı…

Önce sazın taksimi sıradanmış gibi geliyor…
Ancak çok geçmeden sarmaya başlar sinsice...
.... hoş ben de hep böyle olurum ya…
Ya yumurta gibi kaynarım ya da kurbağa gibi haşlanırım da fark etmem bana ne olduğunu…
Öyle ki geldiğim noktada, dönüşüm olmaz kendi sıradanlığıma…
Acıtıyor sazın bu taksimi…
peşinden öldürücü doz damardan geliyor…

“Hüsnün senin ey dilber inan mazide kalır mı
Ahhh huri misin ey afeti can yoksa beşer mi…”


Bitmediiii daha ikincisini de dinlemeliyim ki tam olsun.
(Giderek dozun artması böyle bir şey olmalı…)

“Her demet zalım felek sineme dokunma benim…
Taş mı sandın yüreğim… kâl-a mı bedenim…”


Dur dur hepsini...!
Kapat bu dosyayı… belki eskiler kurtuluşum olur …
Bakalım ne var…
Eyvah sıra “Elenaki” (elenicik) ye gelmiş…
Şimdi dinlemeden duramam mübadele döneminin bu acıklı şarkısını…
Delerse delsin, ezerse ezsin… bu ilk değil ki…
Nasıl olsa her gün yaşarım en az birkaç kez bu ruh halimi…
Yeter artık, yıkamaktan acımaya başladı yüzüm..
Yaş gelmesin yeter…
.... kurudu gözüm…

En iyisi Fransız takılayım biraz yaşama…
Emma söylesin bana “spente le stelle”sini…
Huzur bulur altüst olmuş ruhum onun dinlendirici tiz oktavlarında…

Ohhh..İşte böyle.. nazik, ince, zarif… sakin… dingin…
...sanki göklerde uçan kuş gibi hafif...
Yaralamak için değil… sarmak için söylüyor…
.... hiç incinmiyorum dinlerken…
Valsi çağrıştırıyor yüksek oktavda gezinen tiz sesine eşlik eden müziği…
Hiç takılma gözüme… cesaretim kalmadı Natali’ye…
.... bu günlük bu kadar yeter..

Hem dinle hem yaz..
ikisinin birlikteliğini keşfettiğim iyi oldu..
Sanki bir önce yaşadığım anın resmini çizmişim gibi geliyor bana yazdıklarım..
Her okuyuşta yeniden yaşıyorum, hatırlayarak o ruh halimi…
Yayınlamalıyım bunları blogumda…
Belki paylaşan dostlarım merak ederlerse arar bulurlar şarkılarımı…
Bulamayan da ister nasıl olsa…

Hadi usta… sıra sende…
Söyle bir şey de, sözünü dinlesin bu huzursuz gönlüm..
İşi gücü kaynamak… sığmamaya çalışıyor bedenime.. .
... ama ben onsuz olamam ki…
Karıştırır oldum artık hangisinin “ben” olduğumu…
Duygularım mı… bedenim mi..

“Şarap güllere çevirsin sabahımızı;
Çalalım yere şan şeref külahımızı;
Nemize gerek bizim uzun dilekler,
Uzun saçlar, çalgılar sarsın havamızı”.


Tamam usta tamam…
Sözünü dinleyeyim... bırakayım sızlanmayı...
Fazlasıyla tattım eziyetin lezzetini..
Kovayım cadılarımı...
Uzak olsun benden mahşerin üç atlısı...
Açayım tezgahımı…
Doldurayım lâl rengi gül şarabımı…
Dediklerini bulamasam bile, en azından hayalim olur...

Hüzün düşer de hüzne boğmaz mı?
Ateş düşer de can yanmaz mı?
Hasret kaldım bir yudum suya
Yağmur yağar da gönül kanmaz mı?


Öyleyse haydi dostlar…
Kandırılacak bir gönlüm var…
Kaldıralım şerefe kadehleri…
...... ve kandıralım onu…

Ismet Kebapçı bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 193
Toplam yorum
: 1060
Toplam mesaj
: 41
Ort. okunma sayısı
: 969
Kayıt tarihi
: 01.08.07
 
 

Bilecik doğumluyum. Emekli Eğitimciyim. Ankara'da ve yazları Kuşadası'nda yaşıyorum Günlük uğraşl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster