Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ekim '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
263
 

Özlemlerim ve gerçekler

Özlemlerim ve gerçekler
 

Çalan zilin sesiyle irkilerek uyandı. Uykulu gözlerle elini saate uzatıp durdurdu. Kendine gelmeye çalışırken gerçekler beynine çivi gibi çakılmıştı. Tatil bitmiş evine istemeye istemeye dönmüş ve yarında mesaiye başlayacaktı. Zaten İstanbul’dan Ankara’ya dönerken hep ayakları geri geri gidiyordu. Hiç istemiyordu Ankara’ya gelmeyi ama işi buradaydı. Burada çalışmak zorunda idi. Çok düşünüp taşınmıştı. Ama olmuyordu sonuçta bir devlet memuru idi. Sadece kendisi olsa neyse bir de ailesi vardı.

Ailesinin şartları hiç müsaade etmiyordu. Zaten Eşi de hiç gitmek istemiyordu. Korkuyordu İstanbuldan deprem olur göçuk altında kalır ölürüm diye. Çocuklar da annesinin yolunda idi onlar da Ankara’yı seviyorlardı. Bu konuda tek kalmıştı. Ama onun içindeki İstanbul sevgisini hiçbir şey hiç kimse söndüremezdi. O şehirde iken duyduğu mutluluğu yaşadığı hazzı hiçbir şey veremezdi. Sanki gizli bir el onu İstanbul’a çekiyordu. 

Aslında bu İstanbul sevdası onda yeni değildi. Okul yıllarında babasının kampı Silivri Kampında idi ve her yaz İstanbul’a giderlerdi. Bu tam olarak yirmi yıl sürmüştü. Her sene sürekli gidiyorlardı. Çocukluğunda da denizi çok severdi. Hiç çıkmak istemez iskeleye gidip saatlerce denizi izlerdi. 


Denizin sesi onu başka dünyalara alır götürürdü. Martı seslerini duyarken sanki o martının kanatlarında denizin derinliklerine dalıyordu. Bütün zerresiyle kendini denizin serin kollarına bırakıyordu. Bütün bunları düşünürken eşinin iyi ki tatil bitti evimize geldik dediğini duyunca biraz sinirli biraz da çaresizlikle yüzüne anlamsız anlamsız baktı. 

Kahvaltı masasında herkes Ankara’ya geldigi için mutluydu. Ailesinin bütün fertlerinin Ankara’da özleyecek birileri vardı. Ama onun yoktu. O sevdiği her şeyi İstanbul’da bırakmıştı. Vapurların sesini, martıların kanat çırpışlarını, denizin yosun kokusunu güvercinlerin kanat çırpmalarını, pencereyi açıp o İstanbul kokusunu içine çekmeyi her şeyi İstanbul’da bırakıp gelmişti. Ankara’da onu bekleyen sadece mecburiyetleri vardı. Başka hiçbir şeyi yoktu. 

Çocukların telefonları çalmaya başlamıştı bile. Arka arkaya gelen mesaj sesleri ortalığı inletiyordu. Birde kendi telefonuna baktı sessiz sakin ona bakıyordu. “Hiç heveslenme benim sesim burada çıkmaz” der gibiydi. Yoksa oda mı özlüyordu İstanbul’u. Saatine baktı işe gitme vakti gelmişti. Sokağa çıktı sağına soluna baktı “Burası neresi?” der gibi bakıyordu. Sanki bu kentte yabancı gibiydi. 

Hiçbir şey ona tanıdık gelmiyordu. Servise binip işine giderken daha fazla bu şehre bakamadı ve kafasını cama dayayıp uyumaya başladı. Nasıl olsa arkadaşları gelince onu da uyandırırlardı. Hiç şüphesiz rüyasında İstanbul’u görecekti. Ve onu bu tatlı rüyasından uyandıracaklardı. 

İş yerine geldiği zaman arkadaşlarıyla selamlaştı. Herkes hoş geldin diyordu. Ya ben sevdalımdan yani İstanbul’dan ayrılıp buraya gelmişim. Ne hoş gelmesi tabi böyle diyemiyorsun çünkü çoğu kimse böyle bir sevdayı anlayamaz anca o sevdaya tutulursa anlar. Sonra odasına geçti. İçeride bir yabancı oturuyordu. Tam durumu kavramaya çalışırken kapı açıldı müdürü geldi. 

Yeni bir arkadaş başladı İstanbul’dan buraya tayin olmuş dedi. Adamın suratına öyle bir baktı ki resmen adam kanının donduğunu hissetti. Bu adama ne yapmıştı da böyle bakıyordu. İsteksiz isteksiz tokalaşırken “Müdür gitsin ben sana sorarım” der gibiydi bakışları.

Müdür dışarı çıkınca “Senin adın ne?” diye sordu. O da Erdem diye cevap verdi. “Buraya gelmeden önce senin kafana tuğla mı düştü?” diye sordu. Adam şaşkınlıkla “Yok! Ne oldu ki?” dedi. İstanbul bırakılıp buraya gelinir mi? Sen kafayı mı yedin!” dedi. Erdem “Ağabey annem buradaydı ne yapayım. Sen buraya gelene kadar anneni İstanbul’a götürseydin be adam” dedi. Geç otur şuraya anlat bana İstanbul’u benim bilmediğim İstanbul’u anlat dedi ve sonra adamı can kulağı ile dinledi. Sonra da kaderine kızdı. Ne vardı İstanbul da yaşasaydı. Mecbur muydu Ankara’da yaşamaya. Babasını yeni kaybetmişti. Onun için babasına da kızamadı. Sadece keşke diye içinden geçirdi.

O gün doğru dürüst ne iş yaptı ne de yaptırdı. Akşama kadar İstanbul muhabbeti ettiler. Birkaç gün sonra çaresizlikle ortama ayak uydururum diye düşündü. Zaten eşiyle bu konu açılınca sürekli tartışıyorlardı. Eşi ben gitmem diyordu o da emekli olunca “Gideceğim durmam buralarda” diyordu. Aslında o da biliyordu o kadar kolay olmadığını ama istiyordu gitmeyi. Önünde onu nasıl bir hayat bekliyordu bilmiyordu. Belki de İstanbul’a hiç doyamadan öbür tarafa gidecekti. O zamanda aklına ölünce “Beni oraya gömsünler. Belki arada kalkar bakarım” diye kendi kendine espri yaptı. 

Eve geldiğinde eşinin geldiğini, çocuklar gelmeden yemek yetiştirme telaşına girdiğini gördü. Selam verip yukarı çıkıp üstünü değiştirip televizyonun karşısına geçti. Biraz sonra çocukların geldiğini duydu. Herkes normal hayatına dönmüştü. Onların adapte olmaları kolay oluyordu. Onun için daha birkaç gün vardı adapte olması için. 

Mehmet Ali AKSÜMER 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 26
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 699
Kayıt tarihi
: 27.02.10
 
 

Gülhane Askeri Tıp Akademisinden Bilgisayar Operatörü olarak çalışıp emekli oldum. Evli ve 2 çocu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster