Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '11

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
6488
 

Padişah anaları

Padişah anaları
 

RTÜK'in "Muhteşem Yüzyıl, tarihe mal olmuş bir şahsiyetin mahremiyetini ihlal etmesi nedeniyle televizyon kanalına uyarı cezası vermesi, tekrarı halinde yayının durdurulacağını" ifade etmesi yıllar önce okuduğum bir kitabın tekrar gündeme gelmesine neden oldu. Kütüphanemin raflarından arayıp bulduğum bu kitap hakkında çok eleştiriler yapıldı. Kitabın yanlı olarak yazıldığı, gerçekleri yansıtmadığı da ileri sürüldü. Ancak yazar kitabında kaynakların bulunduğu yerler arasında, Topkapı sarayı Arşivi, Fatih, Süleymaniye, Bayezid, Köprülü ve Belediye Kütüphaneleri, İstanbul Üniversitesi kütüphanesi, Başbakanlık Arşivi ve özel arşivini kaynak göstermektedir. Ben bu yazımda şu anda gündemde olan Kanuni Sultan Süleyman'la ilgili kitapta yazılan bazı bölümler aktaracağım.

Önce yazarın kitap hakkında önsözü, daha sonra da kitap hakkında internette yapılan bir eleştiriyle yazıma başlıyorum.

******

'Binlerce Osmanlı tarihi yazıldı şimdiye kadar. Yüzlercesi de Batı ve Doğu dünyasında yazıldı. Ne var ki, bunların içinde yalnız birkaçı, gerçeklerin pek azına şöyle bir değinip geçti.

Hiçbiri, Osmanoğulları'nın ve meydana getirdikleri hanedanın soy kökenine, kurdukları devletin akıl durduran, bir benzeri görülmedik çarpık düzenine değinmedi.

Batana dek devlet yönetiminin satın alınmış, tutsak edilmiş dönme ve devşirme Hıristiyanlardan oluştuğunu hep gizlediler. Onları yalnız övdüler, yücelttiler. Eşsiz birer kahraman, benzersiz bilge kişiler olarak nitelediler. Özellikle, gerçekleri yansıtmamakta direnen okul kitapları ile Türk insanını kandırdılar.

Ben bu belgeselde, şimdiye kadar gizlenen gerçekleri apaçık yazdım. Bir Türk yazar olarak ulusal görevimi yerine getirdiğime inanıyor ve Atatürk'ün ölümsüz ruhuna adıyorum.'

-Ali Kemal Meram- Padişah Anaları kitabının yazarı.

******

Ve bir eleştiri:

Padişah anaları

Eleştiren: "GaLVoRN"
23.06.2005

Karıştırmamak gerek...

Yanlı bir kitap . Ama gözden kaçırılmaması gereken bir nokta şu ki Osmanlı Devleti'nde uygulanan sistemlerin gerçekliği ve psikolojik yaptırımları yazar tarafından gerçekçi bir dille tenkit edilmiş. Yazarın anlatmak isteyip anlatamadığı "Kan karıştıkça soy da karışır" düşüncesi ve bu doğrudur. Osmanlı tarihini Avrupa tarihiyle karşılaştırın diyorum işin rengi o zaman ortaya çıkıyor! Osmanlı sandığınız gibi değil ama bu kitap çarpıtılmış bir dille anlatıldığı için neyin doğru olduğuna çok dikkat edin ve sürekli not alarak karşılaştırma yapın. Yine de okunması gereken bir kitap...

******

Şu bir gerçek ki hiçbir padişah Türk ve doğuştan Müslüman bir anadan dünyaya gelmemiştir. Bunu inkar etmek tarihi inkar etmek demektir.

Kitabın Kanuni Sultan Süleyman'la ilgili bölümünden pasajlar ise şöyle:

Babası Yavuz Selim'in (Mehd-i Ulya) deyimiyle yüceltip (Hafsa) adını takmış olduğu tutsak Leh Yahudisi Helga'dan doğan Birinci Süleyman (Kanuni) veliahtlık yıllarını geçirdiği Manisa'dayken konağını dolduran yüzü aşkın yabancı soylu kız ve oğlanlar arasından en çok Polonyalı Anna ile düşüp kalkmıştı.

Kimi tutsak edilerek, kimileri de dünyanın çeşitli esir pazarlarında satın alınarak Osmanlı Saraylarına birer "yatak kadını" olarak yerleştirilen binlercesinin arasından seçilen yüzlercesi, hayatta kalabilme mutluluğuna erişen "Veliaht ve Şehzade"konaklarına gönderilirdi. Bu da bir Osmanlı geleneğiydi.

Anna'nın gebe kaldığını öğrenen veliaht şehzade Süleyman, ona hemen, evreni ışıtan ay, anlamına gelen (Mahidevran) adını koydu.

Cariye Anna, gebe kalmıştı, çünkü bundan böyle karısı sayılacaktı.

Mahidevran takma adlı Anna'dan doğan çocuğa Mustafa adını koydu babası Süleyman.

Bu sıralarda Veliaht Süleyman'ın bir gözdesi daha vardı Manisa'da bir kadının parayla satın aldığı Parga'lı bir Rum köleydi bu. (Dizide önce Şahinbaşı daha sonra Hasodabaşı olarak tanıtılanParga'lı İbrahim) Henüz 15-16 yaşlarında güzel yüzlü bir delikanlıydı. Manisalı dul kadının konağında onun gayet güzel keman çaldığını, bir gece kulağıyla duyarak öğrenmişti. Bir tesadüfle güzelliğini de yakından gördükten sonra daha fazla dayanamamış, dul kadına torba dolusu altın verip, Pargalı Rum delikanlısını satın alarak konağına yerleştirmişti.

Gün ve gecelerinin çoğunu bir yandan Mahidevran takma adlı Anna, öte yandan Pargalı Rum köle ile geçiriyordu veliaht Süleyman. İkisi de gözdesiydi, ikisine de doyamıyordu, bir türlü.

Pargalı Rum delikanlısına da bir ad taktı, bu arada. Bundan böyle (İbrahim) adını taşıyacaktı, bu Rum oğlan!

Yakın bir gelecekte Osmanlı tahtına Padişah olarak çıktığında, bu köle Rum çocuğu devletin başına Sadrazam olarak oturacaktı. Devşirme tarihçileri, örtbas edemedikleri bu gerçek karşısında ona (Frenk İbrahim Paşa) diye kayıt düşürmek zorunda kalacaklardı.

Bu sıralarda, Veliaht-Şehzade Süleyman'ın konağına bir tutsak cariye daha sattılar.

Ele avuca sığmaz, söz dinlemez, asi ruhlu bir kızdı bu. Konağı birbirine kattı. En sonunda Haremin Kethudası kadın ve yanında Haremağası zenci köle, Veliaht Şehzade Süleyman'ın huzuruna çıkıp dert yandılar.

"Bir cariyeniz köle vardır ki Harem'de cümle alem başedemez olmuştur. İzniniz olursa, kapı dışarı etmek gerekür, Şehzademiz!

Süleyman şimdiye dek böyle bir şey işitmiş değildi, inanamadı, hayretle baktı karşısında el-pençe divan duranların suratlarına.

"Getirin şu kimesneyi, bir de biz görelim!"

Az sonra, asi cariyeyi Veiaht şehzadenin karşısına getirdiler.

Süleyman haremini dolduran yüzü aşkın cariye arasında şimdiye dek böyle bir "afeti devran"görmemiş olduğunu kendi kendine yakınarak itiraf ettikten sonra harem kethüdası kadınla, zenci harem ağasına döndü:

"Gidesiniz" dedi. bizi yalnız koyasınız; kimesnedir; muradı nicedir, bilmemüz gerekür!"

Yalnız kalır kalmaz kıza el etti. 17 yaşında görünen kız korkusuzca salına salına Süleyman'a sokuldu. "İri lacivert gözlerini Veliahtın göz bebeklerine dikti. Dipdiri vücut yapısının her yanından taşan dişilik kokusunu, henüz otuzüç yaşındaki Süleyman'a iyice duyurmak, onu bu koku ile sarhoş etmek istercesine , bir karışlık ara bırakarak durdu karşısında.

Bunca kız, kadın ve körpe oğlanlar arasında yıllardır yaşayan Süleyman, şimdiye dek böyle bir dişiye rastlamamış olduğunu içinden geçirdi. Güçlükle konuştu:

"Bre hatun, niçün kimesne senden hoşnut değüldür? Neden ola rahat durmaz, isyana meyil eylersüz?

".......................!"

"Niçün cevap vermezsiz? İsmin nedür, hangi milletten olursuz?"

Gözbebekleri ışıl ışıl ışıklar saçan genç kızın kıpkırpımızı dudakları sıcak bir gülüşle aralandı:

"Ben daha pek güzel konuşmuyor Osmanlıca. Anam ve de babam Rusyalı. Babam Ortodoks Papaz, adımı koymuşlar: Roksalan"

"Ya....demek Roksalan'dır ismin. Şimdi deyesiz bize, neye rahat durmazsız?"

Roksalan'ın dudaklarındaki gülüş daha tatlı bir sıcaklıkla genişledi.

"Ben yapamaz bir şey sevgili Şehzadem. Ama yaparlar hep bana eziyet. ..hep yasak söylerler, ne istesem ve ne yapsam. Ama ben sıkılıyor burda. Sizi var hep uzaktan görmek, ben istiyor, sizi yakın görmek, çok çok yakın olmak size!...."

Süleyman kızı omuzlarından tutarak kendine çektikten sonra gevrek gevrek güldü:

"Baka Roksalan, böyle mi istersiz?"

"Beli Şehzadem, ben ister hep böyle sizinle olmak!"

Süleyman biraz soluklanmak için durdu, genç kızın iri lacivert gözlerine uzun uzun baktıktan sonra:

"Sana yakışan bir isim bilürüz, Hürrem koruz isimin...bundan böyle Hürrem'siz bilesiz ve de unutmayasız bir tanem!..."

Rus kızı Roksalan,yüreği mutlulukla dolup taşarak Süleyman'ın yüzüne baktı, inci beyazı dişlerinin tüm güzelliğini ortaya koyan tatlı bir gülüşle gülerek sordu:

"Hürrem ne demek sevgili Şehzadem?"

"Senin gibi can yakıp yürek tutuştururcasına gülen demektir. Nedirsiz, bir tanem?"

Kulaklarına inanamıyordu, Roksalan. Coşku içinde sarıldı Süleyman'ın boynuna.

"Siz ne der ve ne yaparsanız, nasıl diyorlar....güzelin en...güzelidir sevgili şehzadem....cariyen Hürrem, senin bir küçük, evet, oh....küçük bir parçandır, çünkü..."

Hiç duymadıklarını duyuyordu, Süleyman. Bu ne duygulu , bu ne yürek dağlayıcı bir kız dı? böyle?

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Süleyman ile Hürrem'in karşılıklı şarap içtikten sonra halvete çekilmeleri anlatılıyor.

Hürrem sarayın en saygın kadın sultanı olmak için Süleyman'dan üstüste gebe kaldı. erkek oğlu Mehmet'le kızı Mihriman'dan sonra, Abdullah'ı, Selim'i, beyazit'i ve Cihangir'i doğurdu. Böylece, beş erkek şehzade ve bir hanım sultan doğurarak üstünlüğü elde etti. Bu arada kendisi gibi tutsak edilerek, oldukça büyük bir altın para karşılığında Süleyman'a satılan Sicilyalı Rozalina adındaki katolik cariye de bir erkek çocuk doğurmuş ve bu şehzadeye Murat adı konulmuştu. Şehzade Murat'ı doğuran Sicilyalı Rozalina'ya da Gülfem adı takılmış, o da Gülfem sultan olup çıkmıştı. Hürrem ise bu olaydan dolayı çileden çıkmıştı.

Ne var ki Veliahtlık daha açıkçası gelecekte Süleyman'ın ölümü üzerine tahta çıkmak, padişah olmak hakkı en büyükleri olduğu için Polonyalı Anna (Mahidevran)'ın oğlu Şehzade Mustafa'nındı. İşte Rus kızı Roksalan'ı (Hürrem Sultan) asıl deli eden de bu gerçeğe boyun eğmek zorunluluğu idi.

******

Aradan yıllar geçmiş, hiçbir Sadrazam'ı beğenmeyen Hürrem en sonunda kızı Mihriman'ın kocası Sırp soylu Hırvat köle Rüstem Paşayı Sadramzamlığa getirmişti. Artık Veliaht-şehzade Mustafa'yı ortadan kaldırarak, kendi doğurduğu oğullarından birini geleceğin Padişahlığına aday yapacaktı. Damadı, Hırvat soylu köleyi bunun için Sadrazamlığa getirmişti. Bunun kolay olmadığını Hürrem de biliyordu ama sonuna değin uğraşacaktı. Veliaht Mustafa bu sıralarda 38 yaşındaydı. Amasya'da Osmanlı töresince Vali olarak bulunuyordu.

İran'da savaş başladığı sıralarda Süleyman'ın sefere çıkmasına engel olan Hürrem, damadı Rüstem Paşa'nın orduların başına geçmesini istedi.

Son gün, Rüstem Paşayı karşısına alarak:

"Baka, sevgili kızım Mihriman'ın zevci kıymetli damadım paşa, bilirsiz ki, veliaht Mustafa cümlemize diş biler. Daha şimdiden padişahımızın canına kast eyleyerekten tahta göz dikmiştir. Böyle bir hal olduğunda başlarımızın gövdelerimiz üstünde kalmayacağını bilesiz!"

"Beli, Sultanım," diye karşılık verdi, karşısında el-pençe duran Rüstem Paşa.

"Öyleyse bir tedbir gerekmez mi?"

"Elbet, gereklüdür Sultanım. ..Kulunuz, emreyleyeceğiniz her bir tedürükü ifaya hazırdır. Esasen, refikam Mihriman sultan dahi kulunuzu bu yolda uyarmıştır."

Hürrem, bir süre sustuktan sonra:

"Baka, Paşa...Bugün sefere çıktığınıza göre, beş gün sonra yoldan, güvenli bir ulak çıkarırsız, Sultan Süleyman Han'a"

"Beli Sultanım, aynen öyle yaparım."

"Ulakla gönderdiğiniz namede şöyle yazarsız: "Geçtiğimiz her bir yerde asker toplandığını görüp merak eyleyip sorup soruşturduk. Öğrendik ki Şehzade Mustafa oğlunuz amasya yöresinde karargah meydana getirüp, bir gani kuvvet cem edermiş. Meramı, Payitaht üstüne yürütüp Zatı Şahanelerini tahtan indirip yerinize geçmekmiş. Ve dahi, Payitaht'ta Yeniçeriler arasına nifak salınmış olup, onlar dahi kazan kaldırmaya pek hevesli imişler. Rivayet şöyledir ki, pederiniz Yavuz Sultan Selim hanın büyükbabanız İkinci Beyazit Hana yapmış olduğunu düzenlemeği, bu kez Şehzade Mustafa kendisine rehber eylemiştir."

Hürrem, damadı Rüstem Paşanın gözlerinin içine baktı:

"Anladın mı?"

"Sultanım, ne emreylemişsiz cümlesi kafama yazılmıştır. Harfi harfine yerine getirilecektir."

"Hadi göreyim seni damadım!"

"Kulunuzu ihya ettiniz Validem, Sultanım!"

Aradan bir hafta geçmemişti ki, bir gece yarısı Sipahi Şemsi Ağa, yollarda bir kaç at çatlattıktan sonra sarayın kapısına gelmiş hemen huzura alınmasını istemişti.

Sipahi Şemsi Ağa, boynuna dolanmış meşin urgana bağlı olarak zırhının içinde saklı meşin keseden mektubu çıkarıp, Padişahı üç kez etekledikten ve saygıyla uzattıktan sonra geri geri giderek odanın dışına çıktı. Rüstem Paşa'dan gelen mektubu daha ilk satırlarda oturduğu yerden ayağa fırlayarak okuyan Kanuni Süleyman dehşetle hayrırır:

"Aman aman" Şu denaate bakında hele!

Hürrem yanına sokudu, olanlardan habersizliğini belli eden bir hayretle sordu:

"Sultanım, kulunuz lda bilsin ne olduğunu, acep nedir devletlu hünkarımı tedirgin eyleyen"

"Daha ne olsun? Hele dinle de gör!"

Süleyman, titreyen parmakları arasında tutmaya çalıştğı mektubu baştan sona yüksek sesle okuduktan sonra, iri iri açılmış gözlerini Hürrem'e çevirdi:

"Dinlemişsiz, Veliaht oğlumuz vanve tahtımıza göz dikip elimizden almak ister!"

Hürrem içinden "Aferin Rüstem, bu hizmetini unutmayız elbet...."diye geçirirken, öte yandan iki elini yüzüne kapatarak hıçkırırmış gibi sesler çıkarır.

"Canım Sultanım, sevgili hünkarım! diye haykırır. Böyle bir namert evlat düşman başına! Aman Tanrım! Medet! Tanrım!

Süleyman ayakta, şaşkın şaşkın yöresine bakınıp duruyordu.

"Giyindiresiz bizi Hürrem, dedi. Bize uyku ve dahi istirahat haram ola artık!

"Ne yapmayı düşünürsüz, Sultanım?"

"Ne mi? Can ve tahtımız elden gitmeden icabını görmek gereklüdür sanırız!

Yüreği sevinçle dolup taşan Rus Papazın kızı Roksalan (Hürrem) Süleyman'ın boynuna doladı kollarını:

"Tanrı korusun sizi sultanım, tac ve tahtınızla birlikte lkorusun kıyamete dek, sevgili hünkarım.

Veliaht Mustafa'nın öldürülmesi:

On gün geçti aradan....

Babasının çağrısı üzerine Amasya'dan yola çıkan Veliaht Mustafa, Konya Ereğlisi yöresinde kurulu olan babasının Otağına vardı.

Atından iner inmez babasının elini öpmek, sağlık ve başarı dileklerini sunmak için otağdan içeri giden Mustafa'yı başları usturayla kazınmış, birer ellerinde yeni bilenmiş kısa saplı lsatır, öteki ellerinde yağlı kementler halkalanmış dilsiz cellatlar karşıladı. Hemen üstüne atılarak yere çökerttiler Mustafa'yı. Biri bileğine dolanmış yağlı kementi boynuna doladı, sonra hep birlikte canı çıkana dek var güçleriyle yağlı sırıma asıldılar.

Babası, Osmanlı Padişahı Kanuni Süleyman, otağın öte yanını örten kadife perdelerin ardında gizlenerek gözünü uydurduğu bir aralıktan, 38 yaşındaki Veliaht oğlunun bütün çırpınışlarını, yüzünün mosmor kesildikten sonra can verip sessiz ve kımıltısız kalışını bütün ayrıntılariyle, kesintisiz seyretti. Yıl 6 Kasım 1553 dü.

Daha sonra Mustafa'nın oğlunu getirdiler. İncecik boynunu satırla vurup kafasını gövdesinden ayırdılar. Torununun yerde zıplayıp duran gövdesini de uzun uzun seyretti. Arkadan, torunun anasını getirdiler ve onu da iple boğdular. Sıra oğlu Mastafa'nın sivil ve asker ileri gelen yardımcılarına gelmişti. Onları da teker teker öldürdüler. Süleyman, kadife perdenin aralığından hepsini sonuna kadar ilgiyle izledikten sonra otağın iç bölümlerine doğru yürüdü, gitti.

******

İşte şu andaki iktidarın temsilcilerinin çok beğendiği tarihe mal olmuş şahsiyetin gerçek yüzü bundan ibarettir. Zaten bütün Osmanlı Padişahları, iktidara ortak olmasınlar diye kardeşlerini ve çocuklarını öldürtmediler mi? Tarih bu örneklerle doludur.

Gerçekleri görmezden gelerek Osmanlı'yı yücelten zihniyeti anlamakta zorluk çekiyorum. Bir zamanlar ceketinin yakasına kocaman bir Osmanlı tuğrası asan bir milletvekili hatırlıyorum. Adı Hasan Mezarcı idi. Bir ara kendini mehdi ilan etmişti. Sonra da kafayı yedi. Allah herkese akıl fikir versin diyorum.










Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Dünya devletlerinin resmi yayın organları incelendiğinde,hiçbirinin tarihsel olaylarının çirkin yönlerini ifşa etmezler...ABD liler,Kızılderili katliamını,Fransızlar,Fransız ihtilalinin görünmeyen acı yüzünü ve sömürgelerine çektidikleri azapları,Rusların Kafkas Adigelerine ve Kuzey kafkas Halklarına uyguladıkları -tarihin yüzkarası olan -en büyük Adige soykırımını anlatan devlet kaynakları gizlidir...Okullarında da okutulmaz...Düne kadar Saddam Irakın sevilen padişahıydı...Vs..vs...İnsanlığın egosunun ve çirkin yüzünün,bencilliğinin yaralı yüzüdür bu gizlenme içgüdüsü...Her millet kendi tarihiyle ve abartılmış kahramanlarıyla övünür.Ve onları yücelterek ayakta durmaya çalışır...Ancak,gerçek aydınlar,yazarlar,film senaristleri araştırmacılar,gerçekleri özgürce dile getiren yapıtlarıyla yargılanırlar...Böylece geçmiş ve gelecek yaşantılarında bir denge oluşur...Osmanlı da o dönemin koşullarında ve sosyal sisteminde bu şekilde yaşamıştı.50 senedir de anlatılır bunlar...Önemli olan eleşt

Mesut Selek 
 15.01.2011 16:33
Cevap :
Saptamanız çok doğru hocam. Okul zamanlarında dünyanın en kahraman milletinin biz olduğu bizlere aşılanmıştı. Sanki diğer ülkelerin hiç zaferleri yoktu. Onlar her zaman için bizim için birer düşmandı. Yurt dışında bulunduğum bir dönemde İkinci Dünya Savaşında ölenler için onların bir askeri merasimini gördüm. "Hayretler içinde kaldım. İçimden hani en kahraman millet bizdik?"diye düşündüm. Çocukluğumuzdan beri izlediğimiz Amerikan filmleri kızılderilileri hep düşman, lacivert üniformalı Amerikan askerlerini de kahraman olarak tanıttı bizlere. İkinci dünya savaşında ise hep kahraman olanlar Amerikalılardı. Bizde ise Cüneyt Arkın'ın başrolü oynadığı filimleri hatırladığımızda ise orada da Osmanlı'nın heybetini görürdük. Bütün gerçekler açıkça görüldüğünde ise bence kimse rahatsız olmamalıdır. Saygılar ve selamlar hocam....  15.01.2011 17:48
 

Soluksuz kalıyor insan. Bir ara bir dostum tüm padişah annelerinin isimleri sıralı bir liste vermişti... Yani bugün ejdadımız diye çırpınanlar ve kendini Türk sananlar aslında bir melez olduklarını kabul etmek istemiyorlar. Acı geliyor tabii. Fakat hep demezler mi, gerçekler acıdır. Bir ara da Erzurumlu erkeklerin, hem de evli erkeklerin yarıdan çoğunun rus kızlarla olan maceraları yer almıştı, bundan bir kaç yıl önce gazete sayfalarında hatırlarsınız. Nedense dünden bugüne yabancı uyruklu kadınlara düşkünlüğü var erkeklerin vesselam. Oldukça yerinde ve zamanında bir blogdu... Saygılar

Ayrıntıda gezinmek 
 15.01.2011 2:46
Cevap :
Mehmet Sağlam bey aşağıda yaptığı yorumunda 101661 nolu blogunda bütün padişah annelerinin listesini vermiş. Orada da görüldüğü gibi bütün padişah anneleri yabancı uyruklu. Sizin de söz ettiğiniz gibi Erzurum, Trabzon ve çevre illerde Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Nataşa denilen Rus kadınlarının maceralarını basından öğrenmiştik. Bugün İstanbul'da bilhassa Aksaray çevresinde bu tip yabancı kadınlara rastlamak mümkündür. Hatta bir ara Trabzon'da Rus kadınlar yüzünden kızların evde kaldığı espri konusu olmuştu. Rus kadınların Türk erkeklerine cazip gelmesinin en büyük nedeni bu tip kadınların, aynı mesleği yapan Türk kadınlarına göre daha kültürlü olmaları yanında bir sevgili gibi davranış içersinde bulunmalarıdır. Yorumunuz için teşekkürler Aynur hanım. Saygı ve selamlarımla.  15.01.2011 15:04
 

henuz tifil bir kolej ogrencisiyken yabanci lisani soktugum de yabanci yayinlari okumustum. Onceleri bir cogunu kabullenemedim. Sonrasinda hemen tum yazilanlari diger yazarlarin kitaplarin dada buldum. O tarihte boylesi bilgiler toplum icin cok urkutucu idi. Ama tarihi gercekler!Yani hep sanli meydan savasi galibiyetleri ve/veya maglubiyetlerinden ibaret degil!Tarihi gunumuz lisani ile cozmek yerine o gunun lisani ile cozmek gerekir kanisindayim. Basaka bir degisle her sey puru pak degil.Ataturk ile basliyan hareketin tum bunlara etkisi ve tepkisini de anlamak gerekir.Nereden nereye ama hala oralarda kalmamak gerekir kanisindayim! Ustelik toplumun yapisi hangi noktalari ne olcude anlama seviyesinde? Saglik ve saygiyla

Newyorker sade vatandas 
 14.01.2011 23:13
Cevap :
Sayın Newyorker
Her dönemde toplumda değişik görüşler olmuştur. Günümüzde bu dizi ile aynı konu tekrar tartışılmaya başlanmıştır. Eski değerleri korumak isteyenler, çeşitli şekilde protestolarda bulunurken, gerçekleri tüm çıplaklığıyla açıklamak isteyenler de bulunmaktadır. Dediğiniz gibi bu toplumun anlama seviyesiyle ilgilidir. Teşekkürler. Saygılar, selamlar....  16.01.2011 22:57
 

Zamanlaması mükemmel bir blog, tebrik ederim. Aslında bugünkü anlayışla ve bugünün yaygın yargıları ile tarihe bakıyor pek çok kişi. Ulus-devlet kavramının henüz babasından doğmadığı bir döneme bakarken o dönemde bir ulusculuk arıyoruz. Ne kadar büyük haksızlık. Devletleri "asil" sınıflar yönetiyor ve asiller kendi egemenlikleri altındaki topraklarda uygun asiller bulamadıkları zaman başka ülkelerin asilleri ile evleniyorlar; ama din-inanç konusunda da oldukça hassaslar. Osmanlı asilleri de hassaslar ve en uygun kriter olan müslümanlığı kabullenmiş hatunlarla evlenme gibi bir mecburiyetleri olmasına rağmen, kanbağı pek aramıyorlar. Kimin kiminle evlendiğini ve adlarının nasıl değiştirildiğini gösteren bir bloğum var, arzu ederseniz bakıp eleştirebilirsiniz eğer bu kitaptaki bazı görüşlere uygun düşmüyorsa. Teşekkürle, selamla, saygıyla... MS ( blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=101661 )

Mehmet Sağlam 
 14.01.2011 19:57
Cevap :
Osmanlı ve cinsellik başlıklı bloğunuzu okudum Mehmet bey. Oradaki bilgiler bu kitaptaki bilgilerle örtüşüyor. Cariyeler arasından gözde cariye yapılanların adları değiştirilir ve onlara ya Acemce ya da Arapça bir ad takarlardı. O cariye erkek çocuk doğurduğu takdirde Şehzade ya da Padişah'ın karısı olurdu. Hristiyan dünyasındaki Kraliçenin karşılığı Osmanlı'da Hanım Sultandı. Doğurduğu çocuk tahta çıktığında ise Ana Kraliçe yani Valide Sultanlık ünvanını alırdı. Ne gariptir ki bu Valide Sultanların hepsinin kökeni yabancı uyruklu olmalarıydı.
Bugün Osmanlı'ya methiyeler düzenleyenler nedense Atatürk'ün adını ağızlarına almayanlardır. Bugünün yargılarıyla tarihe bakmanın yanlış olduğu konusunda size katılıyorum. Katkılarınız için teşekkür ediyorum. Saygı ve selamlarımla.  14.01.2011 20:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 866
Toplam yorum
: 5786
Toplam mesaj
: 124
Ort. okunma sayısı
: 1879
Kayıt tarihi
: 16.01.07
 
 

Uzun yıllar finans sektöründe çalışmama rağmen, psikoloji konusunda çok fazla araştırmalarım oldu. H..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster