Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '11

 
Kategori
Köpek Psikolojisi
Okunma Sayısı
57
 

Pafileşmek nedir, bilr misiniz?

Pafileşmek nedir, bilr misiniz?
 

Pafi


Kızıma bir şey öğrettiğimi sanmıyorum ama kızımdan çok şeyler öğrendim ben. Sözgelişi, köpek sevmeyi kızımdan öğrendim. Ben köylü çocuğuyum. Kedimiz, tavuğumuz, keçimiz, ineğimiz ve eşeğimiz vardı ama köpeğimiz yoktu. Köyde, keçi çobanlarının köpeği vardı yalnızca. Ve bütün çocuklar gibi ben de korkardım o köpeklerden. Dolayısıyla, köpeklerle bir yakınlığım, bir dostluğum olmamıştı; kızım üç-beş yaşına gelinceye dek. Ataköy’de bir apartman dairesinde oturuyorduk o yıllarda. Ve kızım Dilem ilkokula başlamamıştı henüz. “Kedi” dedi, aldık; “civciv” dedi, aldık. Dahası onları aynı evde, aynı balkonda besleyip büyüterek dost bile yaptık. Bir gün: “Ben ille de köpek isterim” diye tutturmasın mı? Tamam, alalım da, bir apartman dairesinde köpeği nasıl besleyecektik? Üstelik kedi ve civcivlerle birlikte… (Ki zamanla piliç olmuştu civcivler) Anlattık durumu. Ve dedik ki: “-Sözümüz söz!.. Bahçeli bir evimiz olursa, mutlaka bir köpek alacağız sana.” Dilem’in şansından olsa gerek, bir iki yıl sonra, Florya’da bahçeli bir dubleks villamız olmasın mı?.. Eşim Güler de ben de -kim olursa olsun- söz verdik mi, mutlaka yerine getirmeliyiz onu. En kısa zamanda hem de… Başka türlü rahat edemeyiz çünkü. Taşınma işleri bitmeden daha, kurt-kangal karışımı sevimli mi sevimli iki aylık bir yavru köpeğimiz de oluverdi. Köpek konusunda ben de acemiyim, eşim de… Anne-baba olduğumuzda pek mi tecrübeliydik sanki? Sevgi var ya sevgi!.. Her güçlüğü yeniyor o. (Konu çok farklı gibi gelse de size, yine de söyleyeceğim: Otuz yıldır, şu PKK sorununu -siz ister Kürt, ister güneydoğu sorunu, isterseniz terör problemi deyin- çözemediysek, iki tarafta da sevgi eksikliği var; gibi geliyor bana.) Evet, biz gelelim yine, Florya’daki evimizin ilk konuğuna. “Konuk” diyorum; çünkü bundan sonra bir daha “köpek” demeyeceğim ona. Çünkü bir adı var onun: Tobi Neden “Tobi” dedik; bilmiyorum. Ne demektir Tobi, onu da bilmiyorum. İlk sınavını, onu aldığımızın ilk haftası, Antalya’ya giderken verdi. İstanbul’dan çıktık, İzmit’i geçtik. Bilecik’e doğru yol alıyoruz. Huysuzlanmaya başladı Tobi. Arabamızın camına tırmanmaya çalışıyor. “-Acıktın mı?” deyip sevdiği yemekten veriyor eşim, yemiyor. “-Susadın mı?” deyip su dayıyor ağzına, içmiyor. “-Bir rahatsızlığı var bu yavrucağın, ama ne? Hay Allah, ne yapsak, ne etsek?..” derken, “Anne, çişi gelmiş olmasın Tobi’nin?” demesin mi kızımız? “-Aa!.. Doğru… Neden düşünemedik biz bunu?” deyip hemen uygun bir yere çektim arabayı. Kapıyı açar açmaz, fırladı dışarıya. Asfalttan aşağı inerek en kuytu bir köşede ihtiyacını gördükten sonra, rahatlamış olarak döndü. İşte o andan itibaren Tobi, kesinlikle bir köpek, bir köpek yavrusu değildi artık benim için! Bu anlattıklarımın, yazının başlığıyla hiçbir ilgisi yok… Tobi’yi anlatmayacağım bu yazıda. Tobi’den sonraki Çapkın’ı, Zorba’yı, Sindi’yi, Yumoş’u, Zilli’yi de… Hepsinin ayrı bir öyküsü var… Belki bir gün onları da anlatırım da, bugün Pafi’yi anlatacağım ben size. Bahçeşehir’deki evimizin güzel, şirin ve akıllı kızları Yumoş ve Zilli’yi kaybettikten sonra, bir süre boşuna bekleyip durduk; onların dönmesini. Sonunda “Yumoş ve Zilli’nin yerini tutmaz ama…” deyip Pafi’yi aldık. Aldık ama bir hafta geçti, evde köpek var mı, yok mu, anlayamadık. Dışarıya çıkarıyorum, gezdiriyorum; eve gelince; sürekli belli bir köşeye gidip yatıyor. Ne havlıyor, ne oynuyor. Sevgimize de bir cevap vermiyor. Böyle köpek mi olur? Aldığımız “köpek bakım evi”nin veterinerine anlattık durumu. “Birkaç gün daha geçsin, alışsın yeni evine, ondan sonra görün siz onu” dedi. Haklıymış veteriner. Gelişinden on gün sonra, bir değişti, bir değişti ki Pafi!.. O gitti; başka bir köpek geldi sanki. (Çok akıllı bu hayvanlar!.. Sanırım, o süre içinde bizi denedi; sınadı; sınavdan geçirdi.) Bir kediden birazcık büyüktür Pafi. Bembeyaz ve kıvırcık tüyleriyle, yeni doğmuş bir kuzu sanır, onu uzaktan gören. Sevimli mi sevimli, oyuncu mu oyuncu!.. Sevdiği birini görünce, sevincini ve mutluluğunu nasıl da belli eder! Silivri’deki bahçemize taşınınca Haziran başında, yaklaşık bir yıldır, İstanbul’daki evimiz ve bahçesinden dışarı çıkmayan Pafi’yi de götürdük elbette. Bahçemizde beş hemcinsi var: İki erkek, üç dişi… Hepsi de büyük cüsseli… Pafi, oyuncak gibi kaldı yanlarında. İlk gün, pek yaklaştırmadık onu. Ne olur, ne olmaz; diye. “Alışmaları gerek” deyip bırakıverdik sonra. Pafi’yi bir görmeliydiniz; bir ona saldırdı, bir buna… Bahçenin asıl sahipleri de: “Sen kimsin? Bacak kadar boyuna bakmadan ne kafa tutuyorsun bize? İstesek, un ufak eder seni her birimiz!” der gibi şaşkın şaşkın baktılar. En çok da karşısında dev gibi duran Sibirya kurdu Caş’a bozuk çaldı bizimki. İyi ki: “Şuna iyi bir ders vereyim de haddini bildireyim” gibi bir aşağılık duygusuna kapılmadı Caş. Bilirdim, bilirdim de bu kadar da olgun olacağını tahmin edemezdim doğrusu. Bizim Pafi, yaşça başça kendisinden kat kat büyük üç dişiye de sahip olmaya kalkmasın mı? Torun torba sahibi, kızıl saçlı Viski’ye askıntı oldu önce. Gece gündüz, bir hafta arkasından koştu ama kesinlikle hiç mi hiç yüz vermedi Viski ona. Baktı ki Viski’de iş yok; Maviş’e döndü bu kez. Olacak şey mi, biri ünlem, biri nokta… Bir hafta kadar uğraşmasına karşın, onun da gönlünü yapamadı nedense. “Canınız cehenneme!..” deyip onlara, Karakız’ın peşine düştü çaresiz. Ancak onu da tavlayamadı. Bu dişiler de bir tuhaf oluyorlar canım! Nuh dediler mi bir kez, peygamber demiyorlar bir daha. Pafi, her üç dişi için de elinden geleni yaptı ama nafile!.. Ufak tefek gördüler de Karamürsel sepeti mi zannettiler Pafi’yi, yoksa çiftleşme zamanları değil de onun için mi hayır dediler, bilmiyorum. Caş ve Tomi’nin bu tür bir arzusu olmadı o günlerde. Sonunda, bu hedefe bugünlerde ulaşamayacağını kabul etmek mecburiyetinde kaldı Pafi. Ara sıra yokluyor yine ama ilk günlerdeki gibi ısrar edip durmuyor artık. Ancak, o hep dişilerin yanına gidiyor ama Caş ve Tomi’nin onların yanına gelmesine izin vermiyor hiç. Onlar da: “Ne garip bir hemcinsimiz bu! Boyuna posuna bakmadan dağdan gelmiş, bağdakini kovuyor.” der gibi bakıp cevap verme tenezzülünde bile bulunmadan dönüp gidiyorlar. “Pafileşmek (*) ne demek?” anlatabildim mi, bilmiyorum. Ancak şunu bir kez daha çok iyi anladım ki ben, erkekleri Pafileştirmek isterseniz, bunun en güzel ve en kolay yolu, toplum içinde, mümkün olduğu kadar, kadınları erkeklerden, erkekleri kadınlardan ayrı tutmaktır! Ayrıca, doğal ölümlerle bir türlü azalmayan kadın nüfusunun, kısa bir sürede aşağı çekilmesine de çok çok yararı olur bu yöntemin! Hüseyin Erkan erkanhuseyin11@mynet.com (*) “Pafileşmek” sözcüğü Türkçemize benden yadigâr olsun! Not: Emekli İlköğretim Müfettişi, Şair ve Yazar Dostum Muhsin Durucan, bir ay önceki ziyaretinde kendisine dostça yaklaşıp “hoş geldin” diyen altı köpeği birden görünce: “Bu kadar köpek fazla değil mi Hüseyin Bey?” diye sordu. Üç dişi, üç erkek… Neresi fazla?” diye cevap verdim ama ikna edemedim onu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 289
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster