Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '12

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
3207
 

Pando: Beşiktaş Çarşı'da 117 yıl

Pando: Beşiktaş Çarşı'da 117 yıl
 

Beşiktaş çarşıdaki Pando’nun dükkanına biraz da çekinerek girer insan. Her an azarlanma duygusudur bu tedirginliği yaratan. Bildim bileli varolan bu kahvaltı dükkanına ne zaman girsem zaman tüneli çalışır biryandan. Kendinizi 50’li belki de daha eski yılların içinde bulursunuz bir an.  Mermer tezgahlı, duvara dayalı  dört masadan ibarettir bu küçücük dükkan. Müşterileri de çocukluk ve gençliklerinde bu dükkana uğrayanlardır çoğu zaman. Aslında herkes bilir ki çok yufka yürektir o. Huysuz ihtiyar tavırları esnaf-müşteri diyaloğuna tad katar. “Bal, manda sütünden kaymak, yumurta, süt ve tereyağından oluşan kahvaltısı zamana karşı direniyor Beşiktaş çarşısında bunca zaman.

Cuma öğleden sonra Beşiktaş Çarşısına uğradığımda uzaktan göz attım Pando’nun dükkanına. Kahvaltı servisi bitmiş masalar toplanıyor, sandalyeler üst üste sıralanıyordu. Çırak, küçük dükkanı süpürürken arka tarafta yer alan mutfakta son hazırlıklar yapılıyordu..

Şimdi tam sırası deyip içeri girip bir rulo kaymak söyledim. Zaman kazanmak için de mutfağa seslendim:

“Çayınız var mı?”

Pando: ”Kalmadı”

Tezgahın üstünndeki tabaktan bir rulo kaymağı terazide tartarak ; “9 lira” dedi.

“Pazarlık yapalım, 10 liraya olmaz mı?”

(Güldü) “Olmaz”

Evet ilk deneme başarılı. Devamı hemen gelmeli:

 “Bu kaymağın ve sizin resmini çekmek istiyorum.

Müsade eder misiniz?

“Tabi ki” dedi.

Duvardaki çerçeveletilmiş gazete ve dergi küpürlerini de çekmeye başladım. İngiliz moda, tasarım ve gezi dergisi Wallpaper İstanbul yazısında Pando’ya yer vermiş. Yine bir Alman gazetesi yarım sayfa ayırmış Pando’ya. Başlığı ilginç,“Der hüter des kaymaks-Kaymakların efendisi”

Duvardaki  bir küpürlü göstererek “Bu yazıyı çözemedim, hangi milletin acaba” dedim.

“İsrail’den gelmişti o bey. Profesörmüş, sonradan öğrencileri de geldi, selamını getirdiler. Şimdi emekli olmuş. Yahudi yazısıdır, Ben biraz da İbranice konuşurum.”

Merakla sordum: “Yahudilerin çoğu bilmez İbraniceyi, siz nereden öğrendiniz?”

“Anlaşacak kadar bilirim İbraniceyi, biraz Fransızca, Rumca ve Ermenice de bilirim. Tabi ki bir Bulgar olarak Bulgarcayı da bilirim. Hanımım Yuanna çok iyi Fransızca konuşur. Snt. Benoit mezunudur.

Evet, sohbet girişimleri başarı ile sonuçlanmıştı. Bu arada Pando’nun eşi Yuanna mutfağı toparlamış ve dükkandan ayrılmıştı. Çırak kapı önündeki masayı ve sandalyeleri içeri alıyordu..

“Kaç yıldır işletiyorsunuz bu dükkanı? ben gençliğimde, 35 yıl önce gelmiştim”.

 “Kuruluşu 1895. 117 yıldır bu dükkan var. babam da, dedem de bu dükkanı işletirlerdi. Bizimkiler Manastır’lı. 200 yıl önce gelmişler İstanbul’a.

Mandıramız vardı Emirgan’da. 1895’de dedem açmış Beşiktaş’ta bu dükkanı. Çırağan sarayına süt, yoğurt, kaymak verirlermiş.

Pando anlatmaya başlarken bana sordu “çay içer misin? Bu sohbet çaysız olmaz” Telefonla iki çay söyledi.

Gelen demli çaylar eşliğinde anlatmaya devam etti.

“Ben Atatürk çocuğuyum. Biliyor musun, Atatürk çocukken benim başımı okşadı.  Dolmabahçe’ye geldiğinde yoğurt, süt ve tereyağını bizim dükkan verirdi. Bir gün saraya  giderken babam beni de götürdü. Atatürkü bahçede görünce babamın elinden kurtulup Atatürk’ün yanını koştum. Beni görünce saçlarımı okşayıp sordu “Adın ne senin” (Hayıflanarak) Ah o saçlarımı neden kestim! Öldüğünde saraya gidip, törenine katıldım.

(Duygulanıp gözleri  doldu Pando’nun)

Biliyormusun Atatürk bir bulgar kızını sevmişti

(bunu söylerken gururlandığı belliydi).

(Üzülerek) “Ama vermediler”.

“Çocukluğundaki çarşıyı biraz anlatır mısın?”

“Eskiden çarşı bu kadar büyük değildi. Bizim dükkandan sonra çok az ev vardı. En sonnda da Ihlamur kasrı. Padişahlar bülbül sesi dinlemek için Ihlamur kasrına giderlermiş, dedem babama anlatırmış. O kasrın da yoğurdunu sütünü de bizimkiler verirmiş. Barbaros bulvarı bile yoktu o zaman. Sonradan açıldı. Patika bir yol vardı. Yukarısında da mandıralar.  Çok tırmandım o yokuşu süt taşımak için. Bizim mandıramız Emirgan’da idi. Hani şu lalelerin olduğu parkın yanında.  Evimiz de oradaydı. Hacı Abdullah lokantasına doğru. En az 150-160 ineğimiz vardı. İnekler hep o tepelerde otlardı. Mandrada yaptığımız yoğurt süt, peynir ve tereyağını bu dükkanda satardı babam. Akşam dükkandan çıkınca evimize gitmek için tramvaya binerdik. Tramvay Ortaköy’e kadar giderdi. Tramvaydan inince  eve kadar yürüyerek giderdik. 11 kardeştik. Hepsi aynı anne babadan. 6 erkek 5 kız. İki kardeşim Robert Koleji bitirip Boğaziçi Üniversitesinde okudulur. Şimdi dört kardeş kaldık. Kız olanı Avustalya’da, Oraya yerleşti. Emekli oldu. 5-6 yıldır göremedim. Çok uzak tabi gelemiyorlar. Zaten bizim akranlar da hep vefat etti. Fazla bir tanıdık da kalmadı. Bu arada söyleyeyim. 1925 doğumluyum. Yani 87 yaşındayım.

Burada, bizim  arka tarafta kahveci Mustafanın iki oğlu vardı. Biri Trabzon Üniversitesinde Dekan olmuş.  Geçenlerde geldi. Sarılıp elimi öptü .Tanıyamadım. Eski esnaf arkadaşların çocukları gelir. Babaları çoktan gittilier bu dönyadan. Beni baba yadiğarı olarak görüp ziyaret ederler.

Çok ünlüler gelir buraya. Daha doğrusu ünlülermiş. Ben hiçbirini tanımam. Dükkandakiler söylerler “Bak Pando amca, bu çok ünlüdür, adı da şudur derler”.

Ben tanımam ki. Ama beni herkes tanır. Eskiden Beşiktaş futbol takımının maçlarını şeref stadında seyrederdik. Küçük toprak bir saha idi. Fener - Beşiktaş maçları da orada olurdu. Beşiktaşın eski başkanı Süleyman Seba çocukluk arkadaşımdır. Eskiden çok sık gelirdi, şimdi hasta, gelemiyor.

Bak şu masada Hakkı Yeten oturup kahvaltısını ederdi. Hatırlarsın baba Hakkıyı. Öldükten sonra bir akrabası hanım bazen gelip bu masaya oturur onun için dua eder”.

Bu arada dükkana bir müşteri girdi ve sordu ”Buralarda meşhur bir kaymakçı varmış. Burası mıdır?”

Pando: ”Ne kadar lazım”.

Müşteri hemen cep telefonuna sarıldı. “Yenge ne kadar alacağım”

Sonra da Pando’ya seslendi:“Dört Rulo, ama ayrı ayrı pakete konulacak”

Pando içinde dört rulo kaymak olan tabağı uzarak “Evde ayırırsınız” dedi.

Müşteri: “Olmaz, patronumun hanımı istiyor. İşimden olurum sonra”.

Pando, söylenerek kaymak rulolarını ayrı ayrı tabağa koyarak ambalaj kağıdı ile de sarmaya başladı. Paketi müşteriye uzatırken “37.5 lira” derken, müşterinin elindeki 200 lirayı görünce sinirlendi.

“Bozuk yok, bozdur da gel”.

“Nereden bozdurayım”

“Ben nereden bileyim. Bozuk yoksa kaymak da yok”

Müşteri para bozdurmak için dükkandan ayrıldı.

Pando kızgılıkla masaya otururken sohbetin devam etmesi  için söze ben başladım. “Gençliğimizde Yeşilköy’de Bulgarın yeri vardı. Oraya giderdik eğlenmek için. Tabelası da yoktu. Dış duvarda kırmızı kadife kaplı penceremsi bir oyuk içinda kırmızı şaraplı bir kadeh görünürdü. Küçük ahşap masaları ile canlı müzikli bir dükkandı. Alt kattaki mahzeninde meşeden şarap fıçıları vardı. Tanır mıydın”.

Pando: ”Onlar benim akrabalarımdı. İki kardeştiler.

Abi Yorgi öldü. Çocukları Trabya’da Kıyı lokantasını işletirler. Onların da Yeşilköy’de mandıraları vardı.”

Hayretle sordum: “Yeşilköy”de mandıra mı vardı?”

*Evet Yeşilköy’de. Çiroz tarafına doğru.

“İtfaiyenin ya da Caminin neresine düşüyordu.?

“Biraz ilerisinde, Camiyi sonradan yaptılar. Rum okulunun bahçesine. Eskiden  orada cami yoktu.

Abisi ölünce kardeşi mandıranın yerini dört  apartman yaptırdı. Uzun zamandır  görmüyorum. Zaten fazla kalmadık İstanbul’da.

Kilisemiz, okullarımız hep boş. Düğün filan olursa kiliseye

gidiyoruz. Burada Beşiktaş’ta, Şişli’de kilisemiz vardır. Buradan yürüyerek giderdim ?i?liye. Bulgaristan’a hiç gitmeyiz. Geleli 200 yıl olmuş, ne akraba kalmış ne de tanıdık. Ben burada doğdum büyüdüm.

Beşiktaşlıyım. Türkiyeliyim”.

Birden dükkına müştere akını başladı. Pando sohbetin kesilmesine kızgın, söylenerek

tezgahtaki yerini aldı.

Küçük dükkanda müşteriler sıraya girmişti.

En öndeki müşteri ilk kez kaymak alıyordu belli ki. Bir rulo kaymak söylerken, “Buzdolabında kaç gün dayanır” diye sordu..

Pando: “3 - 4 gün dayanır sonra sararmaya başlar”

“O zaman ben üç rulo alayım”

Pando paketi uzatırken “Olmaz, üç gün sonra gel taze taze alırsın”

“Ama ben karşıda oturüyorum, her zaman gelemem”

“Sararınca sertleşir, iyi olmaz”

Müşteri ısrarın faydasız olduğunu görünce çaresiz parasını ödemeye koyuldu. İkinci müşteri merakla sordu sıra kendisine gelince: ”Bu kaymakları nereden alıyorsunuz, kim yapıyor”

Pando: “Kaymakçı bir amca var ondan alıyorum” (sessizlik)

Sıranın sonundaki genç kız ve erkek sabırsızca beklerken duvardaki gazete ve mecmua küpürlerini inceliyorlardı. Delikanlı “Sizi televizyonda gördük ve kahvaltı yapmak için geldik” diyerek söze girdi.

Pando: ” Şimdi kahvaltı bitti sonra gelin”

“Ama biz karşıdan geldik”.

“Yarın Cumartesi, sonra da pazar saat üçe, dörde kadar kahvaltı var. O zaman gelin”.

Geçler hayal kırıklığı içinde dükkanı terkettiler.

Pando masaya otururken bana dönerek “İki çay daha söyleyeyim” diyerek devam etti.

“Ben aslında tornacıyım. Bu dükkan bizim kalabalık ailemizi geçindirmediği için ben tornacılığı öğrendim. Karaköy’de Boronkaylar vardı bilir misin?, onların yanında çalıştım. Boronkay’lar hep askeriyeye iş yaparlardı. Hatta askeriye ile konuşup, askerliğimi fabrikada çalışarak yapmamı sağlamak istediler. Ama ben istemedim. 1946’da Zonguldak Ereğli’de askerliğimi yaptım. Tam 3 yıl. Boronkaylar Macardı. Şimdi hiç onlardan söz edilmiyor, ya da ben duymuyorum.  Sonra Sabri Ülker’in yanında çalıştım. Çikolota ve bisküvi kalıpları yaptım. İyi bir usta idim. Bana küçük usta derlerdi. Hatta boğaz köprüsü yapılırken Japon’ların yanında çalıştım. Köprünün ilk paneli konulurken ben oradaydım. Sonra babam yaşlanmıştı ve dükkanı tamamen bana bırakmak istedi. Zaten tornacılık yaparken de dükkanda babama hep yardım ediyordum. Bak buradaki resimde görünen babam Dimitri.

Geçen ay dükkanın vitrin çerçevelerini değiştirdim. Çerçeveler ahşaptı ve çok eskimişti. Çok soğuk giriyordu. Müşteriler bana çok kızdılar neden değiştirdin, sakın başka değişiklik yapma diyerek. Ben çerçeveleri yine maviye boyadım onları kırmamak için. Bak şu kırık mermeri bile değiştiremiyorum. Müşteriler kızmasın diye. Zaten dükkanımı ve beni bu haliyle seviyorlar. Amerikadan, Avrupadan, Yunanistan’dan geliyorlar, fimlerimi çekiyorlar. Onlardan mutlaka bir kaset istiyorum. Evde hanımımla seyrediyoruz. Geçen bir gazetede “Pando -Yuanna / Bal - Kaymak” yazmışlar. Ne güzel şeyler buluyor bu gazeteciler. Hanımım çok sevdi o yazıyı.

Beni eskiden tanıyanlar, çocukluğunda, gençliğinde benim dükkanıma gelenler, yıllar sonra gelip bana sarılıyorlar eski bir dostu akrabayı görmüş gibi. Bir hanım”Kocamdan izin aldım sana sarılıp öpeceğim” dedi. Tabi çok mutlu oldum”.

Bu arada oturduğumuz masaya yakın duvarda Artun Ünsal’ın bir gazete makalesi küpürü dikkatimi çekti.

“Artun bey sizin için güzel bir yazı yazmış” dedim.

Pando “ Ooo Artun beyi iyi tanırım, bana neler yaptırmadı ki. “Süt Uyuyunca” diye bir kitap yazdı, orada benden bahsetti. Birgün  “Bak bu tabloda (Duvardaki tabloyu göstererek) gördüğün eski sokak yoğurçularının satış kaselerindeki gibi yoğurt yapmanı istiyorum”. dedi. Beni Kemerburgaz’da bir mandıraya götürdü, Silivri yoğurdu yaptım eski usülle. Rresimlerimi çektiler kitaba basmak için. Bak burada resmi var. İstanbul’a ilk önce Silivri’nin sütü gelirdi baharda. Eminönü’de Zindankapı’da idi yoğurt süt satış yerleri. Sonra Rami’ye taşıdılar.

Hürriyet gazetesi’nde Nehar Tublek vardı, karikatürcü. Bana cam kasede bebe yoğurdu yaptırırdı. misafirlerine çay kahve değil benim yaptığım bebe yoğurdunu ikram ederdi.. 200-300 tane yapardık. Çok zahmetliydi o yoğurdu yapmak. İçine vanilya, çilek, vişne özü atardım mis gibi olurdu. Dükkana gelen hanımlar küçük çocuklarına yedirmek için alırlardı o yoğurdu. Geçen evde oturuken hanım meyveli yoğurt almış baktım, yoğurdun içine birkaç çilek parçası atmışlar, öyle çilekli yoğurt olur mu?. Zaten şimdi marketlerde satılan da yoğurt değil ki. Bir ay dolapta dursun ekşimez.

Bak bu çarşıda arka tarafta bir komşumuz vardı. Yoğurt yapıp satmaya özendi. Bir türlü aldığı sütlerden yoğurt yapamadı. Babam bu komşumuza beni gönderdi yardımcı olmak için. Ben süt güğümlerini sıraya dizdim ve sırayla elimle güğümlere vurarak ayırmaya başladım. Komşumuz hayretle bana bakıyordu. Yarısını ayırdım bunlardan yoğurt olur, bunlardan olmaz diye”.

Merakla sordum. “Sütü görmeden nasıl bu sütten yoğurt olup olmayacağını anlıyorsun?

“Bak süt güğümünde hilesiz bir süt varsa güğümden tiz bir ses çıkar. Hileli ise tok bir ses çıkar. Süt satıcıları süt kesilinci içine karbonat atarlar ve sütün kesilmesini önlerler. Ama o sütten de yoğurt olmaz. Herkes bunu bilmez.

Geçenlerde bir öğretmen geldi “Öğrencilerime ödev yapmaları için burayı göstermek istiyorum, müsadeedermisiniz” dedi. Tabi dedim ama tam 40 kişi geldiler, bu dükkana sığmadılar. Hiç 40 kişi geleceklerini düşünmemiştim.

Pando son kaymak rulosunu da sararken, akşam olmuş hava kararmıştı.  Bana da dükkandan ayrılmak düşmüştü. Saat 13’de girdiğim dükkandan çıkışım 17’yi bulmuştu. Beni asıl şaşırtan 117 yıllık geçmişi ile zamana direnen bu dükkanda Pando Sestako’nun hala kiracı olduğu idi.

“Pando, İstanbul yağmalanırken sen neredeydin?”

Dükkandan ayrılırken arkamdan seslendi.

 “Yine beklerim, ben her adama konuşmam ha!”

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2259
Kayıt tarihi
: 02.03.12
 
 

1977 Marmara Üniv. İletişim Fakültesi mezunu. Slow Food/ Fikir Sahibi Damaklar üyesi. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster