Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Kasım '17

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
50
 

Paparayla Beslenen Nesillerle Çağı Yakalamak Mümkün mü?

Paparayla Beslenen Nesillerle Çağı Yakalamak Mümkün mü?
 

*Paparayla doyunan nesil.

Paparayı bizim nesil iyi bilir. Yeni nesiller bilmeyebilir. Umarım bilmiyorlardır ve öğrenmezler. Ne kadar az bilinirse o kadar iyi. 

Papara yoksulluğu simgeleyen bir çaresizlik yemeğidir. Evde yemek yapacak bir şey olmadığında başvurulan son çaredir. İçine azıcık yağ katılmış sıcak suya ekmek doğranır. Kaşıklanır.

Çocukluk yıllarımda ( 60'lı yıllar) ülkemiz çok yoksuldu. Aileler yokluk içinde çocuklarını besleyip büyütmeye ve hatta okutmaya çalışırlardı. Annem iki buçuk liralık kıymayla yedi çocuğa yemek yapardı. Ülkemin bütün anneleri bu konuda uzmandır. Yoktan yemek var ederler. Bir keresinde bana "Türk Mutfağı" hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. "Kadınlarımızın yoktan var etme sanatı" demiştim. Anlamamıştı soran. Neyse.

Aileler ellerinden gelen her şeyi yapıyordu. Ona ne şüphe. "Yemedim, yedirdim" deyişi boşa söylenmiş bir söz değildir. Gerçekten öyle yaparlardı. Doyunuyorduk ama, biz bilincinde olmasak da,  beslenemediğimiz olgusu hayatın acı bir gerçeği olarak ortada duruyormuş. 

Askeri okul sınavını kazandıktan sonra sağlık raporu almam gerekiyordu. O zamanki deyimiyle tam teşekküllü bir devlet hastanesinden. Muayeneye gittim. Her şey iyi gidiyordu. Akla gelmeyen bir alanda güçlük çıktı. Hariciye. Rapor alanlar bilir, bu pek güçlükle karşılaşılan bir branş değildir.

Doktor, haklı olarak, çok zayıf olduğumu ve askerliğin güçlüklerine dayanabileceğimden şüphe duyduğunu belirtti. O zamanki resimlerime şimdi baktığımda açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim. Afrika'da açlık çeken ve kaburgaları sayılan çocukları televizyonlarda görmüşsünüzdür, onlardan biraz halliceymişim.

Kurul toplandı. Baş Doktor, Hariciyeciyi dinledikten sonra bana kaç kardeş olduğumuzu ve babamın ne iş yaptığını sordu. Yedi kardeş olduğumuzu ve öğretmen olduğunu söyledim. "Tahlil sonuçları ve kan değerleri çok iyi, belli ki beslenememiş, salın gitsin, askeriyenin karanavasını yiyince "zıpır" gibi olur" dedi ve raporu verdiler. Bir bildiği varmış. Beslenince normale döndüm. Kemiklerim karşıdan sayılmaz oldu.

Sosyal devlet nedir diye bana sorarsanız, okuma kabiliyeti olan ancak ailesinin maddi imkanlarının yetersizliğinden dolayı okula ulaşamayan çocuklara eğitim olanağı sağlayan devlettir, derim.

Yoksulluk diz boyuydu ama, işin ilginç yönü, yoksulluğumuzdan pek gocunmazdık. Çünkü öyle hissetmezdik. Bize öyle bir duygu verilmemişti. Biz varlıklı yaşam diye bir şey olduğunu bilmediğimiz için yoksul olduğumuzu bile bilmezdik. Ama mutluyduk. Eh ara sıra bir bisiklet hayali kurmuyor da değildik ama olmuyorsa ne gam. Pılı-pırtıdan dikilip yuvarlaklanmış bir çaput top yeterdi bize.

Ayakkabı giymeden dere-tepe yaşamak çok keyifliydi. Okul kapanır kapanmaz ayakkabıları çıkarır bir kenara atardık.

Evlerde su yoktu. En yakın çeşmeden helkeyle taşınırdı.

Helalar evlerin bahçesinde en uzak köşede olurdu kokusu eve gelmesin diye. Eline ibrik alan yola düşerdi. Helaya herhalde bu nedenle "ayak yolu" denirdi. Bu özellikle kışın ayazında zor bir yolculuktu.

Doktor diye bir kavram yoktu. Çürüyen dişimizi kahveci Osman Dayı çekerdi. O kahverengi kerpeteni unutmam mümkün değil. Kabakulak olduğumuzda başka bir dayı kopya kalemi denilen bir kalemle şişliği çiziktirirdi. Geçsin diye beklerdik.

Bu şartlar altında neden mutluyduk ki diye düşündüğüm olur bazen.

Temel neden çevremizdeki herkesin bizim gibi olması olabilir. Ailelerin yaşam koşulları birbirine çok benzerdi. İçinde doğup büyüdüğümüz o şartlar doğal gelirdi bize. Televizyon yok, köyün dışına çıkan yok. Kendi yağımızla kavrulur giderdik. Şehirden yalnızca gaz, bez ve tuz alınırdı. Allah rahmet eylesin tek köylü (övgüdür) liderimiz Demirel bunu bildiği için "gaza, beze, tuza zam yapmadık" derdi sık sık. Gaz lambasıyla aydınlanırdık geceleri. Lamba ışığında ders çalışırdık. "Öğretmenim gece elektrikler kesildi, ödevimi yapamadım" deme şansımız yoktu. Bez giyim ihtiyacını simgelerdi. Asgarisinden alınırdı. Tuz bu üçlüye nasıl dahil oldu bilmiyorum. Olmasa da olurdu aslında. Belki kafiye zenginliği olsun diye 

Sadece askere gidenler dünyada başka insanların, başka yaşamların da olduğunu görme şansına sahip olurlardı. Bire bin katılarak ballandıra ballandıra anlatılan askerlik hatıralarıni herkes can kulağıyla dinlerdi. Amcalar dayılar bir araya geldiğinde askerliğin açılması saniyeler sürerdi. Rahmetli Babamın askerlik hatıralarını, komşulara anlatırken, o kadar çok dinlemiştim ki sanki bütün askerliği onunla birlikte yapmış gibi aşina olmuştum hayatının o dönemine. Aslında çocuk olarak anlattıklarını pek anladığımı da söyleyemem. Şimdi düşünüyorum da merakım askerlikte yaşadıklarına değil, bilmediğim başka bir dünya hakkında bir şeyler duymayaydı sanki.

Gülmeyin lütfen. Türk filmi repliği gibi olacak. Yoksulduk ama gerçekten huzurluyduk. Belki "ezik" değildik demek daha doğru olabilir. Büyüklerimize güvenirdik. Ülkemize güvenirdik. Kendimize güvenirdik. Yenemeyeceğimiz güçlük, aşamayacağımız engel yok derdik. Öğretmenlerimizi öyle bir sayar severdik ki tarifi mümkün değil.

İyi de köydeki yaşamından o kadar mutluysan otursaydın oturduğun yerde, ne işin vardı okuma peşinde diyebilirsiniz. Keşke mümkün olsaydı. Hiç de gönüllü değildim hayatımı değiştirmeye. Öyleyse neden düştük yollara?

İşte geldik işin özüne.

Bu yazıyı lisedeki kompozisyon öğretmenim okusa "bu kadar uzun giriş olmaz" derdi. Uzun girişin nedeni, duygularınıza hitap edip, güzel ülkemin şimdi söyleyeceğim temel problemine sizi inandırmak. Duygu sömürüsü yapıyorum yani. Bakalım başarabilecek miyim?

*Temel sorunumuz.

Toplum olarak pek çok sorunumuz var. 

Çözmeye çalışıyoruz da doğru teşhis koyamadığımız için başarı şansımız çok az.

Bence sorunlarımızın temelinde hızlı nüfus artışı var.

Çözmekte güçlük çektiğimiz ekonomik ve sosyal tüm sorunlarımızın kaynağı bu. Besleyip barındırabileceğimizden, eğitebileceğimizden daha fazla çoğalıyoruz. Gücümüz bu yüksek tempolu artışla başa çıkmaya yetmiyor. Bu nedenle toplam yaşam kalitemiz düşüyor da düşüyor.

Bu artış hızını gelişmiş Japon veya Alman ekonomisine yükleyin bakın neler oluyor yirmi yıl içinde.

Başta siyasi partilerimiz olmak üzere düşünürlerimiz bu konuyu hiç gündeme getirmiyorlar. Bu konuda herkes öylesine sessiz ki sanki sorun değilmiş gibi. Bu sessizlik beni de kendimden şüpheye düşürüyor. Düşünüyorum, düşünüyorum, dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyorum. Ben haklıyım.

Sorunla ilgili olarak sessiz kalanları anlıyorum. Toplumsal kültürümüz nedeniyle bu konu hassas bir konu olarak algılanıyor. İstismara müsait. "Vaay sen dünya üzerindeki Türklerin ve Müslümanların  artmasından rahatsız oluyorsun. Hangi üst akıl seni yönetiyor? diyenleri duyar gibiyim. Zahmetsiz oy peşindeki politikacılar da konuyu yanlış yönlere çekebilirler. Çeksinler. Konunun içyüzü insanımıza anlatılırsa anlar ve ikna olur. İnandığımız düşüncenin doğruluğuna inanıyorsak, dillendirmekten ve savunmaktan neden çekinelim ki. İkna edici karşı bir düşünce öne sürülürse ikna da oluruz. İnatlaşmayız. Diyelim ki konuştuk, tartıştık ve halk benimsemedi. Ne kaybederiz. Mevcut durum sürer gider, taa ki gerçek kafamıza "dank" edinceye kadar.

Tartışma konusu, çağa uygun şekilde donatabileceğimiz kadar mı çoğalım yoksa donatamasak da zararı yok yeter ki çok mu olalım?

Türkiye elbette ki 1960'ların Türkiyesi değil. Cumhuriyet bize çok şey kazandırdı. Padişahlıkla devam etseydik Suriye'den, Irak'tan beter olurduk. Belki de hiç olmazdık. Cumhuriyet bize gelişip kalkınmak için gerekli nosyonu verdi.

94 yılda aldığımız mesafeyi az, Cumhuriyeti başarısız saymak vicdansızlık olur. Önyargılılara yakışır. Ama vardığımız noktayı yeterli saymayıp daha iyiye nasıl giderizi bulmalıyız. Hedefimiz "muasır medeniyetin üstüne çıkmak" sa bunu nasıl yapacağımızı her yönüyle tartışmakta fayda var. Bu bizim Cumhuriyeti kuranlara karşı olan namus borcumuz.

*Ekonomik ve sosyal durumumuz.

Ülkemizde halen çok yoksul var.

İşsizlik iki haneli sayılarda seyrediyor. Gençlerimizin dörtte birinin işsiz olduğu yazılıp söyleniyor. Ne yer ne içer bu insanlar? Papara çağına geri mi dönüyoruz?

İnsanlar, özellikle gençler, bizim gençliğimizdeki gibi azla yetinebilirler mi? Toplumun sosyal dokusu değişti. Çok zor bunu istemek. Dünya küçüldü. Her yerdeki renkli yaşam her gün gözümüzün içine sokuluyor. Televizyonlar ışıl, ışıl. Habire tüketimi özendiriyor. Çağımız tüketim çağı. Bizim gibi üretmeden tüketmeye heves eden toplumlar borçlanıyor da borçlanıyor. Aldığımız ve üretime dönüştüremediğimiz  her kuruş borç, üreten ülkelerin insanlarının yaşam kalitesini artırıyor. Bize faydası yok.

Bizim köyde "borç bini aşınca her gün baklava börek yenirmiş" derler. Ülkece başladık galiba.

İşsiz insan sayımızı bu seviyede tutmak, başka bir deyişle artırmamak için yıllık bazda en az yüzde beş büyümemiz gerekiyor. Bu büyüme temposu ancak işgücüne o yıl yeni katılanlara iş sağlamaya yetiyor. Eski işsizlere faydası yok. Onlar işsiz kalmaya devam ediyor. Çünkü nüfus hızlı artıyor.

Yüzde beşin altında büyürsek işsizler ordusuna yeni insanlar katılıyor.

Hedef büyüme yüzde yedi. Hem işgücüne yeni katılanlara iş bulalım hem de eski işsizleri yavaşça azaltalım diyoruz, ama olmuyor. Çünkü kaynak yok. Kaynağı dışarıdan alıyoruz. Onu da faydalı alanlara yönlendiremediğimiz için üretimi artıramıyoruz. İşsizlik azalmadığı gibi borç büyümeye devam ediyor. İşin özü devlet dışarıdan borç para alıp bizim günlük yaşamımızı idame ettirmeye çalışıyor. Üretimi artırıp dışarıya mal satamayınca giderek ödeme güçlükleri çekmeye başlıyoruz. Satmak bir yana pek çok alanda kendi ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar bile üretim yapamıyoruz. Etrafınıza bakın. Yüksek teknoloji ürünlerinden vazgeçtim. Günlük tükettiğimiz alelade şeyleri bile dışarıdan alıyoruz.

Gün geliyor borç da bulamayıp, "70 cente muhtaç" hale geliyoruz. Yiğidin kamçısı olması gereken borç yiğidin yüzünü kızartır hale geliyor. Bu kısır döngüyü kıramıyoruz. 

Bir zamanlar kendi kendini besleyen ülke olmakla övünürdük. Giderek o gücümüz de azalıyor. Et alıyoruz dışarıdan.

Yıllık cari açığımız, 40-50 milyar dolar, mertebesinde. "Cari açık", çok afilli bir söz. Ayıbımızı kamufle ediyor. Türkçesini söyleyip "borç" desek herkes anlayacak ne durumda olduğumuzu. Her yıl 40-50 milyar dolar borçlanıyoruz ülkenin yaşam çarkını döndürmek için. 

Daha az borç alırsak büyüme yavaşlıyor. Büyümeyi hızlandıralım dersek borç artıyor. Dedim ya tam bir çıkmaz sokaktayız. 

Nüfus artış hızını yavaşlatmak, alınacak diğer önlemlerle birlikte yolumuzu açabilir. Neden tartışmıyoruz?

*Nasıl bir yaşam kalitesi istiyorsunuz?

Mevcut yaşam kalitemizi yeterli buluyor musunuz? Yaşam kalitemizin daha da düşmesinden mi yoksa iyileşmesinden mi yanasınız?

Bu şu demek; çocuklarınızı "paparayla" doyurmaktan mı yanasanız yoksa et, süt, balık, yumurtayla beslemekten mi? Tercih sizin. Daha eğitimlerinden, sağlıklarından hiç söz etmedik. Maslow'un ihtiyaçlar piramidinin en alt basamağındayız henüz.

30 milyonda durabilseydik kişi başına milli gelirimiz otuz bin dolar civarında olurdu. İşsiz sayımız da çok az olurdu. Et, süt, balık, yumurta yer olurduk. Evinize en son ne zaman "bonfile" aldınız?

"Nerde çokluk orda yokluk" demiş atalarımız.

Ne iyi olur hiç olmazsa seksen milyon civarında kalabilsek. Az nüfus değil. Gelişmiş ülkeler arasına girmek için yeter de artar bile. 3-5 milyon nüfusla dünyada teknoloji alanında söz sahibi olan Avrupa ülkeleri var. 

Şu ana kadar nüfusun hızlı artışının ortaya çıkardığı tabloyu genel hatlarıyla konuştuk. Gelin detaylara bakalım.

*Göç -insanın en zor sınavlarından birisi-

Öylesine zoruna gider ki insanın yerinden, yurdundan, doğup büyüdüğü ortamından ayrılmak. Kültür şokuna uğrar. Ezilir. Alışır zamanla ama çok sıkıntı çeker. Almanya'ya ilk giden köylü kardeşlerimin anılarını çok dinledim. Anlattıklarından en çok üzüldüklerimden birisi yumurta satın almak için nasıl tavuk taklidi yaptıklarıydı.

Ne kadar değişik ve güç işlerde çalıştılar. Şimdi çoğu kendini kurtardı ama, nüfus artışından dolayı ülkemizde barındıramadığımız bu onurlu insanlara uzun süre Alman'ın tuvaletlerini temizlettiğimiz gerçeğini inkar edemeyiz. Milliyetçilik gemisi de peynir gemisi gibi, lafla yürümüyor. Bu hepimizin tasası olmalıydı. Halen de olmalı. Bugün uçağınızla Avrupa'nın hangi meydanına gitseniz gelen altı kişilik temizlik ekibinde en az iki Türk vardır. Karşıdan tanır ve "nerelisin hemşerim" diye hemen konuşmaya başlayabilirsiniz.

İnsan zincirimizin bir ucu köyde, halkaları Ankara, İstanbul ve İzmir gibi bir çok büyük şehirde diğer ucu ise Avrupa'da. Dağıldık gittik. Ne köy kaldı ne mahalle. Sosyal doku tarümar oldu. 

Şehirde ne varsa köyde de o olacak dedik, tersi oldu. Köyde ne varsa şehirde o oldu.  Köyünde kasabasında doyunamayan insanımız büyük şehirlerin derelerini tepelerini sağlıksız gecekondularla doldurdu. Orada köyündekinden daha kötü şartlarda yaşamaya çalışıyor.

Almanya'ya gitmek zor da İstanbul'a gelmek kolay mı? Kolay olur mu? Siz onu Orhan Veli'ye sorun. Göçün neden olduğu "tarifsiz kederleri" söylesin size:

İstanbul'da, Boğaziçinde

Bir garip Orhan Veliyim

Veli'nin oğluyum

Tarifsiz kederler içinde

......

Urumeli Hisarı'na oturmuşum

Oturmuşta bir türkü tutturmuşum"

.......

İstanbul'un orta yeri sinama

Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama

El konuşur, sevişirmiş, bana ne.

.....

Kimimiz yurdumuzda gurbetçi olduk, kimimiz yaban ellerde.

Kimse de biz neden böyle olduk demedi. Hala da demiyor.

Benim özelime gelirsek. Hani otursaydın köyünde o kadar mutluysan demiştiniz ya.

Dedemin bir aileyi besleyecek kadar tarlası vardı. Birisi babam olmak üzere 6 tane de çocuğu. Biz yedi kardeşiz. Dedemin toprağını önce altıya sonra bu altı parçadan Babama düşen payı bir de yediye bölün. Ortaya çıkan küçücük toprak parçası köyde geçiminize yetmez. Ekip-biçemezsiniz, üzerinde ancak ayakta durabilirsiniz.

Bu nedenle okumak bizim ailenin bireyleri için hayat-memat meselesiydi.

Ne kadar nüfus artışı derseniz, ben zorunlu "göç" e engel olacak kadar derim. Köyler zaten boşaldı. Kalanları orada yaşamaya teşvik edelim. Tarım reformu yapalım. Toprağın verimini artıralım. Çiftçiye ciddi destek verelim. Köyüne geri dönenler bile olabilir. İnsanımız çalışkandır. Başarır. Toprağımız ne kadar insanı besliyorsa o kadar insanımızın kırsalda yaşamasını hedefleyelim. Hem kendilerini hem ülkeyi beslesinler. Yoksa aç kalacağız. Köyler de eski köyler değil zaten. Elektrik var, su var. Şehirde farklı ne var ki? 

İsteyen tabii ki yine şehre taşınır, hakkıdır, o zorunlu göç olmaz, kendi seçimi olur. 

Köyde yaşamayı güçleştiren önemli nedenlerden birisi de eğitim konusu. Eğitim ihtiyacı insanları göçe mecbur ediyor. Her köye lise açamayız ama alabileceğimiz önlemler var.

Zorunlu eğitim süresini yeniden belirlemeliyiz. Uzman değilim ama prensipleri söyleyebilirim. Zorunlu temel eğitim, daha yükseğini okumayı hedeflemeyen bireyin asgari çağdaş ihtiyaçlarını karşılamalı. Dünyayı tanıtmalı. Milli ve manevi değerleri, insan haklarını öğretmeli. Doğa bilinci vermeli. Mutlaka ama mutlaka demokrasi kültürünü özümsetmeli. Uzlaşmacı, kurallara uyan, okuduğunu anlayan insan yetiştirmeli.

Uzmanlar bunlara ekleme çıkarma yapabilir. Amaç belirlendikten sonra sıra kapsama gelir. Bunlar eğitim planlamasının basamaklarıdır.

Kapsam süreyi belirler. Süre 6-8 yıl arasında olabilir. Süresi ve köydeki öğrenci sayısı ne olursa olsun, zorunlu temel eğitim herkese kendi köyünde, kasabasında, şehirde ise kendi mahallesinde verilmelidir. Bu bir insan hakkı konusudur. Tartışılamaz.

Bütçe, para diyenlere benden selam olsun.

Çocuk yaparken düşünseydiniz bir. Para yokluğu çocukların sorunu değildir iki. En az elli yıl süreyle, bütçeden eğitimin bütün ihtiyaçları karşılanır. Kalırsa toplumun diğer ihtiyaçlarına kaynak ayrılır. Bu da üç.

Başka kalkınma modeli bilen varsa dinlemeye hazırım.

Böylelikle daha ileri okullara gitmeyecek çocukların ve onların ailelerinin köyde kalması sağlanır. İleri eğitime gidecek çocuklar biraz daha büyümüş ve aklı başında olarak şehirlere gelir. Güvenilir devlet yurtlarında kendi başlarına yaşayabilir. Ailece göç ihtiyacı azalır.

Ben sekiz yaşında köyden ve evden çıktım. Erkendi.

Yüksek nüfus artışının eğitimde çıkardığı güçlükleri irdelemeye devam edelim.

*Nüfus artışının eğitimde yarattığı çıkmaz.

Kısmet oldu üç çocuğumuz lise ve üniversite okudular. Yaklaşık ikişer yaş araları olmasına rağmen hiç birini aynı sistemle okutamadık. Her sene değişti. Biz de aile olarak üç kez liseye ve üniversiteye giriş sistemi öğrenmek zorunda kalmıştık.

Bizim için o dönemler geride kaldı ama dışarıdan izlediğim kadarıyla sistem değişiklikleri artık yıllıktan çıktı günlük hale geldi.

Neden dersiniz?

Allah hepsine sağlık versin o kadar çok öğrencimiz var ki nasıl okutacağımızı bilmiyoruz. Sürekli arayış içindeyiz.

Temel eğitimi bitiren çocuklar, orta öğretime geçerken onları bir seçime tabi tutmak zorunda kalıyoruz. Nedeni çok açık. Çocuk çok, iyi okul çok az. Herkese yetmiyor. Başlıyor bir yarış. Çocuklar ilkokul üçüncü sınıfta hafta sonları dershaneye gitmeye başlıyorlar. Bu, biz büyüklerin çocuklarımıza karşı işlediğimiz bir suçtur. Oyun günlerini çalarak sosyal gelişimlerini engelliyoruz.

Aynı olay üniversiteye girişte daha da sertleşerek sürüyor.

"Nitelikli" okul sayısını nüfus artış hızına göre artırmak olası değil. Yazık ediyoruz çocuklarımıza.

Üniversite bitirmek de aslında giderek iş bulma açısından anlamsızlaşıyor. Sadece iyi üniversite bitirenler iş bulabiliyor. Diğerleri işsiz kalıyor.

Bir de özel okullar konusu var. Ateş pahası. Maddi gücü yeten ailelerin çocuklarını oralarda okutmaları güzel. Eğitimde fırsat eşitliği nerde derseniz o kavramdan henüz çok uzaktayız.

Devletin özel okullarda okuyan öğrencilere destek vermesi doğru bir uygulama. Artarak sürmeli.

Ne kadar nüfus artışı derseniz; orta vadede, okumaya istidatlı tüm çocuklarımızı eşdeğer nitelikli okullarda okutabilecek kadar derim. Eğitimde fırsat eşitliği bunu gerektirir.

Eğitimde temel hedef teknoloji üreten nesiller yetiştirerek çağı yakalamaktır. Yeryüzündeki toplumlar teknoloji üretenler ve üretemeyenler olarak ikiye ayrılır.

Teknoloji üretenler refah içinde yaşar, üretemeyenler figürandır. Varlarını yoklarını diğerlerinin ürettiklerini satın almaya harcayarak onların refahına katkıda bulunurlar. 

Günlük gailelerden başımızı alıp eğitimin bu asıl konusunu tartışmaya başlamalıyız.

Besleyemediğimiz çocukların teknoloji üretmesini bekleyemeyiz.

*Son söz.

İnsanları göçe zorlamayan,

Eğitimde fırsat eşitliğini engellemeyen, 

Yoksulluğu artırmayan,

İşsizliği azaltan,

İnsanımızın sağlıklı barınma ve beslenme imkanlarını ortadan kaldırmayan,

Herkesin temel sağlık hizmetlerine ulaşmasını güçleştirmeyen,

Bir nüfus artışına hiç itirazım yok.

Aksi halde var.

Karar sizin.

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1650
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster