Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ağustos '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
52
 

Papaya (6)

Papaya (6)
 

--Peki, sen hiç polise gitmedin mi, diye Barış sordu. Kadın,

--Nasıl gideyim, adamlar Polise gidersen öldürürüz diyorlar. Adımın Zehra olduğundan cilt sayfa numarama kadar her şeyi biliyorlar, Kaçacak bir yerim sığınacak bir kimsem yok. Zaten olanlar da benden beter, yaşlı ve korkak, dedi.

--Peki, kim bu yaşlı ve korkak olanlar dedi Barış.

--Kim olacak beni namuslu bir işte çalıştığıma inanacak kadar saf olan anamla babam, dedi.

-- Peki, nereye varacak bunun sonu, ne kadar sürecek böyle. diye sordu,

-- Sonu nereye varacak, bir gün intihar edeceğim. İnsanlardan, hayattan, yaşamaktan nefret ediyorum. Ama yaşlı anam babam benim intiharıma dayanamazlar, üzüntülerinden hemen ölürler. Yazık onlara da,bir de bana artık evlen de mürüvvetini görelim diyorlar. Beni böyle kim alacak kim benimle yuva kuracak, çoluk çocuğa karışacak, kim benimle evlenmekten mutluluk duyacak. Ben onlara nasıl derim Ben orospu oldum, kötü yola düştüm. Birileri bana zorla orospuluk yaptırıyor beni pazarlıyor diye.

 Barış karanlıktaki kadına yaklaştı, kadının küçücük ellerini avucuna aldı;

--Her şeye rağmen yaşamak güzel, İntihar etmek ise en kolay kaçış yolu. Kimseye da bir yararı olmaz. Hâlbuki dünyadaki tüm kötülüklere karşı iyi insanlar savaş vermek ve bu savaşı da mutlaka kaybetmemek zorunda. Aslında bu kokuşmuş dünyada dürüst yaşamak bile pasif de olsa yine kötü insanlara karşı bir direniştir. Yani şairin dediği gibi yaşamak kötülüğe karşı direnmektir. İki dakika önce benim de boğazımda, tam da Şah (gazel) damarımın üstüne bir bıçak dayanmıştı. Adam paramı istedi, daha önce başıma gelenleri anlattım. Beni çarptıklarımı söyledim adam önce ceplerimi kontrol etti yani yokladı sonra da cebime bir şeyler sokuştururken de bana (al şunu da evine dön, bu caddeler sokaklar geceleri çok şeylere gebedir)dedi. Düşünsene, soyguncuların bile iyilik yapabildiği garip bir dünyada yaşıyoruz, bu adam gerçekten kötü mü yoksa kötü olmak zorunda hisseden iyi bir adam mı dedi, Kadın da,

--Senin yaşadıklarını biliyorum ve adamın bıçağına karşı çok soğukkanlı davrandığını seslerden anladım, dedi.  Fakat yine de ben bu dünyadan umutsuzum, her zaman kötülerin kazandığını gördüm. Dünyada binlerce yıldır savaş yapılıyor, savaşın esas amacı nedir, neden insanlar birbirini öldürmek için bu kadar çaba harcıyorlar. Taaaa milattan önceki yıllarda Büyük İskender denilen adamın memleketinden binlerce kilometre ötedeki Asya’nın güneyinde Hindistan’da ne işi vardı. Daha sonra da Hun’ların Avrupa’nın diğer ucunda ne işi vardı, Moğolların 1200 lerin sonlarında yine binlerce kilometre uzaktaki Avrupa’nın ortasında Romanya, Polonya’ da ne işleri vardı binlerce kilometre yolu at üstünde turistik amaçla mı geldiler. Savaş insanların genlerinde var, bir de savaştan kar sağlayan Kan Emiciler var ki, daima fitne fücur peşinde olup ortalığı karıştırıyorlar, dedi.

Barış’ bu sözleri duyunca karşısındaki kadının boş biri olmadığını, kültürlü ve ne dediğini bilen biri olduğunu anlamıştı. İçinde kadına karşı bir hayranlık bile belirmeye başlamıştı. Kadına;

--Söylediklerinde sonuna kadar haklısın, ama bunları değiştirmek de bizim görevimiz. Biz bu yönde çaba sarf edersek dünya düzelir. Aslında benim de pek umudum yok ama en kötüsü de umutsuz olmak. Ve ben umutsuz olmak istemiyorum dedi.

 --Benim umudum hiç yok dedi kadın, ama söylediğin gibi insan umutsuz yaşayamaz. İnsanın içinde bir amacı bir umudu olmalı ki yaşamanın bir anlamı olsun, dedi.

--Evet dediğin gibi insanın bir amacı ve umudu olmalı ve hiçbir zaman umudunu kaybetmemeli. En umutsuz olduğu durumda ise büyük düşünmeli

--Nasıl yani büyük düşünmeli insan en umutsuz durumlarda bile, diye sordu.

--Umutsuz durum yoktur, umudunu kaybetmiş insanlar vardır demiyor mu Büyük Atatürk. Ülkenin her yeri işgal altındayken, herkes manda mı himaye mi diye tartışırken “Geldikleri Gibi Giderler” demiyor mu Mustafa Kemal.

--Ama sen Mustafa Kemal’den bahsediyorsun. O sıradan bir insan değil ki. O bir dahi ve kurtarıcı. Allahın Türk Milletine bir Lütufu dedi kadın.

--Evet, o bir dahi, o Mustafa Kemal ama bizde en az Norveçliler gibi yapabilmeliyiz dedi Barış.

--Norveçliler ne yapıyorlar ki dedi Kadın.

--Norveç’liler en umutsuz durumlarda, En açmazda, en çıkmazda kaldıklarında “Mustafa Kemal Gibi Düşün”  derlermiş. Norveç’te Mustafa Kemal gibi düşünmek diye atasözü varmış dedi Barış.

--Onun değerini herkes anladı bir tek Türkiye anlayamadı, Ne yazık dedi kadın.

--Ben Barış dedi, elini uzattı

--Ben de Zehra dedi kadın. Uzattığı elini sıktı.

Tanıştılar, sanki uzun bir süredir birbirlerini tanıyorlarmış gibi bir duygu ile uzattıkları elleriyle sıcacık tokalaştılar. Elleri o geceyi hiç yaşamamış ve sanki yıllar önce genç bir kız ile toy bir delikanlının elleri gibi birleşti. Birbirlerini sevgi ile sıktı. Bu şimdiye kadar hiç yaşamadıkları farklı bir duyguydu. Sanki acıdan bal tadı alan ve onu damağında hisseder gibiydiler. Adı ve tadı belli olmayan bir histi bu. Her türlü yoruma açık bir his.

Barış kadının elini sıktı, Zehra’nın eli küçük bir serçe kadardı Barış’ın elinin içinde kayboldu. Zehra o anda çocukluğundan beri aradığı güveni duydu Barış’ın elinde.

Beraberce bir rüya görür gibi, üstlerini başlarını silkeleyip, düzeltiler ve Zehra ile Barış kol kola girerek beraberce caddeye çıktılar. Barış başını kaldırdığında caddenin karşısındaki kaldırımdaki bir direğin üstünde mobese kamerası olduğunu gördü. Kameraya gülümseyerek yürümeye devam etti. Barış bu geceki yaşadıklarını düşündü ve “”Şansımın döndüğüne eminim “” diye düşünür. Yürümeye devam ettiler, tek ihtiyaçları onları evlerine götürecek bir taksiydi. Barış bir taksiye binerek “önce kadını bırakıp sonra eve gideceğim” diye düşündü.  Caddeden bir taksinin geçeceğini umarak adımlarını yavaşlattı. Barış’ın beklediği taksi bir türlü gelmedi, fakat unuttuğu susuzluğu yeniden hortlamıştı. Boğazında müthiş bir susuzluk hissi duydu. Yarım saatte yakın yürüdüler. Taksi hala gelmemişti. Barış gelmeyen taksiye içinden okkalı bir küfür savurdu.

ÇORBACI DA

Yürürken caddenin ışıklarının arasında yanıp sönen ışıkları ile dikkat çeken bir çorbacı gördüler. Barış Zehra’ya dönerek,

-- Çorba içmek ister misin diye sordu. Zehra’da,

-- Çorba için paran var mı, dedi ve Bendeki paraların hepsini beni döven şerefsiz O.Ç. aldı. Simit alacak bile param kalmadı, dedi. Barış,

-- Çorbaya yetecek param var, hem ATM den çektiğim para var hem de soyguncunun(bu sırada elini cebine sokarak soyguncunun bıraktığı paraya baktı) cebime koyduğu 50 lira var, dedi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 257
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 30
Kayıt tarihi
: 24.04.18
 
 

Gittikçe kısalan bir yolun sonuna adım adım yürüyorum. Ancak beni yol değil yol arkadaşlarım yoruyo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster