Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1773
 

Paradoks Kapıları

Paradoks Kapıları
 


Yaşam, her düzeyde paradoksla bilmeceye dönüşmüş gibi görünür.

Paradokslar çoğunlukla daha derin bir gerçeği gizleyen çelişkiler olarak görünen ifadelerdir.

Örneğin ayakta durmanın yürümekten daha yorucu olduğu paradoksu.

Ayakta durmanın yürümekten daha yorucu olduğunu düşünmek mantıksız gibi görünür fakat doğrudur.

Daha derin gerçek, enerjinin yalnızca hareket ettiği zaman, canlanması, tazelenmesi ve yenilenmesidir.

Paradoksun görünmesi ve farkına varılması, bizi mantıksız düşünme gibi görünen kısıtlamalardan özgür bırakabilir.

İşte, hepimizin bir aşamada sorduğumuz büyük bir soru ;

- nasıl yaşamalıyım?- kapsamında oynamak için yedi paradoks:

VERME VE ALMA PARADOKSLARI

Vermeksizin alamazsınız.

İlişkilerimiz çeşitli düzeylerde ( şeyler, düşünceler, dikkat, zaman vb.) verme ve alma dinamikleri tarafından tanımlanır. Fakat bu dinamikteki esas paradoks, aslında vermenin almak, almanın vermek olduğudur.

Almak için önce, “diğerine” verme fırsatı vermelisiniz.

Vermek için, diğerlerinden alma açıklığı almalısınız.

Hatta verme ve alma paradoksu ruhsal düzeyde, daha derin bir şekil alır.

Hepimiz deneyimden biliriz ki, sevgiyle verdiğimiz zaman önce o sevginin bitmek üzere olduğunu hissederiz.

Özde, yalnızca sevgi vererek (Hollywood sevgisi değil) sevginin, neye sahip olduğumuzu veya ne olduğumuzu bilmek olduğunu anlayabiliriz.

Bu, iki tane kendimiz olmak değildir. Fakat diğerlerine sevgi vererek sanki onu kendimizden alıyor gibiyizdir.

Bunun tersine, diğerlerinin sevgisini almaya ne kadar açık olursak, onlara kendilerini sevgi olarak hissetme ve bilme fırsatını o kadar veririm.

Birisinin “Paradoks kapıları aracılığıyla hakikati bulacaksın” demesinde şaşırtıcı bir şey yoktur.

Yaşamda daha derin gerçekleri aradığımız zaman, her köşede bizi bekleyen paradoksları bulmamız ve bir zamanlar inandığımız şeyin başında mantıklı olduğuna dönmeye davet edilmemiz kuvvetle muhtemeldir.

MUTLULUĞA SAHİP OLMA PARADOKSU

Ne kadar sahipseniz, o kadar daha az mutlu olacaksınız.

Bir şeyleri kazanma/sahip olma düşüncesi mutluluğa sahip olmaktır.

Fakat birçok insan, sahip olduklarına ne kadar çok inanırlarsa o kadar az huzur ve mutluluk deneyimlediklerine tanıklık eder.

Kazanımlar, kolayca düşüncelerimiz ve duygularımız için tuzak haline gelir, çoğunlukla güvensizlik endişesini tetikler.

Daha derin şekli, memnuniyet olan gerçek mutluluk, zihinsel ve ruhsal olarak özgür olmaksızın mümkün değildir. Belki, bu nedenle daha memnun, mutlu olan kişilerin daha az kazanıma sahip olma eğilimleri vardır.

DİĞERLERİNİ ANLAMA PARADOKSU

Kendinizi anlamadan diğerlerini anlayamazsınız.

Aslında, bir anlamda diğerlerini anlama, kendimizi anlamadır.

“Onları hiç anlamıyorum. Onları bildiğimi düşünmüştüm fakat şimdi, bilmediğimi fark ediyorum”
diye iddia ettiğimiz zaman çoğunlukla şaşkınlığımız gösteririz.

Farkına varmadığımız, diğeriyle bağlantı kurma ve uyum içinde olma beceriksizliğimizin esas nedeninin kendimiz hakkındaki cehaletimiz olduğudur.

Diğerlerini anlamadığımız zaman, gerçekten “Henüz kendimi tam anlamıyla anlamadım” diye söyleyebiliriz. Kendi içimizde hissettiğimiz duyguların gerçek nedenini anlamayı öğreninceye kadar, diğerlerinin hissettiği inançları/ algıları/ duyguları okuyamayız ve anlayamayız.

Bir psikopatın diğerleri ile empati kurma becerisi yoktur. Çünkü tüm yaşamını kendi duygularını hissetme ve anlamadan kaçınmaya harcar. İşte bu nedenle bir başkasını gerçekte en iyi bilme ve anlama yolu, kendi niyetlerimiz, inançlarımız, duygularımız ve tutumlarımızı okuma ve anlamayı öğrenmek için zaman ayırmaktır.

ÖZ ÇIKAR PARADOKSU

Diğerlerine hizmet edinceye kadar kendi yararlarınızı tatmin edemezsiniz.

Tüm öz yararlar, diğerlerinin yararlarına bağlıdır.

Sadece basitçe yalnız kalmayı isteseniz bile, diğerlerinin sizi yalnız bırakmasına bağlısınızdır.

Sürekli olarak diğerlerinin güvenini tazelemediğimiz ve artık onları karışmayacağından emin olduklarını istediği şeyi onlara vermediğimiz sürece, karışmak için diğerlerinden daha fazla yollar bulacaklardır.

Bir ülke “kendi ulusal çıkarına” uygun davranmak istediği zaman, bu her zaman diğer ülkelerinin bunu kabul etmesi ve kendi menfaat arzularının tatmin edilmesine izin veren koşulların tatmin edilmesine bağlıdır.

Bir kişinin öz yararı için davranmak, bizim önce diğerlerinin yararı için davranmamızı gerektirir.

BİRLEŞME PARADOKSU

Birlik çoktan hazırdır… her zaman!

Bir grup veya topluluk içinde, her zaman birlik için çağrıda bulunanları sıklıkla görürüz.

Onlar “birlik olmamız ve bu konuda bir olarak durmamız gerekir” derler. Ve fakat onlar herkesle birlik içinde değildirler çünkü diğerleriyle birleşmeyen tepkiler gösterirler.

Bunun anlamı şudur ki, onlar kendi içlerinden birleşmiş değillerdir, kendi içlerinde bir değillerdir ve kendi iç parçalanmışlıklarını gruba yansıtırlar.

Onlar gruptan bir şeyler isterler ve tüm istenen “İstediğimi elde edinceye kadar eksiğim” yanlış inancının (her ne kadar bilinçaltı da olsa) ifade edilmesidir.

Paradoksal olarak biz çoktan tamamızdır ve görünen yüzeyin altında çoktan birleşmişizdir. Yüzeydeki görünüşe takıldığımız için tamlık / birlik farkındalığımızı kaybettik.

Hala bölümlere ve ayrılığa inandığımız için tamlığımızı bilemeyiz ve etrafımızdaki dünyada birlik ve tekliği göremeyiz, hissedemeyiz. Hala olduğumuzdan başka bir şey istiyoruz ve hala diğerlerini olduklarından başka şekilde olmalarını istiyoruz, hala dünyanın olduğundan başka olmasını istiyoruz.

Yalnızca sakinleştiğimiz ve içimizdeki algısal parçaları (birçok yanlış kimliğin ve çok sayıda arzunun sesi) çözdüğümüz, her şeyi olduğu gibi kabul ettiğimiz zaman yüzeyde görünenin altına bakabiliriz, kendimizdeki esas tamlığı ve her yerdeki tüm zamanlardaki hepimizdeki altta yatan birliği görebilir ve bilebiliriz.

ÖZ SINIRLAMA PARADOKSU

Sınırlarınızı hiçbir zaman bilemezsiniz.

Sınırlarınızı yok edinceye kadar onları asla bilemezsiniz.

Eğer sınırlarınızı yok etmeyi sürdürürseniz, hiçbirinin size ait olmadığı derin gerçekliğinin farkına varabilmenizin imkanı olur.

Evet, fiziksel düzeyde, hareket sınırlarınızı bitirebilirsiniz fakat zihinsel veya ruhsal düzeyde değil. Zihinsel veya ruhsal olarak büyüyebileceğim/ gelişebileceğim kadarıyla söylemek yalnızca hayal gücünün sınırıdır veya hayal edilmiş bir sınırdır.

Hiç gitmediğim öyleyse gideceğim kadarıyla söylemek hafıza tarafından sınırlanmadır ve geleceği sadece geçmişle ilgili olarak görmektir.

Sınırlarınızı kırmadığınız sürece onları bilemezsiniz, sonra artık onlar sınır olmazlar.

Klasik bir paradoks!

BİLİNCİNİZİ YÜKSELTME PARADOKSU

Bilincinizi yükseltmek için yerde kalmalısınız.

Birisinin bilincini yükseltmesi, farkındalığının düzeyini inceltmesi ve ince ayar yapması anlamına gelir ki, kendimiz ve diğer varlıkların daha derin bakış açısıyla farkında oluruz ve daha ince düşünce ve hisler gibi daha yüksek enerji üretebilir ve yayabiliriz. Yerde kalmadıkça, sürekli ve tamamen günlük yaşamın olayları ve işleriyle ilgilenmedikçe bilincimizi yükseltmek imkansızdır.

Birçok kişi kendilerini dünyadan soyutlayarak yanlış yaparlar ve her şeyin üzerinde yükselme ve bir çeşit aydınlanmaya ulaşma umuduylatüm zamanlarını ve dikkatlerini mistik ve meditatif uygulamalara verirler.

Onlar eğer aydınlanmaya ulaşırlarsa rutin, angarya ve dünyevi işlerden özgür olacaklarına onları aşacaklarına inanırlar.

Sonra onlar gelişimlerinin niçin yavaş ve geçici olduğunu merak ederler.

Çoğunlukla fark edilmeyen, bilincimizi saflaştırmada bizi durduran ve farkındalığımızı yerde tutan tüm zihinsel ve duygusal engellerin rahatlaması ve çözülmesi, günlük yerlerde, insanlarla günlük etkileşimlerde ve günlük yaşam uygulamalarında olur.

İnsanlar, yerler, uygulamalar tam olmadığında, sevgi enerjisiyle olmadığında,“tamamlanmamış iş” şeklinde bilincimizde taşınan bir yük haline gelir.

Bu yük, sıradan ve dünyevi olanın üstüne ve ötesindeki bilincimizin farkındalığının niteliğini yükseltmeyi imkansız yapan içsel bir ağırlık haline gelir. Bitmemiş iş, düşüncelerimiz çeker ve duygularımızı rahatsız eder.

Bazen buna “karmanızdır” diye atıf yapılır.

Her bir maddenin fiyatını bilmeden ve hesabı tam olarak ödemeden bir süpermarkette ödeme yapamazsınız.

Yalnızca ondan sonra aldıklarınız sizin tarafınızdan tamamen taşınabilir ve sonra onları yere koyduğunuz zaman tamamıyla seçebilir ve kontrol edebilirsiniz, böylece sizi yere doğru ağırlaştıran yükten kendinizi kurtarabilirsiniz. Aksi halde market yöneticisi veya polisten sakladığınız için korkuyla kaçmak zorunda kalarak tüm enerjinizi kullanmaya ihtiyacınız olacaktır.

Eğer günlük yaşamımızda herhangi bir çözülmemiş konudan kaçınmaya devam edersek, tekrarlayan düşünce modeli ve dırdır eden duygular şeklinde zihinsel ve duygusal ödenmemiş hesaplara kafa patlatırım.

Onlar bizi ödeme (çözüm ) için kovalar, böylece bilincimizin niteliğiniz yükseltmekten bizi alıkoyar.

Esasında, dünyanın üzerine yükselmek isterseniz, dünyayı da yanınıza almaya ihtiyacınız vardır. Bir başka sinir bozucu paradoks!

SORU: Yukarıdaki paradokslarlardan hangisinin yaşamınızla ilgi olduğunu buldunuz?

DÜŞÜNME: Bir paradoksu çözmek için, onun hakkında onu “görmenin” ötesini düşünmeye ihtiyacınız var.

Bu nedenle, meditasyonun amacı, düşünen zihni sakinleştirmek ve aklın içinden sezgisel ve makul olan ortaya çıkanları izlemektir.

EYLEM: Yukarıdaki paradoksların her birini görme, sizin yaşam tarzınızı hangi şekilde değiştirebilir?

a) verme ve alma b) diğerlerini anlama c) birlik ve teklik d) bilinci yükseltmek

Not:

Mike George yazısından derledim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Elinize sağlık; kendi adıma çok yararlandım. İçsel yolculuğumda kapılar açtınız. Teşekkürle, sevgiyle...

vakayinüvis 
 19.04.2011 22:30
Cevap :
Yararlanmış olmanıza sevindim Gülname Hanım. İlginiz ve yorumunuz için teşekkürlerimi sunuyorum, sevgi benden.  20.04.2011 8:42
 

En sevdiğim kategorilerinden biri olan felsefe ile ilgili yazılarını ozellikle okumayı çok seviyorum. Yazını okurken hep kendime sorduğum soruyu bir kez daha sordum kendime... Bu kadar verici bir insan olarak acaba ben ne kadar alabildim ki bugüne kadar... Hatta kimi zaman vermenin karşılığını nankörlükle ya da kötülükle aldım:) Vericiliğimde bana gelen tek baki güzel karşılıklar hep ailemden oldu. Hatta kimi zaman ben vermeden onlar bana karşılıksız verdi. Sevgi ilişkilerinde ise bakıyorum da fazla vericilik pek iyi değil belki de... Bir şarkı var cok seviyorum bir cümlesinde geçiyor : dokunmayın tuz bastım yarama, gönül razı mı yarım ekmek arasına... :)) Günün güzel olsun.

YEŞİM BUYURGAN 
 19.04.2011 11:12
Cevap :
Yeşim'ciğim, beğenin için teşekkür ederim canım arkadaşım. Vermek bizim gibi insanların doğasında var. Sonuç ne olursa olsun vermeye kodlanmışız biz. Peki bu kötü bir şey mi ? Kesinlikle "HAYIR". Sonuç "nankörlük" ve "kötülük" dahi olsa "vermek" güzel. İnanıyorum ki, kısa sürede kötülük ve nankörlük olarak dönen geri bildirim, uzun vadede çok değişik ve farklı konularda müthiş güzellikler olarak bize geri dönecek / dönüyor. Evrenin kanunu bu çünkü, ne verirsen onu alırsın er - geç. İkili ilişkilere gelince, orda da hiç bir karşılık beklemeden sevgiyi koşulsuzca vermekten yanayım. Anlayan anlar ve yanımda kalır. Anlamayan da bir an önce gider zaten :) Bu da bir kazanım olur, değil mi ? Sonuç itibariyle canım sevgiyi vermek hiç bir zaman kötü olamaz... Teşekkürler yorumun için , görüşmek üzere, senin de günün güzel geçsin inşallah.  19.04.2011 16:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 559
Toplam yorum
: 1939
Toplam mesaj
: 119
Ort. okunma sayısı
: 8173
Kayıt tarihi
: 30.03.10
 
 

Kişisel gelişim uzmanıyım. Yaşam Koçu, İlişki Koçu, NLP Uzmanı ve Eğitmeni, Kuantum Yaşam Koç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster