Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ekim '06

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
3425
 

Paris'te son tango...

Paris'te son tango...
 

Paris’te köprü üzerinde pardüsosuyla yüreyen adamın gözlerinde hiçliğin karanlığı, adımlarında kederin seksekliği ne de güzel görünüyordur beyaz perdede. Geçmiş zaman kipi kullanıyorum çünkü Paris’te son tango çekileli neredeyse 35 yıl olmuş. Geçen 35 senede filmin etkisinin, görsel şöleninin, Marlon Brando ve Maria Schneider’in müthiş oyununun yanı sıra yönetmeninin de parıl parıl parladığı bir çağda yaşıyoruz. Öyle bir çağ ki sanat, edebiyat, endüstri, aşk ve daha nice olgu ve olayda olduğu gibi hayatın birçok alanında, geçmişte yaratılan eserlerin bugüne değin yaşaması ve hatta daha da değerlenmesi üzerine düşünmek gerekir.

Ağzına kadar hüznün, ağzına kadar şehvetin ve hiçliğin doldurduğu kapların, durmadan sallanarak, sağa sola saçılarak içinizi titrettiği sahneleriyle bir şaheser Paris’te son tango. Sonbahar’da Paris’te yapayalnız ve terk edilmiş bir adam. Yine tüm özbenliğini saran masumiyetiyle karanlık ve soğuk bir günde kendisine yeni bir ev arayan genç, büyüleyici ve belki hafif saflığıyla izleyenleri tedirgin edecek kadar güzel bir kadın. Ve bu iki yalnız insanın kesişen yollarından başlayarak içe doğru yol alan bir yolculuk.

Filmi izlemeye başladığınız andan itibaren sizi içine alan melankolik Paris havasının üzerine, Marlon Brando’nun köprü ve cadde üzerindeki yürüyüşünü solumaya başlıyorsunuz. Tek kelime konuşmadan geçen dakikaların ardından üzerinize çöken ağırlığın verdiği sinematografik tad unutulacak gibi değil. Her sahnenin birer fotoğraf karesi gibi ilmek ilmek işlenişi karşısında şaşkınlığa bile kapılabilirsiniz. Kaybedilmiş bir hayatın yeniden kazanılmasına çalışılmasının gereksizliği üzerine koşarcasına giden bir adamın vazgeçiş öyküsünü paylaşıyorsunuz. Ve belki yıkılışını. Birbirine zıt, yabancı ve farklı zamanlarda yaşayan iki karakterin çapraşık ilişkisinin içinde buluyorsunuz kendinizi. Gerçeklerin yaşanıp tüketildiği bir zamana akıyor kareler. Yalnızca duyguların hakim olduğu ve asla içinden çıkılmaz ihtirasların ön plana çıktığı kiralık dairede geçen yabancılaşma süreci, geçmiş ve geleceğin cenderesinde salınıp duruyor.

Derken adamın savruluşlarına ilk gençlik hevesleri eşlik ediyor. Hazzın patlama noktasına geldiği, acı içilen suya tatlı gülüşlerin ve öpücüklerin karıştığı karmaşık şehvet nöbetleri geçiren çift, yalnızlığın acıtıcılığının azalmaya başlamasıyla tuhaf bir salıncakta buluyorlar kendilerini. Şaşkınlığın suskunluğu üzerine boş bir dairede uzanarak yatan iki insan ve onlara kirli camlardan eşlik eden soğuk Paris sokakları.

Ve film müthiş bir sonla noktalanıyor. Hikayesini anlatan adam içinde hissettiği ağırlığı atmıştır artık. Birlikte tango yapılan bir salona giderler. Burada Marlon Brando’nun içkinin ve hiçliğin zilzurna sarhoşluğuyla tango salonuna dalarak son bir tango yapmak istemesi, kadınlara poposunu açıp göstermesi filmin ilginç karalerinden. Birkaç şişe viski içip hedonizmin uç noktalarında gezinmeye başladıkları anda kadın adamın tüm umutlarını tutunuşlarını yıkarak, her şeyi reddederek çeker gider. Evine kadar kovalanır ve dairesinin içinde kovalamaca son bulur. Tüm varlığıyla üzerine yürüyen adamı babasının silahıyla vurur.

Gerçeğin yalnızca gerçeğin bazen ne kadar acıtıcı olduğunu anlamak zor değil. Onunla yaşamak ve yaşatmanın erdemi üzerine düşünmenin anlamsız olduğuna karar vermek ve vazgeçmek her şeyden. Ruhun kemirilip, aklın ziyan edildiği bir çağın gerisinde kalan bedenlerin haykırışlarına kulak vermek ne kadarda acı. Ve her şeyin bittiğini düşündüğünüz anda çıkagelen umutların hırpalanışı. Acının dingin hali, fırtınaya hazırlanan gemicilerin ağır ağır kabaran denizi seyredişleri gibi. Biraz varız biraz yok.

Film sonrası; bu hayatı anlamaktan ve anlamaya çalışmaktan yorulanların sığındığı şehirler gibi. O şehirlerin dilinden konuşmak, o şehirleri yeniden yorumlamak gibi. Hüznün mevsimi sonbahardır der gibi. Öylece, öylesine kalışın ve vazgeçişin baş aktörlerinin yüzlerindeki onuru taşımak gibi güzel geldi hayat bana.

Bir aktör yüzlerce insanın bakışını taşımalıymış… Yüzünün orta yerinde.. bunu anladım.

Bernardo Bertolucci şair olmak istiyormuş. Yönetmen olmazdan önce. Şiir gibi bir film. Ne diyelim. Lirik dozu erotizmden daha güçlü bence görebilenlere…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 42
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 1407
Kayıt tarihi
: 18.09.06
 
 

Şu kainat beni içine aldığından beri Rodin'in heykeli gibi olmak yani düşünen adam olarak kalmak ist..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster