Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Nisan '12

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
10581
 

Paskalya yumurtası sadece bir yumurta değildir.

Paskalya yumurtası sadece bir yumurta değildir.
 

Paskalya yumurtaları


Semboller; kimi zaman sözlerin, duyguları ifade etmeye yetersiz kaldığı durumlarda da devreye giren ve toplumların kendilerine yükledikleri misyonlarıyla, insanlarda ortak bilinç hali meydana getirmeye yarayan güçleri olan, somut nesnelerdir.

Farklı kültürlere has değerleri kendilerinde toplayan sembollerin seçiliş ve kullanılış amacı, temsil ettikleri değerlerin gücünü, zamandan bağımsız olarak yansıtabileceklerine olan ortak inançtır.

Semboller işte bu yüzden, gerek toplumsal önderler, gerekse de kültürün takipçileri tarafından elden geldiğince sömürüden uzak tutulmaya çalışılırlar. Kültürü yücelten simgeler olmaktan çıkarılıp metalaştırılan semboller ise, zamanla ait oldukları kültürlerdeki saygınlıklarını ve önemlerini yitirip sıradanlaşırlar ve böylece de toplumsal simge olma durumları süreç içerisinde tarihe karışır.

Marketten içeriye girdiğimde ilk dikkatimi çeken, sıra sıra raflardaki, rengarenk boyanıp satışa sunulmuş yumurtalar oldu. Son on yılda gittikçe metalaşan paskalya yumurtası, doğrusu bu sene Çin sermayesinin de özverili çalışmalarının neticesinde, bu konuda artık iyice tavan yapmıştı.

Plastikten yapılmış kedi söğüdü dallarından sonra, yine Çin'den ithal edilmiş kendinden yapışkanlı, üstünde de Amerikan çizgi roman kahramanlarının resimleri bulunan paskalya yumurtası süsleri, ''Bu işin sonu nereye varacak acaba?'' sorusunu bir kez daha kendi kendime sormama neden oldu.

İnsanlar eskiden oturur emek harcar, gözyaşları eşliğinde soğanların kabuklarını soyar, sonra da kaynayan suyun içerisinde yumurtalarla beraber haşlarlardı. Böylece hem yumurtalar istenen kıvama gelmiş olur, hem de herbiri farklı tonlarda renklenirdi. Çocuklar da tüm bu sahneleri dikkatle takip ederler ve istenen işin ortaya çıkabilmesi için, emeğin mutlak gerekli olduğu fikri daha o yaşlarda zihinlerine kazınırdı.

Günümüzde ise, büyükleri ile markete giden çocuklar, zaten kendilerinin de ilgilerini çekmek üzere hazırlanıp raflardaki yerlerini almış, paskalya yumurtası şekline bürünmüş ruhsuz sembolleri, anne ve babalarının alışveriş arabalarına yerleştirmelerini izlerlerken, kendilerince sonuçlar çıkarmaya da çalışıyorlar olsa gerek. ''Çalışıp uğraşmaya, sabaha kadar yumurtaları boyamaya ne gerek var, parayı bastırdın mı marketten hazırlarını alabiliyorsun. Yeter ki cüzdanında paran olsun, gerisi hikaye...''

Kültür emperyalizmi, işe ilk önce hedef alınan kültürün sembollerini sıradanlaştırıp, değersizleştirmekle başlar. Metalaştırılıp, kolayca alınıp satılıveren ucuz plastik sembollere, hedefteki kültürün temsilcilerinin de alaka göstermeleri ve işin duygu yüklü ritüellerini pas geçip, sadece şekilsel zorunlulukları yerine getirme kolaylığından da dolayı sıcak bakmaları, kültürel yokoluşu hızlandırır. Bu süreç aslında en basit tanımıyla 'kültürel harakiri 'den başka bir şey değildir. Kendi elinle, kolaycılığa ve ucuza kaçarak, hem de düşmanlarının tuzağına düştüğünün farkına bile varmadan, kendi kültürünü öldürürsün.

Bu yıl 'Paskalya Yortusu' Rusya'da 15 Nisan'da kutlanacak. Paskalya, inananlarının Hz. İsa'nın diriliş gününü kutlamalarına, Yortu ise Hz. İsa'nın yaşamını, ölümünü, dirilişini ve azizlerin yaşamlarına yansımış erdemlerini anmak üzere kilise tarafından belirlenmiş kutsal günlere deniyor. İşte bu kutsal günlerden Hz. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra tekrar göğe yükseldiği kabul edilen gün de, Paskalya Yortusu olarak anılıyor.

İnsan düşünmeden yapamıyor, acaba insanları sorgusuz sualsiz, yargısız cezalandırıp çarmıha germek ve aradan yıllar geçtikten sonra da yapılan işin hatalı olduğunu kabul edip af dilemek, Hz İsa'ya yapılanlarla mı başlamış ?

Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılmasının ve ölümünün üstünden yıllar geçmesinin ardından tekrar vatandaşlığa kabulü ve mezarının Moskova’dan Türkiye’ye getirilmesi çabaları da bir pişmanlık değil mi?

Peki ya günümüzde hiç mi kimseye haksızlık edilmiyor? Yoksa gene haksız yere insanlara zulüm edildiğinin anlaşılıp pişman olunması için, aradan yılların geçmesini mi beklemek zorundayız?

Fikir ayrılıklarından dolayı meydana gelen toplumsal bölünmüşlükler, güçlü olan tarafın karşısında yeralan tarafı, geri dönüşü olmayan ve belki de ileride yine pişmanlıklara yol açacak bir şekilde cezalandırması sarmalından kendimizi kurtaramadıkça, sembollerimiz de, okyanusta fırtınaya tutulmuş bir geminin üstündeki eşyalar gibi oradan oraya savrulacak ve belki de nihayetinde maalesef okyanusun dibini boylayacaklardır.

Paskalya Yortusu kutlamalarında, Hristiyan Dünyası da kendi içerisinde bölünmüştür. Kutlamalar farklı günlerde gerçekleştirilir. Rum ve Rus Ortodoks Kiliseleri’nde gece ayinlerinden önce, kilise dışında bir 'merasim alayı' düzenlenir. Alay kiliseden çıkarken hiç ışık yakılmaz ancak dönüşte, Hz. İsa’nın dirilişini simgelemek için yüzlerce mum yakılır.

Mum, çevresine ışık verir, aydınlatır. Aydınlıkta insanlar yollarını daha iyi bulurlar, karanlıklar insanları ve insanlığı yanlış yollara götürür. Karanlıkta kimin ne yaptığı belli olmaz, aydınlıkta ise her şey gözler önündedir. Ancak doğaldır ki her ışık kaynağının da toplumları doğru yola götüreceği, götürdüğü de ne yazık ki söylenemez.

Atalarımız boşuna ''Yalancının mumu yatsıya kadar yanar'' diye söylememişlerdir. Işığı, nereye tuttuğunuz da önemlidir. Sadece kendi yolunu aydınlatıyorsan, sen yoluna devam edersin ama arkandakiler, sana inanıp peşine takılanlar ise, karanlıkta kalıp muhtemelen tökezlerler.

İzmir Poligon’da acemi birliğinde askerliğimi yapıyordum. Başımızdaki astsubay akşam bizi yakındaki tepenin eteklerine götürmüş, eğer herhangi bir yerde bir şekilde yönümüzü kaybeder ve yanımızda da pusula olmazsa, gökteki yıldızlara göre yönümüzü nasıl bulabileceğimizi anlatıyordu.

Büyük Ayı, Küçük Ayı derken herkes işin gırgırında, yatakhaneye dönmemek için işi uzatmaya çalışıyorduk. Astsubay yıldızları göstermeye çalıştıkça biz göremiyor, görsek de tanımıyor gibi yapıyorduk. Adamcağız uzun bir süre sabredip, içinden de muhtemelen ''Hay bu adamlara üniversite diploması verenlerin de ...'' diyerek okkalı bir küfür de salladıktan sonra ''Ya sabır Allahım'' çekmiş, sonra da bakmıştı ki yine olmuyor, en sonunda çileden çıkıp, el fenerini gökyüzüne doğru çevirmiş ve, ''Aha işte kardeşim orada, görmüyor musunuz? diye basmıştı hepimize kalayı.

Kısaca söylemek gerekirse, ''İnsan gerçekleri görmek istemedikten sonra, sen ne yaparsan yap kimseye zorla bir şey göstermek mümkün değildir.'' Ve ne elindeki fener, onca karanlığın arasında sana aradığın yıldızı bulman konusunda yardımcı olur, ne de çözümler, sen elinde mumla gezerken gökyüzünden sana gelecek kadar kolay elde edilebilir.

Paskalya sözcüğü Türkçe’ye Rumca Pashalia’dan türeyerek girmiştir. Sözcüğün asıl kökeni ise İbranice Pesah’tır. Kelimenin anlamı ‘dokunmadan geçmek’ demektir. İsrailoğullarının, Mısır’ın köleliğinden kaçışına atıf yapılır. İngilizcesi de Passover’dir.

Ülkemizdeki Musevi vatandaşlarımız Paskalya’yı ‘Mayasız Bayramı’ olarak da kutlarlar. Biraz önce belirttiğim gibi, Mısır’da kölelikten bir kaçış sözkonusudur. Bu amansız kaçış o kadar şiddetli olmuştur ki kaçarken ekmeklerini mayalamaya dahi zamanları olamamıştır. Bu yüzden bizdeki orucun benzeri olarak, oruç süresince mayasız ekmek yemek konusunda özen gösterirler.

Paskalya’yı ilk kez onlu yaşlarımın henüz başlarında Heybeliada’da yaşadım. Komşumuz Rum Kadınları bizlere kırmızı kırmızı yumurtalar verirlerdi, annelerimiz, babalarımız da onların bayramlarını kutlarlardı. Annemin, komşularına duyduğu saygıdan dolayı, bir gece öncesinde soğanın kuru kısımlarını soyup tencerenin içine yumurtalarla koyduğunu, bir süre ateşte haşladıktan sonra da tencereden kırmızı, pembe, kahverengi yumurtalar çıktığını, bunları komşularımızla paylaştığını hala hatırlarım.

Hayatın ilginç tesadüflerinden biri olarak, zamanında Paskalyalarda komşumuz Rum Teyzelerden kırmızı yumurtalar alan ben, bugün Rusya’da başka bir Paskalya Bayramında komşu çocuklara verilmek üzere yumurtalar hazırlıyorum. Sanırım ileride onların hatıralarında, muhtemelen 'komşu Türk Amca ' olarak anılacağım.

Ben şu anda nasıl çocukluğumda bana renkli yumurtalar veren Rum teyzelerin nerede olduğunu bilmiyorsam, bugünün çocukları da, Türk Amcalarının nerede olduğunu bilemeyecekleri yaşlara geldiklerinde, kuvvetle muhtemel kendi mahallelerindeki çocuklara vermek üzere yumurtalar boyuyor olacaklar. İşte hayat da böylece sürüp gidecek.

Yeniden doğuşu simgeleyen yumurta, Mısır ve Pers geleneklerinde misafirlere uzun yaşam dileği olarak, bahar renklerine boyanarak hediye edilirmiş. Lila, pembe, mavi renkler ilkbaharın gelişini müjdelermiş, insanlara toprağın ve doğanın, kışın arkasından yeniden uyandığını, üstündeki tüm ağırlıklardan silkinip kurtulduğunun mesajını verirmiş.

İlkbahar renkleriyle boyanmış yumurtalar da dileyelim ki bizlere, uzun süren kışın karanlığından kurtulmamıza yardımcı olup, baharın güzel günlerini vaadeden umutlar aşılasınlar.

Toprak uyanıyor, ağaçlar uyanıyor, eh bizler de uyanalım artık. Uyanalım, çünkü bahar geldi.  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1048
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster