Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '17

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
104
 

Pelvan

Pelvan
 

Hani bir resim vardır: Backgroundda bir çocuk parkı, önde bel planda ekose gömlekli ve trikosu omza atılmış genç bir baba ve o babanın omuzlarından bacaklarını aşağı sarkıtmış; minik elleriyle babasının başına yapışmış sevimli bir çocuk!
Bu bildik fotoğraf benim kişisel albümümde hiç bulunmadı ve 30lu yaşlarımı geçtiğim zamanlara kadar asla eksikliğini de fark etmedim.

Babam çok konuşmayan ciddi ve sert görünümlü bir adamdı.
Yürürken hızlı ve gözleri hep yerdeydi.

Bizim oraların âdetinden midir yoksa babamın mizacından mıdır çok sorgulamadım; ama ikimizin arasında, aklım erdiği zamandan itibaren gözle görülür bir mesafe ve kopukluk vardı. Harçlığımı bile anneme bırakırdı.
Bazen bana kitap okutur dinlerdi; fakat koyu bir sohbet ânını hiç hatırlamıyorum.

1.60 boylarında oldukça çelimsiz bir adamdı…
Bizim köydeki lakabı da “pelvan”dı.
Çok samimi bir arkadaşıma bu lakabı söylediğimde beraber gülmüş ve “bu adamın neresine pehlivan diyorlar” diye muziplik yapmış; ama babama neden “pelvan” dediklerini anlayamamıştık.

Ağır bir illet yüzünden hastanede yatmaya başladığında tam iki ay başucundan neredeyse hiç ayrılmadım. Uyandığında veya bir ihtiyacı olduğunda beni daima yanı başında buldu.
O iki ay boyunca sadece sabah vizitesinde arabama inip iki saat deliksiz uyuyordum ve hiç yorulmuyordum.
O hastane gecelerinde yanına uzanıyor ve sabaha kadar durmadan birbirimizi dinliyorduk...

İlk defa o zaman öğrendim…
Savaş artığı dedemin naaşının Balıkesir hastanesinden yoksulluk yüzünden alınamayıp kimsesizler mezarlığına defnedildiğini;
Daha onbeş yaşındayken Manisa bağlarında babamın sırtını ve körpe omuzlarını çürüten üzüm küfelerini;
Komşu köydeki hayvan ahırının küspe ve tezek kokusu içindeyken anneme nasıl sevdalandığını;
Cebinde taşıdığı ucu kırık bir çakı yüzünden nasıl hapse düştüğünü…

Ve anlattım o çok değerli iki ay içinde O’na kendi öykülerimi ve düşlerimi…

İşte o kıymetli ve çok sancılı hastane zamanlarında biz gerçekten baba-oğul olabildik.

Ama hastaneden taburcu olduğunda yine eski mesafeyi koyuvermişti.

İlkokuldan sonra henüz 11 yaşımdayken ailemin yanından ayrılıp yatılı okula gitmem yüzünden de O’nu tanımam ve anlamam pek mümkün olamadı sanırım. Ne dostları ve arkadaş çevresi, ne de ilişkileri konusunda bir fikrim olamamıştı.

O sadece 4 yıl okula gidebilmiş, haftada bir gün gazete görebilen adam, aslında derin ve anlamlı sözler ediyor ve ben bunu yıllar sonra fark edebiliyordum.

Bir gün O’na “baba falanca ne iyi adam” dediğimde; bana “oğlum sen iyiysen herkes iyi” demişti.
Şimdi bu cümlenin altını çiziyorum ve derinliğini ancak keşfedebiliyorum.

Evet! Önce bizatihi kendimiz “iyi” bir insan olmalıyız. İyilik kendimiz için sabırlı ve tam bir amaç haline geldiği zaman kötülerle karşılaşmayacağımız konusunda kesin bir inancım var artık!

Tarihe bakıyorum: İyilik yapan kahramanlarla dolu. Kötüler yok olup gitmişler tek bir iz bırakmadan. İstisnalar var; ama bunlar salt tarihin akışını değiştirecek kötü işleri yüzünden lanetle anılıyorlar. Yoksa bizatihi kendi kötülükleri yüzünden hatırlanmıyorlar. İz bırakanlar hep iyiler!

Küçük yerlerde herkesin bir lakabı vardır… Bu lakapların bazısı da olumsuzdur.
Olumsuz lakap sahipleri bunu bilmezden gelir ve kimse de onların yüzüne söylemez. Böyle sessiz ve adı konmamış bir anlaşma sürer gider.

Babamın son günleriydi.
Köyden hastaneye giderken Yalama Hüseyin el edip durdurdu beni.
Köyde pek durmadığım için kendisini tanımıyor olma ihtimalini düşünerek ve belki hayatında ilk ve son defa kendisi için söylenen olumsuz lakabı ağzına aldı: “Babana çok selam söyle Yalama Hıssîn yaptığın iyilikleri unutmamış de! Çok istiyorum yanına gitmeyi ama bu koyunları bırakamıyorum O beni anlar”

Babama selamını ve söylediklerini aynen ilettim…
Dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi; ama ısrarla sormama rağmen o adama ne iyilik yaptığını asla söylemedi.

Kendisini toprağa verdiğimiz soğuk kış günü, bizim 4 dönüm bahçe insan dolmuştu. Oysa bizim köyün nüfusu yüz kişiyi geçmez. Hayatımda hiç görmediğim ve bir daha hiç karşılaşamayacağım bunca insan nerden duymuş ta gelmişti.

İşte o gün, o kalabalıktan tek tek taziyeleri alırken anladım babama neden “pelvan” dediklerini;
İyiliklerin yok olup gitmeyeceğini;
Giderken yanımızda götürebileceğimiz ve aynı zamanda geriye bırakabileceğimiz yegâne sermaye ve birikimin “iyilik” olduğunu…

Pehlivanlık, O’nun bileğinde cüssesinde değil; yüreğindeymiş.

 

Nedim ÜSTÜN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

...yorumu tam bitirmemiştim ki fırttı gitti...:)))...baba-oğul iişkisi benzer bazen bu topraklarda hem de çok benzer...kolay gele mb de yazma işi...rastgele...eyvallah...

Nedim ÜSTÜN 
 10.12.2017 8:30
Cevap :
Çok teşekkür ederim... Evet; bu coğrafyaya özgü ama bizim ve önceki nesillerin aşina olduğu bir ilişki biçimi bence...   10.12.2017 20:15
 

...gözel yazı ve hüzünlü tabii ki...anılar doldurdu gözlerimi...birbirine benzer bazen baba-oğul iliişkisi

Nedim ÜSTÜN 
 10.12.2017 8:27
 

Güzeldi yüreğine sağlık. Selamlar.

Adil Bozkurt 
 08.12.2017 9:25
Cevap :
Çok teşekkür ederim... Onurlandım...  08.12.2017 13:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 88
Kayıt tarihi
: 09.11.17
 
 

Okur, düşünür, sever, yorulur, arasıra yazar... Sıradan bir adam; ama önsıradan... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster