Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '19

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
62
 

Pes Etmeseydi Keşke

 

 

Dışarıdan herkes: “-Görmemiş ol, savuş”

İçimden bir ses: “-Konuş, konuş, konuş!”

 

Dışarıdan herkes: “-Böyle uslu, yavaş”

İçimden bir ses: “-Savaş, savaş, savaş!”

                               Behçet Kemal Çağlar

 

                1959’da, Aksu Öğretmen Okulu son sınıf öğrencisiydim. Öğretmen okullarının son sınıf öğrencileri, 1 ay bir köy okulunda, 1 ay başka bir köy okulunda olmak üzere toplam 2 ay staj yapmak zorundaydılar.

                Benim dört arkadaşımla birlikte ilk staj yaptığım okul, Aksu bucağına bağlı Mandırlar köyü ilkokulu idi.

                Köye gidince bir de ne göreyim, okulun öğretmeni, benim köylüm Gödeneli Faik Ergün değil mi?

                Yaz tatillerini köyde annesinin, babasının yanında geçirdiği için, iyi tanırdık birbirimizi. Ayrıca bizim mahalledendi. Tatlı dilli bir hanım olan annesi Dilber Teyze’yi ve babası Mehmet Amca’yı da severdim.

                Doğrusu ya, Mandırlar’a gidinceye kadar, Faik Öğretmen’in o köyde çalıştığını bilmiyordum. “Sevindin mi, üzüldün mü?” diye sorarsanız, sevip saydığım tanıdık bir öğretmenimizle bir ay birlikte olacağım için sevindim elbette.

                Faik Öğretmen de, ilk öğretmenlerim İhsan Özel ve Ali Uyar gibi Aksu Köy Enstitüsü mezunu idi. Aksekili eşi Fatma Hanım ve çocuklarıyla birlikte okulun bitişiğindeki lojmanda oturuyordu.

                Okulun tek öğretmeni idi Faik Bey… “Ben bu okulun aynı zamanda müdürüyüm. Siz daha dünkü çocuklarsınız!” gibi bir havaya girmeden, oturup öğüt vermeye falan kalkmadı. Aksine:

                “Programınız neyse, meslek dersleri öğretmeniniz Rıfkı Can bey neyi, nasıl yapmanızı istiyorsa öyle yapın. Benden bir isteğiniz olursa çekinmeden söyleyin lütfen.” deyip bize bıraktı okul yönetimini ve dersleri.

                Her babayiğidin harcı değildir; bu olgunluğu gösterebilmek. Gerçekten de bir ay boyunca, “Sen neden böyle yapıyorsun da şöyle yapmıyorsun?” demedi hiçbirimize.

                Bana, aynı köyden olmamızdan dolayı bir ayrıcalık da yapmadı. Arkadaşlarıma nasıl davranıyorsa, bana da öyle davrandı. İyi ki öyle yaptı. Başka türlü yapıp beni kollamaya kalksa rahatsız olurdum.

                Sanırım, köydeki son haftamızdı. Bir akşam, çaya davet etti evlerine. Dışarıda ve okulda olduğu gibi, evlerinde de kibar ve nazik bir insandı Faik Öğretmen. Eşi Fatma Hanım’a olduğu kadar çocuklarına karşı da… (*)

                Yakın bir akrabasının 14 – 15 yaşlarında bir kızı da vardı yanlarında. Annemin köyü Menerge’den… Çok iyi tanıdığım demirci ustası Hamdi Çavuş’un büyük kızı Hazire… Biçki-dikiş öğretiyordu; yengesi O’na.

                Düşünüyorum da şimdi, hayret ediyorum: Geceli gündüzlü bir ay kaldığımız bu köyü hiç incelememişim. Ne tarihini, ne coğrafyasını… Ne tarımını, ne hayvancılığını… Ne inanç ve geleneklerini, ne dertlerini ve sıkıntılarını…

                Sözgelişi, bir kahve var mıydı köyde, yok muydu? Sözgelişi, muhtarı ve bekçisi kimdi, nasıl insanlardı? Yaşar Kemal’in İnce Memed romanını okumuş bir öğretmen adayı olarak, niçin merak etmemiştim; köyde bir “ağa”, bir “Abdi Ağa” olup olmadığını.

                Bizim Akseki köylerinde “ağa” olmadığı için, beni bırakın haydi, Manavgatlı Mustafa Söyler, İbradılı Hasan Çelik, Serikli Cevdet Can ve Mersinli Seyfi Kubilay’ın da aklına gelmemişti.

                Ayrıca şunu da belirteyim; öğretmenlerimizin hiçbiri de bizden böyle bir ödev istememiş, dikkatimizi bu konulara çekmemişti.

                Haklıydılar! Biz Köy Enstitüsü öğrencisi değil, “Öğretmen Okulu” öğrencisiydik. “Köy”le, “köylü”yle ne ilgimiz vardı bizim! Muhtar, bucak müdürü, kaymakam ya da vali olacak değildik ya, öğretmen olacaktık. Okul ve öğrenciydi, işimiz bizim!

                Hiçbir kitap, hiçbir yasa ve yönetmelik “Köyü ve köylüyü kalkındırmak… Köy ve köylülerin sorunlarına çözüm üretmen” gibi bir görevimiz olduğunu yazmıyordu.

                Köy Enstitüleri’nde yetişen öğretmenlere verilmişti o görev. Kör topal da olsa, en çok en çok 1950’ye kadar sürmüştü o da.

                Bu ülkü uğruna kendini o tür işlere kaptıranların, köylerimiz ve köylülerimizin acıklı durumlarını konuşup yazanların başına ne çoraplar örüldüğünü anımsayıverin bakalım.

                “Komünistti onlar!”

                “Dinsiz imansızdılar!”

                “Vatan hainleriydi!”

                 “Moskova’nın emriyle hareket ediyorlardı!”

                Nüfusumuzun % 80’inin yaşadığı köylerimizin büyük çoğunluğu yolsuz, susuz, okulsuz, perişandı ama ülke yönetiminde söz sahibi olanlardan birçoğunun umurunda değildi bunlar.

                Ülkemizin acı gerçeklerini yazıp söyleyenler, tuzu kuru yöneticiler ile din adamı geçinen “hoca”lar ve işbirliği yaptıkları “ağalar” tarafından “ülkemizi düşmanlarımıza jurnal eden vatan hainleri” olarak suçlanıyordu. “Yurdunu ve ulusunu seven bir insan nasıl böyle bir hainlik yapardı?”

                Önlem alınmalıydı mutlaka. Halkı isyan ettirmekti bunların amacı? Ellerine kelepçe vurup gözdağı vermeliydi bir an önce.

                Böyle bir şey yoktu önceleri. Nerden çıktı köyü ve köylüleri anlatan bu yazarlar, çizerler?

                Mahmut Makal’lar, Mehmet Başaran’lar, Fakir Baykurt’lar, Talip Apaydın’lar, Feyzullah Aktan’lar?

                Aaa!.. Hepsi de Köy Enstitülü değil mi bunların?

                Tamam, mesele anlaşılmıştır!

                Kapatın bu okulları.

                Müfredatlarını da değiştirin, müdür ve öğretmenlerini de…

                Böyle güzel bir karara kim itiraz edebilirdi! Bu okulların temelini atan, var gücüyle destekleyip başarılarını yürekten alkışlayan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile karşı gelemedi.

                Düşünebiliyor musunuz, Eskişehir’de, İnönü’de düşmana karşı direnen İsmet Paşa, bu kafada olanlara direnemedi.               

                Hasan - Âli Yücel’i de attı; aç kurtların ağzına, İsmail Hakkı Tonguç’u da… Attı demesek bile, onca yıl takdirle andığı bu değerli eğitimcilere arka çıkmadı ya da çıkamadı maalesef. Bence, hiç yakışmadı; bu tutum Paşa’mıza. Benim tanıdığım, benim sevdiğim, benim saygı duyduğum İsmet Paşa’ya.

                Behçet Kemal Çağlar’ın, yazının girişindeki şiirde dediği gibi, Paşa’mız dışarıdan gelen sesleri dinleyip de pes edip teslim olacağına, vuruşa vuruşa, savaşa savaşa yenilseydi keşke!

---------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Antalya’da yaşıyor Faik Öğretmen. Uzun zaman oldu; yüz yüze görüşmeyeli. İki hafta önce telefon edip sevgi ve saygılarımı sundum; bir kez daha.

                                                                                                                  Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 268
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster