Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Temmuz '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
913
 

Pİ ülkesi vatandaşlarının inanılmaz bayrak sevgisi - 3 (son)

Pİ ülkesi vatandaşlarının inanılmaz bayrak sevgisi - 3 (son)
 

Bayrak satın alma, asma, asılan bayrakların bakımı gibi masraflara harcanan para birçok bakanlığın bütçesini geçmişti. Bu giderleri karşılamak için “Özel Bayrak Vergisi” (ÖBV) kondu. Öteki vergileri ödemekte pek de gönüllü davranmayan Pİ halkı ÖBV’yi seve seve ödüyordu. Üzerine “Bayrağımı seviyorum ÖBV’mi ödüyorum” sloganı basılmış tişörtleri piyasaya süren uyanık bir girişimci kısa sürede zengin olmuş ve ülkenin vergi rekortmenleri arasına katılmıştı. Vatandaşların ÖBV’yi gönüllü olarak ödediğini gören Hükümet, bütün vergileri ÖBV vergisi adı altında birleştirip tek kaleme indirdi. Böylece vergi gelirleri bir yıl içinde üç katına çıktı.

Bayrak işleri ülkenin çok zamanını alıyordu. Herkes bayrak hakkında konuşuyor, deyim yerindeyse bayrakla yatıp bayrakla kalkıyordu. Devlet bayrak işlerini daha kolay yönetebilmek için bir Bayrak Bakanlığı kurdu. Bayrak asılması, bayrakların bakımı, eskiyip yıpranan bayrakların saklanması gibi işleri bu bakanlık yürütecekti. Ayrıca bayrakla ilgili kuralları belirlemek, vatandaşların bayrakla ilgili sorularını yanıtlamak için bir Bayrak Yüksek Konseyi kuruldu. Konseyin ilk icraatlarından biri herkesin kafasını kurcalayan bir soruya yanıt vermek olmuştu: Bir süredir vatandaşlar bayrak logolarını olur olmaz her yerde kullanmaya başlamıştı. Dövme olarak vücutlarında, perdelerde, kahve kupalarında, elbiselerde, binaların cephe süslerinde, yastık kılıflarında, gelinliklerde, ekmeklerin altında, kemer tokalarında ve daha akla gelebilecek her yerde… Bir çiftçi, tam ortasından kesildiğinde iki tarafında da bayrak logosu çıkan domatesler ve elmalar yetiştirmeyi başarmıştı.

Hızını alamayan bazı bayrakseverler, bayrak logosunu özel olarak iç çamaşırlarına da işletiyorlardı. Bu da büyük bir tartışmaya yol açmıştı. Bazıları bayrak logosunun iç çamaşırlara işletilmesinin bayrağa hakaret olduğunu öne sürüyor, kullananlar ise bunu bayrağa olan sevgilerinden yaptıklarını söylüyordu. Konsey bu duruma açıklık getirdi: Bayrak logosunun vücudun alt tarafına giyilen giysi parçalarına işlenmesi doğru değildi; ancak üst tarafa giyilen giysilerde kullanılabilirdi. Alt-üst ayrımında kemer bir nevi sınır çizgisi işlevi görüyordu; kemerden aşağısı yasak, yukarısı serbest. Bu kural vücuda yaptırılan dövmeler için de geçerliydi. Vücudun üst tarafına giyilen ama cinsel çağrışımları olan sütyenin durumu özel olarak ele alındı. Konsey uzun tartışmalar sonunda bayrak logosunun sütyenlerde kullanılmasının yasaklanmamasına karar verdi; ama sütyenlere bayrak logosu işlenmesi teşvik de edilmemeliydi.

Pİ ülkesinde bayrak sevgisi en yüce sevgiydi. Bu aynı zamanda bir sevgi ölçütü haline gelmişti. Örneğin âşıklar birbirine sevgilerini ifade ederken, “seni bayrağım kadar çok seviyorum” diyordu. Bayrak sevgisi eksikliği evliliklerde boşanma sebebi olabiliyordu. Eşinden ayrılmak isteyenlerin mahkemede “eşimin bayrak sevgisini yetersiz buluyorum” demesi ve bu iddiasını destekleyecek bir şahit göstermesi yeterliydi.

Pİ ülkesinin sokakları kırmızıya boyanmıştı. Bina cephelerini bayraklar kaplamıştı. Tepelerde devasa bayraklar dalgalanıyordu. Dağlara kilometrelerce öteden görünen taştan bayraklar yapılmıştı. İnsanlar kırmızı renk ağırlıklı giysilerle dolaşıyordu. Fakat bu tek renkli homojen görüntü altında Pİ ülkesi esasında içten içe kaynıyordu. Sahiplerle Misafirler arasındaki gerilim her geçen gün biraz daha artıyordu. Küçücük kavgalar büyük birer arbedeye dönüşüyordu. Bir gün iki kesimden bir grup genç arasında çıkan kavgada Sahiplere mensup gençler Misafirlerden birkaç genci fena halde dövdükten sonra kavganın geçtiği sokaktaki binalarda asılmış olan bayraklara asker selamı vererek sokağı kaz adımlarıyla baştan aşağı geçtiler. Bu hareket Pİ’li bayrakseverler arasında hızla yayılıp yeni bir simgeye dönüştü. Artık bayrağı en çok sevenler gördükleri her bayrağa selam vererek yürüyorlardı. Şehirlerde bayrak çekilmemiş bir tek bina dahi olmadığı için de bir yerden bir yere giderken sağ elleri şakaklarında, sol elleri bacaklarına yapışık vaziyette sürekli selam vererek yürümek zorunda kalıyorlardı.

Gün geçtikçe bayrağa selam vermeden yürüyenlere kötü gözle bakılmaya başladı. Zaten herkes bayrağı ne kadar çok sevdiğini göstermek için birbiriyle yarışıyordu. Buna istekli olmayanlar hemen açığa çıkacağından göze batmamak için onlar da bu yarışa katılmak zorunda hissediyordu kendini… Zamanla bu da bir kural haline geldi ve insanlar her gördüğü bayrağa selam vererek yürümeye başladı. Bayrak Yüksek Konseyi bayrağa selam vererek yürümenin kurallarını belirleyip resmi gazetede yayımladı. Buna göre, gün doğumundan gün batımına dek, yolda yürürken karşılaşılan tüm bayraklara selam verilecekti. Bu yükümlülükten sadece yedi yaşından küçük çocuklar, bastonla yürümek zorunda olan yaşlılar, koltuk değneğine muhtaç engelliler ve kolu bacağı kırılıp alçıya alınmış bulunan kazazedeler muaf tutulmuştu. İnsanlar sağ elleri şakaklarında, sol elleri pantolon çizgisi hizasında, kafaları bayrağa dönük olarak yürüyorlardı. Bu hem çarpışmalara ve buna bağlı ufak çaplı kavgalara hem de bazı sağlık sorunlarına yol açmıştı. Hastanelerin nöroloji ve ortopedi servisleri hasta akınına uğramıştı. Boyun tutulması ve kollarda eklem ağrısı şikâyetleriyle her gün hastanelere on binlerce hasta başvuruyordu. Doktorlar çok geçmeden bu rahatsızlıkların selam vererek yürümekten kaynaklandığını anladılar. Ama yapacak bir şey yoktu, bayrağa selam vermek ulusal bir görevdi. Hastalara birer kutu spazm çözücü verip evlerine yolladılar. Zaten doktorların kendisi de aynı rahatsızlıktan muzdaripti.

Bu şekilde yürümek işleri zorlaştırmıştı. Herkes her yere geç kalıyordu. İnsanlar genç yaşta eklem kireçlenmesinden dolayı hastalanıyordu. Yolda bir arkadaşınıza rastlasanız durup iki laf edemiyordunuz. Zaten herkes bayrağa baktığından kimse kimseyi de göremiyordu. İnsanlar kural koyar, sonra da o kuralın esiri haline gelirler. Bayrağa selam verme konusunda da bu kural aynen işledi. Ancak insanlar esir olarak da yaşayamazlar. Selam verme yükümlülüğünün hayatı ne kadar zorlaştırıp kendilerini esir aldığını fark etmekte gecikmediler. Ancak Pİ ülkesi geleneğinde sorunlarla yüzleşip çözme alışkanlığı yerleşmemişti. Sorunları etrafından dolaşarak aşmaya çalışmak ya da sorunla yaşamak daha kolay geliyordu. Bir süre sonra, başta bu eylemi başlatanlar olmak üzere insanlar selam yükümlülüğünden kurtulmanın yollarını aramaya başladılar.

Zorunlu kalmadıkça gündüz saatlerinde sokağa çıkmıyorlardı. Arabayla gidenlere selam zorunluluğu yoktu; bu nedenle imkânı olanlar elli adımlık yola dahi arabayla gidiyorlardı. Bazıları da bacakları alçılı falan olmadığı halde alçı görüntüsü verilmiş beyaz sargılar sarıyor, eline de bir çift koltuk değneği alıp öyle yürüyordu. Sırf bu görevden kaçmak için zamanla hayat sadece geceleri yaşanmaya başladı. Dükkânlar gün batımından sonra açılıp sabaha doğru kapanıyordu. Gizli mahfillerde herkes bu saçma yükümlülükten şikâyet ediyordu ama kimse bunu açıkça dile getirmeye cesaret edemiyordu. İlk sesini yükseltenin linç edileceği kesindi. Ülkenin kanunları her türlü muhalif görüşü “bayrağa hakaret” suçu kapsamına alabilecek esneklikteydi, rejimin koruyucusu yargıçlar her zaman uyanıktı ve bu suçun cezası çok ağırdı.

Pİ ülkesinde bilim de biraz farklı işlerdi. Bu ülkede su duruma göre bazen kırk bazen de iki yüz santigrat derecede kaynardı. Pİ matematiğinde işlem sonuçları hesabı yapanın niyetine göre çıkardı. Yani sekizi dörde böldüğünüzde on altı sonucu elde etmek istiyorsanız Pİ matematiğinin bu sonucu vermesi mümkündü. Yine de Pİ ülkesi tüccarları para işlerinde Pİ matematiğini değil evrensel matematiği kullanmayı tercih ederlerdi.

Pİ ülkesi bu şekilde biraz sürreel bir yaşam sürüyordu. Ülkede her şey sanki baş aşağı duruyordu. Her şey göründüğünden farklı işliyordu. Pİ ülkesi vatandaşları ülkelerini çok seviyor ama birbirlerinden nefret ediyordu. Devletlerine çok bağlıydılar ama onu işlemez hale getirmek için en çok çalışanlar da devleti en çok sevenlerdi. Pİ ülkesi devleti vatandaşlarına çok değer veriyordu ama onlara hayatı zindan etmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Ülke böyle sorunlarla kendi ağırlığı altında çökmeye başlamıştı. Bazıları bu gidişin farkındaydı ama devlet bu bozguncuların sesini kısmak için tüm gücüyle çalışıyordu. Zaten Pİ ülkesinde söylenen sözün anlamına değil sözü kimin söylediğine bakılırdı. Devlet, Misafirler sınıfından birinin sözünü ancak ceza vermek için dikkate alırdı.

ÖBV sayesinde Devletin vergi gelirleri eskiye oranla üç kat artmasına rağmen bu para devletin harcamalarına yetmiyordu. Üstelik bayrak masrafları günden güne artıyordu. Bayrak sektörü ülkenin en büyük işkolu haline gelmişti. Ülkede üretilen veya ithal edilen kumaşların çoğu bayrak üretiminde kullanılıyordu. Bu da öteki tekstil ürünlerinin üretiminin düşmesine ve bu konuda ithalata bağımlı hale gelmesine yol açmıştı. Öteki sektörlerde ülke ekonomisi zaten zayıftı. Bu durum ise siyasi ve toplumsal gerginliklerin üzerine bir de ekonomik sorunun eklenmesi anlamına geliyordu. Çok geçmeden ülkede kıtlık baş gösterdi. Toplumsal kargaşa daha da arttı. Bir türlü karşılanamayan toplumsal talepler, çözülemeyip etrafından dolaşıldığı için gün geçtikçe çığ gibi büyüyen sorunlar, Sahiplerin yönetimi elinden kaçırma korkusu, Misafirlerin memnuniyetsizliği ülkeyi her an patlamaya hazır bir saatli bomba haline getirmişti. Sahipler kararlıydı; ülkeyi o aşağılık Misafirlere bırakmayacaklardı. Misafirler kararlıydı; artık dayanacak halleri kalmamıştı.

Her şey bir kıvılcıma kalmıştı. O kıvılcım da patlamakta gecikmedi. Pİ ülkesinin FE şehrinin sakinleri bir sabah uyandıklarında dehşetengiz bir haberle sarsıldılar. Şehrin en yüksek tepesindeki bayrak direği devrilmiş, bayrak lime lime edilip çamura bulanmış, üzerinden de arabayla defalarca geçilmişti. Sahipler bu “alçakça” eylemden Misafirleri sorumlu tuttular; olayın meydana geldiği bölgedeki Misafirlerin evlerine saldırıp yüzlerce kişiyi linç ederek öldürdüler, evlerini yakıp yağmaladılar. Bu katliamı öğrenen Misafirler kendilerince tedbir alıp karşı eylemlere giriştiler. Çatışma, ateşin baruttan bir çizgide yürümesi gibi hızla tüm ülkeye yayıldı. Bayrağı yırtanın kim olduğu asla araştırılmadı ve öğrenilemedi. Misafirler, bayrağa o muameleyi yapanın Sahipler sınıfından kışkırtıcılar olduğunu iddia ettiler ama Sahipler buna hiçbir zaman inanmadı. Zaten artık gerçeğin fazla bir anlamı kalmamıştı; ki, Pİ ülkesinin sahiplerinin gerçekle araları hiçbir zaman iyi olmamıştı.

Çatışma kısa sürede bir iç savaşa dönüştü, yıllar süren savaşta iki taraftan milyonlarca Pİ’li vahşice öldürüldü. Bayraklar yırtıldı, yeni bayraklar asıldı, yakılmış evlerin, çürümüş cesetlerin üzeri bayraklarla örtüldü. Zamanla kimsede bayrak asacak takat de kalmadı. Kurşunlar bitti, Pİ’liler birbirlerini palalarla, dededen kalma kılıçlarla, taşlarla, sopalarla öldürdüler. Nihayet ülkede birbirini öldürecek fazla kimse kalmadı. Hayatta kalanlar birbirlerini göremeyecek kadar uzaktaydılar; kimi mağaralarda, kimi enkaz haline gelmiş binaların bodrum katlarında, kimi uzak dağ başlarında, kimi sonsuz bozkırlarda…

Gezegenin uzak bir ülkesinde, iki toplumbilimci Pİ ülkesinin durumu üzerine sohbet ediyor, olan biteni yorumlamaya çalışıyordu. “Pİ ülkesinin sahipleri ülkelerini bayrakları kadar sevseydi belki de bunlar hiç yaşanmazdı” dedi biri…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Celal Hocam, öykünün sonu kötü bitti. Keşke öyle olmasaydı diye düşünüyor insan. Ama dünya tarihinde insan aklının realiteden koptuğu her dönemde, o zihnin taklıdığı noktadan çözülmesine neden olan şey hep savaşlar oldu. Örneğin avrupa toplumlarının, ikinci dünya savaşı öncesindeki ruh hali ile savaş sonrasındaki ruh hali çok farklıydı. Savaştan çıktıklarında hepsi de bir önceki ruh hallerine şaşırıp kaldılar. Özellikle de Almanlar. Bugün bile o zamanki düşüncelerine hayret eden ve bunu itiraf eden insanlara rastlıyorsunuz. Bu nedenle senin hikayenin sonu aslında hiç de gerçekdışı değil. Ama yine de insan birşeyler farklılaşmıştır bunca zamanda diye umut ediyor. Beni esas umutlandıran da,sen çok detaya girmemiş olsan da, Pİ ülkesinde özgür ve objektif düşünebilen bir topluluğun oluşmuş olması. Sen anlatmadın ama ben biliyorum. Çünkü vicdan, kırıntı halinde bile olsa her toplumun bir kesiminde varlığını korur. Sanki Pİ ülkesinde bu vicdan ete kemiğe bürenebilecek bir etkiye sahi

Bibliyofil 
 08.07.2010 11:06
Cevap :
Sonuçta bu bir öykü tabii... Ama senin de hatırlattığın gibi Almanya'da 1930 yılında 10 yıl sonra olabilecekleri Hitler ve yakınındaki birkaç kişi dışında kimse düşünemezdi. Toplumlar zaman zaman akıl tutulması yaşayabiliyorlar. Şu anda bizde de bir kesimde bu akıl tutulması had safhada. Ancak bizim şansımız bunun henüz belli bir kesimle sınırlı kalmış oluşu. Toplumun geniş kesimlerinde hala sağduyu hakim. Eğer onları da kaybedersek akıbetimizin Pİ ülkesinin sonuna benzemesi kaçınılmaz.  08.07.2010 11:17
 

Yine her zamanki gibi berrak ve billurlaşmış bir bakış açısı ile ülkemizin durumunu mizahi bir dille anlatmışsın. Bu öykü dizisini ile bizi buluşturduğun için sana çok teşekkür ederim.

Yıldız Nihat 
 07.07.2010 9:13
Cevap :
Ben teşekkür ederim Nihat Bey Dostum, Pİ ülkesi epey benziyormuş demek ki Türkiye'ye :)  07.07.2010 12:42
 

Üç öykünüzü de soluksuz okudum. Harika bir kara mizah örneği idi. Bu öykü Yaşar Kemal'in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca isimli masal romanını hatırlattı bana. Bulabilirsem tekrar okuyacağım. Çok teşekkürler. Sevgi ve saygılarımla...:)

sufi-su /Emel Yeşilkayalı 
 06.07.2010 15:28
Cevap :
Beğenmenize çok sevindim sevgili Sufi-su. İnşallah kitap işi de olacak. Yaşar Kemal'in o kitabını okumadım, eminim güzeldir. Ben çok teşekkür ederim. Selam ve sevgilerimle...  06.07.2010 15:47
 

Son paragraflar üzücüydü ve son satır herşeyi, meselenin özünü kısaca açıklıyor. Eline sağlık. selamlar...

Nev 
 06.07.2010 13:18
Cevap :
Pİ mantığının varacağı yer orası gibi göründü. Benim suçum ya da dileğim değil. Teşekkürler, sevgiler...  06.07.2010 13:50
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3542
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster