Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ocak '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
676
 

Pissa Koyu ve kilise

Pissa Koyu ve kilise
 

 
Oraya yüzecektim ve onun adını haykıracaktım…
Oraya Onun için gidecektim…
 
 
Pissa’ya ilk gittiğim andan beri, hep derdim o kiliseye yüzeceğim diye. Her canım sıkıldığında, her üzüldüğümde oraya yüzmek isterdim. Orayı öyle hayal ediyordum ki, sanki oraya gidince her şeyi unutacaktım. Tüm sıkıntılarım, dertlerim, özlemlerim, öfkem her şey son bulacaktı… Belki de dönünce O beni karşılayacaktı. Bir tebrik, bir tebessüm. Bir şeyler…
 
 
Tarih 14/08/2013,
Kiliseye Giderken…
O GÜN
O gün sıradan bir gündü. Ne aklımda o kadar uzağa yüzmek, ne de bir hedef vardı. O gün, yine
 günaydınlaşmalar başladı, sevdiğimden gözlerimi kaçırmaya çalışmamla devam etti. Her zamanki Pissa halleri işte… Kahvaltı, çiçek, böcek, aşk, üzüntü derken öğlen oluvermişti…
 
Güneşi tam tepemde hissettiğim an, bunaldım… Çadırıma gidip üzerimdekileri çıkarttım ve mayomu giydim, deniz gözlüğümü alıp, sahile doğru gittim. Biraz ferahlamakta amacım sözde… Sahil tıklım tıklımdı. O sıcağın altında Baran abi yine tek başına çalışıyordu, yorulmuştu belliydi. Yanına gidip, ‘’Biraz yüzüp geleceğim’’ dedim. Havlumu, gözlüğümü ve sandaletlerim dolabın yanına bıraktım. Kum alev alevdi. Kıyı hemen önümde olmasına rağmen ayaklarım yanmıştı. Terliydim. Adım adım denize girdim. Biraz üşümüştüm, su soğuktu. Deniz gözlüğümü taktım. Su seviyesi belime ulaştığında, derin bir nefes aldım, birkaç kez parmak ucunda kalktım ve daldım. Birden rahatlamıştım, sakinleşmiş-tim. Üzerimdeki bunaltı gitmişti. Su her daim bana iyi geliyordu…
 
Dışarıdan bakılınca biraz sür'atli gibiydim ama aslında yavaş ve dinlenerek yüzüyordum. Her kulaç attığımda, her nefes aldığımda aklımda yine ‘’O’’ vardı… Şeffaf yosunları geçtim, yosunlar kararıncaya kadar ilerledim. Orası genellikle benim sınır noktamdı. Neden mi? Çünkü yosunlardan korkardım. Bir gün bir rüya görmüştüm. Rüyada havuz daydım ve altımda kocaman, tüm havuzu kaplayan bir siyahlık vardı. Ya dev bir mürekkep balığıydı ya da kara yosunlardı… Gözlükle görürsem üz-erlerinden yüzebilirim zannediyordum ama olmuyordu. Yalnız başımayken o yosunları geçemiyordum… Kara yosunlara ulaştığımda, birkaç kulaç geriye yüzdüm ve kendimi suya bıraktım, dinleniyordum... 
 
On dakika kadar sonra, geri dönmeye karar vermiştim. Yavaş yavaş, kafamı suya sokmadan yüzüyordum sahile doğru. O kasvetli yere dönüyordum yine… Sonra birini fark ettim, bana doğru yüzüyordu. Tekniği fena değildi. Ya denizli bir yerde büyümüştü ya da havuz görmüştü benim gibi. Ne gariptir ki Pissa Koy’unda kimse açılmıyordu o kadar. İlk defa birinin benim yüzdüğüm yere kadar ulaştığını görmüştüm. Sevinmiştim aslında, ‘’Belki de en sonunda bana bu sularda eşlik edebilecek birini buldum.’’ dedim içimden. Adam yanıma ulaştığında biraz muhabbet ettik, kendini tanıttı. Benden yaşça büyük olduğu belliydi. Adı Burak’mış… Aslında geri dönebilirdim, nasılsa bir yabancı deyip ayrılabilirdim. Ama yapmadım nedense, o devam edecek gibiydi ben de eşlik ettim. Kara yosunların üzerinden beraber ilerledik. İçimde bir gram korku yoktu ama suyun altına bakmadan edemiyordum… Biz biraz ilerledikten sonra Burak Abi’nin arkadaşı geldi ve bize katıldı. Onun ismi de İbrahim di…
 
Havadan sudan konuşarak yüzmeye devam ettik. Arada bir hızlanıp, sonra yavaşlıyorduk. Suyun tabanı kapkaranlıktı. Gözlükle dahi ilerisi gözükmüyordu. Alışmıştım artık. Arada birkaç berrak bölgeye denk geliyorduk, oralarda da Burak Abi dalarak suyun derinliğini ölçmeye çalışıyordu. Dinlene dinlene keyifli bir şekilde ilerliyorduk, Burak Abi şakayla karışık ‘’Kiliseye kadar yüzeriz her halde…’’ dedi. Ben zaten dünden razıydım… İbrahim abi biraz isteksizdi gerçi. Yine de birden bire gitmeye karar verdik, gidemesek bile gidebildiğimiz kadar yüzecektik. Zaman zaman yavaşlayarak tempolu bir şekilde ilerlemeye devam ettik. İbrahim Abi sık sık ‘’Dönelim artık!’’ gibi şeyler söylüyordu biz de hemen onu ‘’Az kaldı az!’’ diyerek ikna etmeye çalışıyorduk. Halbuki yolun daha başındaydık.
 
Yüzdük... Yüzdük… Ne kadar yüz-ersek yüzelim sanki Kilise hep aynı uzaklıkta kalıyordu. Sanki hiç yol kat edemiyorduk. İbrahim Abi bu sefer de dönüş için endişelenmeye başlamıştı. İyice ilerledikten sonra, Pissa’nın sağındaki ve solundaki burunları dahi geçtikten sonra gemilerin suya bıraktığı mazotun kokuları gelmeye başlamıştı burnumuza. O sıralarda, İbrahim Abi yine yorulduğunu söyledi. Biz de Burak Abi ile yanına gidip biraz dinlenmesi için ona destek olduk. Birkaç dakika sonra solumuzdan bize doğru gelen bir tekne göründü. Orta büyüklükte bir gezi teknesiydi. Gemidekiler turist değillerdi, yerlilerdi. Onlar bize bakıyorlardı biz de onlara… Gemi iyice yaklaştığında dalga geçmeye başlamıştık. Burak Abi gülerek, ‘’Help me!’’ diye bağırıyordu. Bense İbrahim Abi’yi kastederek ‘’Arkadaş biraz yorulmuş ta, kıyıya atıverin kaptan!’’ diye bağırıp el sallıyordum. Gemidekiler ve biz gülüyorduk. Eğlenmiştik. Gemi durmadan geçip gitmişti, biz de yola devam ettik. Ancak çok geçmeden İbrahim Abi yine geri dönmek istediğinden bahsetti. Bu sefer ciddiydi. Yorulduğu belli oluyordu. Giderken olmasa bile dönerken kesinlikle birçok krampla uğraşması gerekecekti. ‘’Ben dönüyorum.’’ diyerek geriye doğru yöneldi. Çok uğraştık ama İbrahim Abi’yi ikna edemedik. Kilise hala uzaklarda gözüküyordu… Burak Abi de o dönerken başına bir iş gelebilir diye onunla beraber gitmek zorunda kaldı. Bense geriye dönemezdim. Arkaya doğru yönelmedim bile. Burak Abi ‘’Sen devam mı edeceksin?’’ diye sordu gitmeden hemen önce. Ben de ‘’Abi, o kadar gittik ben geri dönemem. Dönersem kendimi kötü hissederim…’’ dedim. Artık onlar aksi yöne yüzüyorlardı, ben aksi yöne… Bir süre her birimiz arkamıza bakarak yüzdük. Aramızdaki mesafe birbirimizi göremeyeceğimiz kadar açıldıktan sonra, ‘’Canınız sağ olsun!’’ dedim ve ilerlemeye devam ettim…
 
YALNIZLIK
Artık yalnızdım. Tek yoldaşım deniz gözlüğümü... Suyun soğukluğuna, karanlığına, derinliğine ve altımdaki kara yosunların görüntüsüne alışmıştım. Gözlüğümü sanki bir aksesuar gibi alnımda tutuyordum, ona ihtiyaç duymuyordum bile. Diğerlerinden ayrılmamın risklerinin ve sonuçlarının bilincindeydim. Panikleme riskimin olduğunu ve eğer kollarıma veya bacaklarıma kramp girerse beni tutacak birinin olmadığının farkındaydım. Yine de dönmedim, dönemedim. Neye mal olursa olsun oraya ulaşacaktım ve orayı kalem ilan edecektim! Bu duygularla süzülerek devam ediyordum… Artık sahil çok uzakta gözüküyordu ve kiliseye yaklaşıyordum… Ya da ben öyle zannediyordum. Hala mesafe çok fazlaydı. Mazot kokuları artık yoktu. Sonra bir an ‘’Nasılsa hızımı kısıtlayacak birileri yok yanımda’’ diye düşünerek hızlanmıştım, etrafa bir an bile bakmadan bir süre hızla yüzerek geldim. Bir yanımdan nefes alıp, suyun altında nefes veriyordum. Ciğerlerimdeki hava dengeliydi. Kramp riski sebebiyle hala kendimi tutuyordum. Biraz yorulmuştum, ama iyiydim. Birden bire etrafıma bakmak istedim ve durdum…
 
Etrafta hiçbir şey yoktu. Arkama baktım, sahil gözükmüyordu. Sağ ve sol taraflarımda, ufacık dalgalardan başka hiçbir şey yoktu. Kiliseye iyice yaklaşmıştım belliydi. En sonunda aşağıya baktım. Bakmaz olaydım… Artık kara yosunlar yoktu. Suyun altı dipsiz gözüküyordu, suyun tabanı yoktu, gözükmüyordu. Panikle gözlüğümü tekrardan gözüme taktım, buharlaşmıştı. Net göremiyordum. Kafamı suya soktuğumda ise o derinliği daha iyi görmüştüm. Korkmuştum. Bunun başka tarifi yoktu… Ben… Korkmuştum… O kadar yorgun değildim ve nefesim çoktan toparlanmıştı, ancak kalbimin atışları yavaşlamıyordu aksine hızlanıyordu. Sanki durmadan koşmuşum gibiydi, çok hızlı atıyordu ve bu benim tekrardan nefes nefese kalmama sebep olmuştu. Gözlüğümü tekrar çıkartmıştım. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, ama hareketsiz de kalamıyordum. Devamlı ileriye ufak ufak ilerliyordum, çünkü yerimde duramıyordum paniklemiştim. İçimden sürekli tekrar ediyordum, ‘’İyisin, iyisin! İYİSİN! Sakin ol.’’ Derin derin nefes almaya çalışıyordum ama işe yaramıyordu. Korkudan sık sık su altına ve yüzeyine bakıyordum. Gözlük iyice buharlaşmıştı. Fark ediyordum ama umursamıyordum. Sürekli olarak hareket ediyordum. Olduğum yerde duramıyordum, ilerliyordum. Bu panik beni ben farkına varmadan yoruyordu da… Aslında etrafıma bu kadar bakmamın bir diğer sebebi ise babamın bana kıyıya bir süre önce bir köpek balığı yavrusunun vurduğunu söylemesiydi. Böyle bir deneyimi ilk defa yaşıyordum. İlk defa derin denizler deydim ve denizler hakkındaki bilgim sıfıra yakındı… Aynı zamanda akıntı da olabileceğini söylemişti ama bunu umursamıyordum. Kendimi rahatça akıntıdan kurtarabileceğime inanmışımdır her zaman. Durumum kötüleşiyordu, o an ne kadar kabul etmek istemesem de yorulmuştum. Artık korkudan suyun altında bir belirip bir yok olan siyahlıklar gördüğümü zannediyordum. Bütün bunlar olurken bile aklımda ‘’O’’ vardı. Hiç çıkmıyordu ki... Her an ona dönebilirdim. Yüzünü görüp kendime gelebilirdim… Dönüşüm sıkıntısız, korkusuz ve rahat olabilirdi. Bunun farkındaydım. Bütün bu deneyime bir anda son verebilirdim. Her şey bitebilirdi. Kalbimin atışı normale dönebilirdi, nefes nefese kalmaya bilirdim, dinlene bilirdim… Yapmadım. Çünkü dönseydim, her şey boşa giderdi. Zamanımı boşa harcamış olurdum. Üstelik her defasında döneceğim yeri düşündükçe daha da ileri gidesim geldi. Ben orada zaten her saniye ölüyordum o kızın karşısında… Beni her görmezden geldiğinde. Her hareketinde onun aramıza bir mesafe koyduğunu hissettikçe... Ha suda can vermişim bir kere, ha karada can vermişim yüzlerce kere...
 
-''Ah bu gözlükler ne risklere şahit oldu... Ne haykırmalar duydu dalgalar, söylemedin de sesin duyuldu...''
-''Ah bu gözlükler ne risklere şahit oldu... Ne haykırmalar duydu dalgalar, söylemedin de sesin duyuldu...''
'' Birgül Ekim'
 
BİR ÇİÇEK
Birden aklıma Birgül Teyze’nin bana birkaç gün önce söylediği bir söz gelmişti. ‘’Ölmek var, dönmek yok.’’
Bir gün bana mor bir çiçek almak için beraber dışarıya çıkmıştık, tabii elimde sürekli taşıdığım balıkçı çantamız da vardı ama bu başka bir hikaye… Salı pazarına gitmiştik ancak çiçekçi orada değildi. Pazarcılardan birine sorduğumuzda ise bize ‘’Çiçekçi diğer pazarda, bir hafta orada bir hafta burada oluyor.’’dedi, bunun üzerine biz de diğer pazarı aramaya başladık. Çok dolanmıştık ve yorulmuştuk. Ben artık ‘’Boşver, olmasa da olur.’’ diyordum. Doğruydu, olmasa da olurdu. Sadece bir çiçekti işte… Ama Birgül Teyze inatla devam ediyordu ve bana moral olsun diye, alacağımız şeyin sadece bir çiçekten ibaret olmasına rağmen ‘’Ölmek var, dönmek yok. Biz o çiçeği alacağız.’’ demişti. O zaman fark etmemiştim ama bu söz bana kiliseye yüzerken çok destek olacaktı… Bu arada o gün o mor çiçeği aldık…
 
- ‘’Neden mor?’’
- ‘’Neden mor?’’
- ‘’Çünkü O’nda moru görüyorum.’’
 
Tüm bu düşüncelerden sonra, sakinleşmiştim. Kalp atışlarım normale dönmüştü. Madem ölüm yolunu seçmiştim o zaman sürekli hareket halinde olmamın, durmamın ya da normal şekilde yüzmemin bir farkı yoktu. Bana bir şey olacaksa bu dursam da olurdu durmasam da… Birkaç derin nefesin ardından, hiddetle kulaçlar atmaya başladım. Ne olacaksa olacaktı artık. Artık daha da kararlıydım, ben o kiliseye ne olursa olsun gidecektim! Gittikçe hızlanıyordum, her kulaç atışımda aklıma sevdiğim insanlar geliyordu. Dedem, annem, ‘’O’’ ve diğerleri… Sonra aniden sol bacağıma şiddetli bir ağrı saplandı. Zorlanma sebebiyle değil ama kas yorgunluğu sebebiyle oluşan bir kramptı bu. Canım yanıyordu, acı beni suda dik durmaya zorluyordu. Bir batıp bir çıkıyordum, kısa süreliğine olsa da panik içerisindeydim. Önceliğim bacağım değil nefes almak olmuştu, bu yanlıştı… Nefes almaya çalışırken sürekli olarak bolca su yutuyordum. Birden boğazım tıkandı, öksürme ihtiyacı hissettim, ama öksürmedim. Aklımdan birçok düşünce geçiyordu o an; ‘’Buraya kadar mıydı?’’ ‘’Bu şekilde mi ölüyordu denizde boğulanlar?’’ ‘’Ben bile mi?’’ ‘’Ölsem kimse bedenimi bulamayacak bile.’’ ‘’Acaba üzülürler mi?’’ ‘’Acaba ‘’O’’ ne yapar?’’ ‘’En son sevdiğim kız o mu olacaktı, ne güzel…’’
Yine de kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, işe yaramıştı da. Sırf bir kramp yüzünden ölmeyeceğimi biliyordum. Olabilirdi ama olmayacaktı. Nefes almaya çalışmaktan vazgeçtim. Bacağım hariç her şeyden vazgeçtim. İçimdeki o birazcık nefesi tutarak bacağıma yöneldim. Ellerimle diz altımı tuttum, ve ayağımı kendime doğru zorlayarak olabildiğince germeye çalıştım. Hafif rahatlamıştı, artık beni dik durmaya zorlamıyordu hemen suya hareketsiz bir şekilde sırt üstü uzandım, birkaç kez öksürdüm ve nefes aldım. Güneş gözüme giriyordu. Ağzımda o iğrenç deniz suyu tadı vardı, boğazım kurumuştu. Bacağım hareketsizdi. Nefesimi toparladığımda bir daha kolayca krampın tekrar etmeyeceğine kanaat getirene kadar bacağımı gerdirdim. Aklıma Yüksek Sadakat grubunun ‘’İhtimaller Denizi’’ parçası gelmişti. ‘’Bırak beni boğulayım, gözlerinin tam içinde.’’ diyordu parçada. Ben de kendi kendime ‘’Gözlerinin içinde len denizin ortasında değil!’’ demiştim. Artık bacaklarımı kullanmıyordum. En ufak bir ayak çırpışımda tekrar kramp gireceğinin farkındaydım. Ama geri dönmeye de hiç niyetim yoktu. Kollarımı kullanarak ilerlemeye devam ediyordum, bacaklarım sadece arkamda süzülüyorlardı… Çok yorulmuştum. Bir köpek balığına denk gelirsem kendimi bırakmayı düşünüyordum, eğer kaçmaya çabalasaydım bacaklarımın ikisine de kramp girerdi ve daha acılı bir şekilde can verirdim. O kadar bitkindim işte… Artık kilise çok yakındı. Herhangi bir batmış kara parçasıyla burun buruna gelmemek için yine sık sık su altını kontrol ediyordum. Bir süre sonra kara yosunlar tekrar belirgin olmaya başlamıştı, su sığlaşıyordu. Artık varmıştım oraya… ‘’Peder Moğrisin Kilisesine hoş geldiniz… Yeni sahibi Junior Moğris’’ dedim sesli ve gülerek. Bu bizim Pissa tayfası arasındaki bir şakaydı. Babama Peder Moğris diye seslenirlerdi. O zaman ben de Jr. Moğris’im diyordum… Kilisenin boyutu tahmin ettiğimden çok daha büyüktü. Her taraf kaya parçalarıyla doluydu. Ayağımın yere değebileceğini biliyordum ama çekiniyordum. Kilisenin ve etrafındaki kara parçalarının üzerinde martılar vardı. Sayıları çok fazlaydı, ben yaklaştığımdan mıdır bilemiyorum, bağırıyorlardı. Denizin üzerinde yüz üstü süzülüyordum, artık kayalar nerdeyse göğüsüme değecekti, hepsi yosun tutmuştu. Çok kayganlardı. Her yer deniz kestanesi kaynıyordu adım atmak yada bir taşa tutunmak mümkün değildi… Kilise dev gibiydi, sanki tırmanılacak noktaları vardı ama neye yarar… O noktalar da yosun tutmuştu. Kilisenin alt kısmı gözükmüyordu, kayalara batmıştı. Tek gözüken şey kilisenin suya yakın kısmındaki koca bir delikti… Keşke paletim ya da deniz ayakkabım olsaydı diye düşündüm. Bir deniz kestanesine basmadan oradaki büyük kayalardan birine çıkıp dinlenmek imkansızdı. Ben martılara yaklaştıkça onlar diğer kayaların üzerine uçuyorlardı. En azından artık sesleri kesilmişti… Bir süre o alanın çevresinde dolandım ama hiçbir şekilde çıkılacak gibi değildi. Kilisenin solunda üzerinde çim bitmiş geniş bir kaya parçası vardı. Keşke oraya çıkıp biraz dinlenebilseydim diye aklımdan geçirmiştim. Olmadı, çıkamadım bir yere. Hayal ettiğim gibi bir yer de değildi… Ama olsun ben oraya ulaşmıştım. Önemli olan da buydu. Bu şekilde pozitif düşününce içimi az da olsa bir mutluluk kapladı. Sırada kendime verdiğim sözü yerine getirmek vardı... Etrafta ben ve martılardan başka kimse yoktu nasılsa… Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, hafif hareketlerde suda duruyordum, güneş arkadan başıma vuruyordu…
Boğazım patlarcasına, var gücümle bağırdım. Ona sesleniyordum ya da ona ilan ediyordum…
 
 
Bana yakın martılar uçarak yer değiştirmişlerdi. Neden böyle yaptım bilemiyorum. Belki onu ne kadar sevdiğimi göstermek istiyordum. Kanıtlamak istiyordum kendime… İçimde bir his vardı. İyi bir his. Rahatlama gibi ama tam olarak değil. Başarı hissiydi belki de bilemiyorum…
 
 
Aklımda kalan bulanık bir görüntüden ibaret artık. Özledim ama göremedim son bir defa. Kalbimdeki en derin yara, işte;
Aklımda kalan bulanık bir görüntüden ibaret artık. Özledim ama göremedim son bir defa. Kalbimdeki en derin yara, işte;
''O'' 
 
 
DÖNÜŞ
Hemen geri dönmek istemiyordum ama fazla kalınacak gibi bir yer de değildi. Ne olacağını bilemiyordum. Baş edemeyeceğim bir sonla mı karşılaşacaktım? Bekliyordum ve dinliyordum kendimi... Hala kollarımda ve yüreğimde kuvvet kaldığını hissediyordum... Yine de etraftaki deniz kestaneleri endişelenmeme sebep oluyordu, yüzlerce deniz kestanesi sanki benim yorulmamı ve onlara doğru tenimin değmesini bekliyorlardı. Eğer etrafta yüzmeye çalışırken kazara herhangi bir yerime deniz kestanesi batsaydı her şey çok daha zorlaşırdı...Kayalardan ayrılırken gözüme bir poşet takılmıştı. Tekneciler den birinin marifetiydi kesin. Rahatsız ediciydi… Tekrar aynı yerlerden geçerek uzaklaşmaya başlamıştım oradan. Çok yorulmuştum… Yine o dipsiz gibi gözüken derinliğe geldiğimde ise, sırt üstü yatıp kendi kendime şarkı söylemeye başlamıştım. Hayat umrumda bile değildi… Ne bir gram korku ne de endişe vardı içimde. İnanılmaz derecede rahattım… Başıma güneş geçmişti belki de… Artık o denizde hiçbirşeyden korkmuyordum. Korkacak bir şey yoktu ki. Bunu kanıtlamıştım… Ayrıca o kadar adrenalinden sonra başka birşeyden de kolay kolay korkacağımı zannetmiyordum. Sırt üstü fazla kalamıyordum, güneş yer değiştirmişti ve artık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sahil birazcık da olsa gözüküyordu. Kara yosunlar daydım yine, biraz daha ilerledikten sonra tekrar mazot kokan bölgeye ulaşmıştım. Yolu yarıladığı mı gösteren işaretti o koku… Etrafta hiçbir gemi yoktu, içimden ‘’Keşke bir gemi geçse de beni de alsa…’’ diye geçirmiştim. Çok yorulmuştum. Dalgalar artık büyüyordu, az da olsa sol tarafa doğru bir akıntı başlamıştı. Deniz fenerine bakarak sola doğru kaydığımı fark edebiliyordum. Güneş artık dizlerimin arkasını yakıyordu. Şortun paçaları yanıklara değdikçe canım yanıyordu. Artık kıyı daha net görünüyordu ama ben tükenmiştim… Kulaç atacak halim bile kalmamıştı kendimi zorluyordum, ölü gibiydim… Dalgalara uyum sağlamaya çalışıyordum, işe yarıyordu da. Her gelen dalga beni destekliyordu ve ilerlememe yardımcı oluyordu. Dalgalar gelirken uzanıyordum, çekildiklerinde nefesleniyordum. Uzun zamandan sonra ilk defa köpek yüzüşüyle yüzüyordum. Berbat bir durumdaydım biliyordum. Ama geri dönmeliydim… İnsan nasıl yürüyebileceğinden daha fazla yürüyüp eve geri dönerken bitkinlik ve pişmanlık çekiyorduysa ben de o durumdaydım. Ama gitmeliydim. Onlara söylemeliydim. ‘’O’’nu görmeliydim. ‘’O’’ aklıma geldiği anda tekrar kulaç atmaya başlamıştım, ayak da çırpıyordum çünkü artık kıyıya yakındım. Herhangi bir kramp tehlikesini umursamıyordum. Sahil çok yakındı artık… Su ben sahile yaklaştıkça soğumuştu, yanıklara iyi geliyordu. Birazcık rahatlamıştım ama hala yorgundum… Yine nefessiz kalarak durmuştum. Çok bitkin bir şekilde kulaç çekiyordum, buna kulaç çekmek bile denilemezdi. Sadece kollarımı öne savurup çırpınıyordum… Kıyıya çok az kala bayılabilme riskimin olduğunu düşündüm. O gün sadece sabah yediğim bir tost ile duruyordum... Parmak uçlarım su altındaki kumlara değiyordu artık. Yavaşça ilerliyordum, adım adım... Başım dönüyor ve miğdem bulanıyordu, ama dengemi sağlamayı başarıyordum. Çevredeki insanlar bitkin yüzüme bakıyorlardı. Ya da ben öyle zannediyordum. Usulca sudan çıktım. Sürekli olarak derin nefes alıyordum, çok derin aldığım zaman da öksürük tutuyordu. Baran Abi, Nejat Abi ve Necdet Abi dolabın yanındaydı. Bana ''Oğlum sen neredeydin?'' dediler. Ben de ''Kiliseye yüzdüm.'' dedim. Nejat Abi ''Lan sen manyak mısın?'' dedi. Bir şey demedim. Gözlüğümü elime aldım, sandaletlerimi giydim ve havlumu koluma sardım. Yavaş adımlarla sol taraftaki basamaklara yöneldim. Yürüyecek halim bile kalmamıştı. Zar zor ama istekli bir şekilde basamakları çıkıyordum. ''O''nu görmek istiyordum. Göz ucuyla da olsa, bir anlığına görüp canlanmak...Yukarıya çıktığımda ise araçları yoktu... Gitmişlerdi... Yine... Hiçbir şey değil ama o mahvetmişti beni... O an aklımdaki tek düşünce ise ise ''Umarım bu gün ay batmaz...''dı...
 
 
Son sözler;
Aslında devamı ve ayrıntısı daha vardı ancak gelişen olaylar yüzünden yazma isteğim tamamen yok oldu. ''Dönüş'' başlığı altında yazdıklarım gerçekten isteksiz yazılardı. Ama bir şekilde sonlanması gerekiyordu... Eksik kalmasındansa bu şekilde özetleyerek bitirdim... Belki bir gün devam ederim yada ''Dönüş'' kısmını düzeltirim. Bu benim yazdığım ilk yazıydı. Sadece tek bir kişi bu son cümlenin aksini iddia edebilir... 
 
(BARIŞ ERDAĞI) 
 
 
' Göreceksiniz...
Bir gün yaptıklarınız gerçekten işe yaramış,
Dilediğiniz her şey gerçekleşmiş.
Dönüp bakacaksınız geriye ve güleceksiniz başınızdan geçenlere...
ve kendinize "bunların hepsini nasıl atlattım?" diye soracaksınız.
Sadece,umudunuzu asla kaybetmeyin!
Sadece, hayal kurmaktan vazgeçmeyin!
ve asla eksik etmeyin yaşamınızdan sevgiyi..!'
 
 
Görmüştüm, aşk heyacanından insanın neler yapabileceğini ölümle beraber yüzdürecek gibi bir umut, soğuk hissettiğinde  bir sıcak  gülüş, içindeki yalnızlığın doldurarak kişilikli ve cesaretli,
Oysa o insanın  ta kendisi...
İşte ben  bunları biliyorum...Birgül ekim..
 
 
 
 
Salih ERDAGI bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 69
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 4847
Kayıt tarihi
: 17.11.13
 
 

Ben yazıda toprağı yazdığımı sanıyorum şiirde gökyüzünü... Yıllardır yurt dışında olmanın yol açt..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster