Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ocak '21

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
51
 

Plakçılar Kralı (2)

Memleketimden İnsan Manzaraları: 304

 

PLAKÇILAR KRALI (2)

 

“Makamıyla, parasıyla, şöhretiyle övünenler,

güldürmeye başladı beni.”

                                                               Zülfü Livaneli

 

                Ticarete sıfırdan başlayıp da çalmadan çırpmadan zekâsı ve alnının teriyle zirveye tırmananlara karşı ayrı bir sevgim ve saygım var.

                Onlardan biri, doğup büyüdüğüm köyün insanı… Ayrıca annesini, babasını çok yakından tanıdığım bir akrabam. Yirmi yaş büyüğüm âbim “Plakçılar Kralı” adıyla ünlü Hilmi Coşkun

                Babası Eyüp Dayı, köyümüzde bulunan iki camiden biri olan “Aşağı Cami”nin imamı idi ve Eyüp Hoca diye anılırdı. (O caminin adı, Hacı Musa Zeytinkaya Camisi şimdi.)

                Mehmet, Ayhan veMuhsin kardeşlerin âbisi Hilmi Coşkun, askerlik dönüşü, bir süre Akseki Orman Müdürlüğü’nde “Orman Bakım ve Koruma Memuru” olarak çalışır.

                İkinci Dünya Savaşının etkisiyle ülkemizde kıtlık ve yoksulluğun diz boyu olduğu 1940’lı yılların ilk yarısında, yirmili yaşlarda bir gencin böyle bir işi olması büyük bir şanstır. Ancak bu iş, Hilmi Coşkun’a göre değildir. Her gün, her ay aynı işi yapmak, dolayısıyla her aybaşı aynı maaşı almak; yapısına, yaratılışına terstir.

                Aklını, zekâsını kullanmasına elverişli değildir; yaptığı iş. Müdürü, âmiri ne derse o!

                Başkalarının havada kapacağı böyle rahat bir işten istifa ederek ayrılır.

                Arkadaşları ve yakından tanıyanlar:

                “Hiç akıl yok bu gençte. Böyle bir zamanda, böylesine rahat ve geliri olan bir memuriyetten ayrılır mı insan? Ne güzel, arkanı dayamışsın devlete. Sık dişini, devam et. Yok, İstanbul’a gidecekmiş de, ticaret yapacakmış da… Kolaydı sanki ticaret yapmak? Birkaç ay sonra, elindeki üç beş kuruşu da batırıp gelirse şaşırmam hiç. Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olan nicelerini görmedik mi biz?”

                Demişlerdir mutlaka.

                Evet, “Dimyat’a pirince giderken…” diye başlayan bir atasözümüz olduğu gibi, “Her kuşun eti yenmez” diyen başka bir atasözümüz de var.

                Gerçekten de, “Ben bu işi yaparım.” deyip kendine güvenerek korkmadan, dört elle işe sarılan, aklını ve zekâsını olumlu yönde kullanan, bugünkü işini yarına bırakmayan, her geçen gün bilgi dağarcığına yeni bir şeyler ekleyen herkesin başarılı olacağına inanırım ben.

                Bu yargıya en güzel örneklerden biri, sıfırdan başlayarak adım adım ilerleyip sonunda “Plakçılar Krallığı” tahtına oturan Hilmi Coşkun’dur.

                İkinci Dünya Savaşının dünyayı kasıp kavurduğu bir yılda maaşlı ve rahat işinden kendi isteğiyle ayrılıp İstanbul’un yolunu tutan bu gözü kara gencin yaşamöyküsüne kaldığımız yerden devam edelim:

                Ticaretteki başarısıyla ünlü birçok Aksekili gibi Hilmi Coşkun da işportacılıkla başlar işe. Kekik yağı ve kolonya başta olmak üzere, hırdavat ürünleri vardır tezgâhında.

                Bu işe başlayan her Aksekili gibi tutumludur. Kazancından üç beş kuruşunu biriktirir hep.            Niçin mi? Bir adım ileri gitmek için elbette.

                Ah şu Beyazıt çıkışındaki baraka dükkânlardan birini kiralayabilse!.. Bu hayalle yatar, bu hayalle kalkar hep.

                Kim demiş, kötüdür diye hayal? Yeter ki, o hayali gerçekleştirmek için bir çaba göster sen. Genç Hilmi Coşkun hem hayal eder, hem de onu gerçekleştirmek için dört elle sarılır işine.

                Hedefini belirleyen ve o hedefe ulaşmak için sürekli bir çaba içinde olan kimsenin emeği boşa gitmez.

                Gerçekten de kısa bir süre sonra, ulaşır bu hedefe. Bu kez yeni bir hedef belirler kendine: Kapalıçarşı’nın içinde bir dükkân…

                Daha dün işportacı biri için kolay ulaşılacak bir hedef değildir ama… Kim set çekebilir ki hayallere? O da gerçek olur bir gün.

                Oyuncakla birlikte plak da satmaya başlar. Geliri iyidir de şımarıp har vurup harman savurmaz asla. İşportacılık dönemindeki gibi, hatta daha da tutumludur. Ve bir arayış içindedir hep.

                Sözgelişi, başkaları plak yapar da neden O da yapmasın? Bu hedefi söylese çevresindekilere, “Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna nene gerek” diyeceklerini bildiği için, kutsal bir sır gibi saklar bunu yüreğinde. Gerekli sermayeyi biriktirince de ilk plağını yapar. Hem de o dönemin ünlü müzisyeni Baki Çallıoğlu ile.

                Yapmasına yapar da, umduğu gibi başarılı olmaz; bu ilk deneme. Pes edip çekilmek yerine bir arayış içine girer. “Yanlışım nerede? Neyi yanlış yaptım?” diye düşünür durur. Ve çok geçmeden kendi keşfi olan Şükran Ay’la “Ağlayan Plak”ı yapar.

                Öyle büyük bir ilgi görür ki bu plak, siparişe yetişemez fabrikalar. Ve bir adım daha atıp Coşkun Plak şirketini kurar.  Çok geçmeden de bir fabrika satın alıp kendi üretmeye başlar plaklarını.

                Coşkun Plak’ı önce Sirkeci’deki Doğubank’a, sonra da şimdiki yeri olan Unkapanı’ndaki İMÇ çarşısına taşır.

                Ağrı’daki askerliğim bitip kur’a ile Edirne’nin ilçesi Keşan’a atanınca, yıllardır özlediğim İstanbul’a uğradığımda, Hilmi Âbi’yi, İMÇ’deki işyerinde ziyaret ettim. Karşımda ünlü bir plak yapımcısı ve bir fabrikatör vardı artık.

                “Oo hısım, gel bakalım. Bir gittin, bir daha gelmez oldun İstanbul’a. Nerdesin, ne yapıyorsun?” diye sordu.

                Kahvelerimizi içerken, kısaca anlattım; geçen sekiz yılı. “Başarılarınızı uzaklardan basından izledim hep. Hem ünlü bir plak yapımcısı, hem başarılı bir fabrikatör oldunuz. Tüm hemşerileriniz gurur duyuyor sizinle. Ben de öyle elbette. Candan yürekten kutlarım sizi.” dedim.

                Memnuniyetini, kendine özgü sesli bir gülüşle belirtti. Ve:

                “Fabrikayı gördün mü?” diye sordu hemen.

                Henüz dün akşam geldiğimi, dolayısıyla görmediğimi söyleyince:                            

                “Gel öyleyse, birlikte gidelim.” deyip kalkıverdi ayağa.

                Gaziosmanpaşa’da idi fabrika… Bizim köy Gödene’den pek çok arkadaş vardı çalışan. Onlardan birçoğu, Hilmi Coşkun’un yolundan giderek geleceğin ünlü plak yapımcıları olacaktı.

                Doğrusu ya, bunu aklımın köşesinden bile geçirmemiştim o gün. Acaba o arkadaşların aklında var mıydı, böyle bir düşünce?

                1970’li yıllarda, ülkemizin en büyük plak yapım firmasıydı; Coşkun Plak. Birkaç yıl sonra, Londra’daki “Sahibinin Sesi” plak şirketinin Türkiye haklarını da satın alıp gücüne güç katmıştı.

                Kumkapı’da bir apartman dairesinde oturmaktaydı hâlâ. O’nun daha iyi bir evi olması hakkı değil miydi artık? Orası mı, burası mı olsun diye bir arayışın içindeyken, emekli bir paşanın Florya’daki yaklaşık bir dönüm bahçe içindeki köşkünü satacağını öğrenir.

                Henüz ıssız bir semttir; o yıllarda Florya. Ama Akseki’nin Toroslar’ın göbeğindeki Gödene köyünde doğmuş, çocukluğu ve gençliği o köyde geçmiş ve köyünü asla unutmamış olan Hilmi Coşkun için bir eksiklik değildi bu. Aksine…

                Sıkı bir pazarlıktan sonra satın alır; o köşkü.

                Keşan’da üç yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra, İstanbul’da Vefa Poyraz Lisesi’ne atanmıştım; 1972’de.

                Bir Pazar günü bu köşkte ziyaret etmiştim kendisini. Yeşillikler içinde, denize bakan üç katlı bir köşk… Pek çok ve renk renk güller vardı bahçesinde.

                Bayram mıydı, yoksa her pazar öyle miydi, bilmiyorum; birçok Gödeneli dostu ve akrabası vardı; ziyaretine gelen. “Vay, benim hısımım da bilirmiş buraları” diye karşıladı beni.

                Yıllardan sonra ilk kez gördüm; birçok köylümü. Özlemle sarıldık birbirimize. Konuştuk, şakalaştık, gülüştük… Plakçılar Kralı’nın sarayında değil, Gödeneli Eyüp Hoca’nın oğlunun evindeymiş gibi rahattık hepimiz.

                Gerçekten de, ünlü Coşkun Plak’ın sahibi, fabrikatör Hilmi Coşkun, ne krallığını hissettirdi bize o gün, ne de patronluğunu… Hele hele İbradı’nın Ormana köyünden sevgili eşi İhsaniye Abla’

sormayın hiç. Tanıdığım ilk günlerdeki gibi sade ve kibirsizdi yine. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünebilen tanıdığım nadir hanımlardan biriydi O.

                Hepimiz gideceğiz de bir gün bu dünyadan, ne büyük mutluluktur; arkada hoş bir seda, güzel bir anı bırakmak!

                                                                                                                            Hüseyin Erkan

                                                                                                                              huseyinerkan.antalya@gmail.com

Muhsin DURUCAN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 100
Kayıt tarihi
: 19.02.20
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster