Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

06 Mayıs '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
326
 

Politik liberalizmin teorisinde baskının paradoksal rolü

Son yıllarda liberal demokrasinin teorisinde çokça tartışılan konulardan biri, yasaların hazırlanmasında veya kaldırılmasında lehte veya aleyhte ileri sürülen dini nedenlerin devletin kamusal alanındaki rolüne uygunluğudur. Bu konuda sergilenen çeşitli duruşlar “dışlayıcı” ve “kapsayıcı” olarak sınıflandırılmaktadır. Birçok nedenden dolayı, bu terminolojiyi isabetli görmüyorum. Bunun nedenlerden bazılarını ileride açıklayacağım. Ama terminoloji bu tür konuları tartışanların kullandığı sözcüklerin bir parçası haline geldiğinden, çekincelerime rağmen bunu kullanacağım. Bu makalede amacım, genel olarak “dışlayıcı” duruş olarak adlandırılan duruşu sergileyen insanların düşünce çizgisinde muhtemelen en derinde yatan bileşeni tanımlamak ve eleştirmektir.

En başından başlayalım: “dışlayıcı” olarak sınıflandırılanlar, neden liberal demokraside politik sorunların belirlenmesinde ve tartışılmasında açıkça sunulan nedenlere ihtiyaç olduğunu düşünür? Her birimizin, başkalarına nedenler sunmaksızın kendi kararını vermesi ve oyunu kullanmasında yanlış olan nedir? Daha açık bir biçimde ifade etmek gerekirse: Her yetişkin yurttaşın iyi ve isabetli bulması – veya belirli koşullar altında böyle bulması – için yeterli nedenin mevcut olduğuna inanmadıkça, önerilen bir yasal düzenlemenin desteklenmemesi gerektiği neden savunulur? Bu prensip, insanın çevresindeki bazı vatandaşların bu tür nedenlerin farkında olmadığına inanması durumunda, bu nedenleri onların dikkatine sunması ihtiyacını da beraberinde getirmez mi? Genel duruşu paylaşan ve zamanı geldiğinde oyunu veren insanlar üzerine biraz konuşmaya ne dersiniz?

Bu bağlamda kullanıldığı şekliyle “gerekliliğin” anlamına değinelim: Burada sözünü ettiğimiz şey, liberal demokraside bir vatandaşın rolünün doğasında var olan görevlerdir. Her toplumsal rol, belirli haklar ve sorumluluklar içerir. Bu doğrudur, örneğin bu meseleler üzerine yazılar yazan birçoğumuzun mesleği olan üniversite hocalığının toplumsal rolü. Role özgü görevlerin doğası şu şekildedir: Genel olarak, şu veya bu işi yapma görevinin, insanın üstlendiği role ait olduğunu söylemek, insanın o işi yapmak zorunda olduğunu söylemek için yeterli değildir. Her şey bir tarafa, her birimiz farklı hakları ve sorumlulukları bir araya getiren birçok farklı toplumsal rol üstleniyoruz. Öyle ki bu rollerden birinin gerektirdiği şey, bir başkasının gerektirdiği şeyle çatışabilir. Öğretim üyeliği görevim, vasi veya eş olarak görevimle belirli bir anda çatışabilir. Daha temelde, insanın üstlendiği toplumsal roller insanın görevlerinin yegane kaynağı değildir.

Buna göre, liberal demokraside vatandaş rolünün normatif bileşeni üzerinde konuşurken, doğrudan vatandaşların görevleri üzerinde konuşmayız. Bazı vatandaşlar, vatandaş rolünü oynayamaz; çocuklar buna örnektir. Vatandaş rolünü oynayabilecek bazı vatandaşların, bunu yapmasına izin verilmez; hüküm giymiş suçlular buna örnektir. Rolü oynayan ve oynaması gereken kişiler için bile, onların ne yapmaları gerektiğinden değil, liberal demokraside vatandaş rolünü oynayan biri sıfatıyla onlardan neler beklendiğinden söz edebiliriz. Bazen bir liberal demokraside vatandaş rolünü oynayan ve oynaması gereken bir kişinin, o rolün gerektirdiği şeyi yapmaması gerekir.

Hepsi olmasa bile çoğu dışlayıcı, şunu söyleyecektir: Özgür ve eşit bireyler olarak vatandaşlara duyulan saygı, önerilen bir yasayı desteklemeden önce, kişinin bu yasanın neden iyi bir yasa olarak görülmesi gerektiğine ilişkin nedenleri sunmasını veya açıklamasını gerektirir. Hiçbir zaman tam olarak ortaya konmayan bu saygı argümanı, birçok çelişkili yoruma konu olmuştur. Christopher Eberle’nin Religious Conviction in Liberal Politics kitabında, bu konu etraflıca ele alınmıştır. Ben burada, dışlayıcıların hepsinde olmasa bile birçoğunda görülen farklı bir düşünce çizgisini ele almak istiyorum. Bu alternatif çizgi, eleştirmenlerin ilgisini çok daha az çekmiştir; yine de dışlayıcıların düşünce yapısının en derinlerinde yatan şeyin bu olabileceğini düşünüyorum.

Bu alternatif, saygı yerine baskıya odaklanır. Burada, yasanın baskıcılığı ve bunu gerekçelendiren nedenler önem taşır. Bir vatandaşın baskıcı bir yasayı desteklemesi, elbette ki baskının meşru olduğuna (haklı olarak) inandığını gösterir. Ama bunun da ötesinde, kendilerinin bildiği nedenleri bilmeyenlere bu nedenleri sunmaları veya baskıcı yasaların meşruiyetinin neye dayandığını ortaya koymaları gerekir.

Bu düşünce çizgisinin en açık ifadesini, Robert Audi’nin aşağıdaki pasajında bulabiliriz:

Liberal demokrasi, doğası gereği baskı kullanılmasına karşı çıkar ve işbirliğini sağlamak için ikna yöntemini tercih eder.  Nedenleri ortaya konarak, bir şey yapmaya ikna edildiğimizde, bunu kendiliğinden bir biçimde yaparız ve özdeşleşiriz. Yapmaya zorlandığımız şeyi yapmaktan rahatsızlık duyarız. Bu nedenle, baskı olması gerektiğinde, liberal demokrasi bunu aklı başındaki her yetişkin vatandaşın ikna edici bulacağı ve özdeşleşebileceği faktörler üzerinden – örneğin kamu güvenliği – gerekçelendirmeye çalışır. Neredeyse bütün vatandaşlar tarafından paylaşılıyor olsa bile, dinsel konuların baskı için yeterli bir neden olarak görülemeyecek olması bu nedenledir. Makul ve mantıklı vatandaşlar, baskının gerekliliğe ikna olmuyorlarsa… liberal demokrasinin bakış açısından, baskı yeterli gerekçeye sahip değildir.

Aynı düşünce çizgisi, biraz farklı bir ifadeyle, Charles Larmore’un “Politik Liberalizm” adlı makalesinde de bulunabilir. Larmore; “Nedenleri düşünebilen ve bunlar temelinde hareket edebilen bir kişiyi düşünelim,” der. “Etik ilkeleri iki gruba ayırabiliriz: İnsanların meşru bir biçimde uymaya zorlanabileceği politik ilkeler ve siyasi zorlamaya konu olamayacağını düşündüğümüz diğer ilkeler.

İnsanları bir şeye uymaya zorlamak, onlara araç olarak davranmaktır. Bu kendi içinde yanlış olmayabilir (aksi halde, siyasi kuruluşlardan söz edilemezdi). Eşit saygı normunun karşı çıktığı şey, bu uyumun yalnızca güce dayandırılmasıdır. Bir politik ilkeye sadece tehdit yoluyla uyulmasını sağlamaya çalışırsak, insanlara birer araç, baskının objesi olarak davranırız. Birer kişi olarak sahip oldukları ayırt edici kapasitelerle ilgilenerek, onlara birer amaç olarak davranamayız. İlkenin kabul edilebilirliğini, onların kendi muhakeme güçlerine dayandıramayız. Kişiye bir amaç olarak saygı duymak, baskıcı veya politik ilkelerin, bizim kadar o kişiye de meşru görünmesi şartını aramaktır.

Audi ve Larmore, bir vatandaşın baskıcı yasalara verdiği desteğin bir koşulu olarak, yasanın makul nedenlerini sunması (ya da bu nedenleri bilmediğine inandığı kişilere açıklaması) gerektiği noktasında aynı fikri paylaşırlar. Ama, bu ilkenin uygulanması için sundukları nedenlerde farklılaşırlar. Yukarıda aktarılan pasajda, Audi sonuca ilişkin bir neden sunar: İlkeyi izlemedeki başarısızlık, rahatsızlığı besleme eğilimindedir. Larmore ise deontolojik bir neden sunar: İlkeyi izlemedeki başarısızlık, kişilere birer amaç olarak değil araç olarak davranmakla sonuçlanacaktır ve onlara, yalnızca enstrümantal değil, doğuştan değere sahip bireyler olarak gösterilmesi gereken saygı gösterilmemiş olacaktır.

Kısacası, bu iki pasajı, özellikle de Larmore’dan yapılan alıntıyı okumanın iki ayrı yoluna dikkat çekmek istiyorum. Ama daha önce baskı hakkında birkaç genel yorum getirmeme izin verin. Audi, liberal demokrasinin temel bir ilkesi üzerinden hareket eder: Devletin uyguladığı baskının, “yeterli temele” sahip olması gerektiğini ve bunun, kendisi tarafından ortaya konulduğu şekilde gerekçelendirilmesinin şart olduğunu savunur. Bu yaklaşım, elbette ki baskının şu veya bu şekilde gerekçelendirilmesi gerektiğini varsayar. Bununla birlikte daha da geniş bir ilke doğrulanabilir (Audi veya Larmore’un buna karşı çıkması için ortada bir neden göremiyorum). Genel olarak, baskının ister devlet veya başka bir kurum tarafından uygulansın gerekçelendirilmesi gerekir. Baskı, hiçbir şekilde ahlaken iyi değildir, hatta nötr bile değildir. Baskı her zaman ahlaken kötüdür. Ama hiç şüphe yok ki bazı durumlarda A’nın B’ye x’i yapmak için baskı uygulaması,  A’nın yapabileceği iyi bir şey olabilir. Bunun doğru olduğu koşullarda, B’nin x’i yapması, A’nın B’yi bunu yapmaya zorlamasının kötülüğünden daha ağır basan bir iyiliği teşkil eder ya da bir biçimde bu iyiliği üretir. Dolayısıyla, A (haklı olarak) B’nin x’i yapmasının sonucunda ortaya çıkan iyiliğin, A’nın B’yi bunu yapmaya zorlamasının kötülüğünden daha önemli olduğuna inanır ve (haklı olarak) B’nin x’i yapmasını sağlamanın, daha az kötü olan alternatif bir yolunun bulunmadığına inanır. A’nın B’yi x’i yapmaya zorlamasının daha az kötü bir yolu olmaması durumunda, A’nın B’yi x’i yapmaya zorlaması ahlaken meşrulaşır.

Bir kişinin, bir başkasına meşru olarak baskı uygulamasının örneklerini hepimiz biliyoruz. Mümkün olabilecek en hafif ve tartışmasız bir örnek üzerinden gidelim. Özellikle, politika alanının dışından bir örnek kullanıyorum. Küçükken, birçoğumuz ebeveyni tarafından piyano çalmaya zorlanır. Bu şekilde piyano çalmaya zorlanan bazılarımız, ustaca piyano çalmanın mutluluğunu tadarak nihayetinde iyi bir sonuca ulaşır. Geçmişe baktığımızda, baskı meşrulaştırılır. Ustaca piyano çalmak, kesinlikle iyidir. Baskı yöntemi çok sert değildir. Küçükken sahip olduğumuz karakter ve ilgi alanları göz önünde bulundurulduğunda, ustaca piyano çalmanın mutluluğunu yaşayabilmemizin tek yolu, ebeveynimizin bizi piyano çalmaya zorlamasıdır. Bize, “Bu senin iyiliğin için,” demişlerdir. Geriye dönüp baktığımızda, buna hak veririz.

İnsanların temel özelliklerinden biri, ortaçağa ait bir ifade tarzı kullanacak olursak, iyi olana uygun hareket edebilmeleridir. Bir başka deyişle: İnsanlar, iyi bir şey olduğunu veya iyi bir sonuç vereceğini düşündüğü şeylere yönelik bir niyet duyabilir ve bunu yerine getirebilir. İyi niyetli ebeveyn, çocuklarını piyano dersi almaya zorlar. Bunun çocuklarının iyiliğine olduğunu düşünür. Makul bir ustalık seviyesine ulaşana dek, yani piyanoyu ustaca çalmanın mutluluğuna ulaşana dek, çocuklarının piyano çalışmasının, onlar için iyi olacağına inanır. Bu baskının temelinde, çocuğun ebeveyninin iyi anlayışına uygun olarak davranmasını sağlamaktır.

Çocuk, ebeveyninin iyi anlayışına uygun olarak davranmasına karşın, kendi iyi anlayışına göre hareket etmeye devam eder; yani iyiye uygun olarak davranan gerçek bir kişidir. Kişiliği geçici olarak askıya alınmamıştır. Ebeveyn, baskı ve piyano çalışmasını bir araya getirir ve çocuk da piyano çalışmanın kendi iyiliğine olduğunu görür. Ancak, yıllar boyunca piyano çalışarak, ustaca piyano çalmanın mutluluğu gibi önemli bir iyi sonucu ulaşacağı kanısından yola çıkmaz. Ustaca piyano çalmanın mutluluğunu yaşamak için yıllarca piyano çalışmak, çocuğun değil ebeveyninin görmüş olduğu bir şeydir. Çocuğun o anda iyiyi muhakeme etme gücünde belirleyici olan nokta, çalışmadığı takdirde ebeveyni tarafından sergilenecek tutumun nahoşluğudur. Çocuk, kendi kendine, cezalandırılmaktansa çalışırım daha iyi der.

Bu örnekte, A’nın B’yi yapmaya zorladığı eylem, A’nın B için iyi olduğunu düşündüğü eylemdir. Meşrulaştırılmış baskının bir başka örneği, A’nın B’yi yapmaya zorladığı eylemin, A’nın B dışındaki birinin iyiliğine olduğunu düşünmesidir. Ebeveyn, çocuğunu yalnızca onun hemen veya gelecekte iyiliğine olduğunu düşündüğü şeyleri yapması için baskı uygulamaz; başkalarının iyiliğine olduğunu düşündüğü şeyleri yapması için de çocuğuna baskı uygular. Her iki durumda da, baskının amacı, A’nın B’yi iyi olduğunu düşündüğü şeye göre davranmaya zorlamasıdır; B, yapılacak şeyin iyi olduğuna dair A’nın bu yargısını o anda paylaşmıyorken, buna göre hareket etmeye zorlanır.

Bu değerlendirmeler ışığında, merak uyandırıcı olduğunu düşündüğüm ama şimdilik yanıtlamaktan uzak duracağım bir soru yöneltmeme izin verin. Hepimiz, çoğu zaman farklı olmasını arzu ettiğimiz koşullar altında kararlar vermek zorunda kalırız. Tercihlerimiz kısıtlanır. Bir önceki gün kolumu kırdıysam, gitmeyi çok istediğim bir konsere gitmememin daha iyi olacağı sonucuna ulaşırım; çünkü kolumdaki acı, dikkatimi tamamen dağıtacaktır. Fiziksel ve sosyal kısıtlamaların, insani koşulumuz üzerinde ne kadar belirleyici olduğu düşünüldüğünde, baskının neden gerekçelendirilmesi gerekir? Bir psikoloğun ifadelerini kullanacak olursak: İnsanların eylemlerine negatif pekiştirmeler yapmanın, ahlaki kabul edilebilmesi için neden gerekçelendirilmesi gerekir? Baskı da diğer çevresel kısıtlamalar gibi hepimizin tabi olduğu fiziksel ve sosyal kısıtlamalar kadar ahlaken nötr olamaz mı?

 Audi ve Larmore’un savunduklarına dönelim. Audi ve Larmore, liberal demokraside devletin uyguladığı baskının meşru olarak görülebilmesi için hangi koşulun yerine getirilmesi gerektiği hakkında bir tez önerir. Bu, liberal demokraside bir vatandaşın, devletin uyguladığı baskıyı meşru bir baskı olarak destekleyebileceği koşulları da kapsayan bir tezdir. Elbette ki insanın, baskının iyi bir şey olduğunu düşünmesi için iyi bir nedene sahip olması gerekir. Ama Audi ve Larmore’un bakış açısına göre, bu baskıyı meşru olarak kabul etmek için kendi başına asla yeterli değildir; iyi bir şey olabilir ama henüz meşrulaştırılmamıştır. Haklı olarak, aklı başında olan bütün vatandaşların bunu iyi bir şey olarak kabul ettiğine, kabul edebileceğine inanmadıkça, baskının meşru olduğunu düşünemem.

Üstelik, baskıyı iyi bir şey olarak kabul etmeleri veya kabul edecek olmaları da yeterli değildir. Politik olarak bağlantılı ahlaki ilkeler temelinde bu nedenleri ortaya koymaları gerekir. Rawls’un ünlü ifadesiyle bütün (çelişkili) kapsamlı doktrinler bakımından “bağımsız” ve Larmore’un teriminde “nötr kalan” bir kaynağa başvurulması gerekir. Audi, nedenlerin bağımsız duran bir nötr kaynaktan türetilmesinin yanı sıra, herkesin bunun iyi bir şey olduğuna dair aynı neden etrafında birleşmesi gerektiğini savunur. Buna karşın, Rawls insanların farklı nedenlerden dolayı bunun iyi bir şey olduğuna inanabileceğini düşünür; Rawls’a göre bu farklı nedenlerin, bağımsız bir kaynaktan türetilmesi yeterlidir.

John Locke’tan 21. Yüzyıl teorisyenlerine kadar – günümüzdeki dışlayıcı teorisyenler Rawls, Audi ve Larmore dahil – liberal teorisyenlerin neden bu tür bir bağımsız, nötr kaynağı şart koştuklarını net olarak anlayabildiğimi söyleyemem. Baskıcı yasaların belirli örneklerinde, birçok teorisyenin savunduğu gibi, baskının yalnızca hepimizin aynı nedeni kabul etmemiz halinde meşru kabul edilebileceği yönündeki tezi ise bana daha da anlaşılmaz geliyor.

Belki de bu tür bir kaynağın var olması gerektiğini düşünmek, hiçbir şekilde teorik değil, tamamen pratik amaçlı olabilir. Çeşitlilik arz eden doktrinlerimiz bu nedenlerin tek kaynağı olsaydı, herkesin aynı konuda hem fikir olabilmesi şansı çok daha düşük olurdu. Herkesin, kendi özgün dini ya da felsefi nedenini öne sürmesi durumunda, insanların bu tür bir konu üzerinde hemfikir olabilmesi, tesadüflere kalırdı ve kolay kolay gerçekleşmezdi. Bu nedenle, bağımsız ve nötr bir ilke kaynağı aramamız gerektiği düşünülebilir. Yine de bu pratik faydası, bu tür bir kaynağın mutlaka var olması gerektiğini savunmamız için yeterli bir neden sunmaz. Benim bir yasa önerisini bağımsız ve nötr bir kaynağa dayanan bir ilke temelinde desteklemem, sizin ise bunu başka bir temele dayandırmanızda ne gibi bir sakınca olabilir? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu toptancı yaklaşımı bırakacak olursak, farklı nedenleri farklı doktrinlerden neden türetemeyeceğimiz de net değildir. Aynı yasa için farklı nedenleri kabul edersek, bunların bağımsız bir kaynaktan gelmesi gerektiğinde ısrar etmek keyfi olacaktır.

Vatandaşlar, baskıyı yalnızca bunun iyi bir şey olduğunu düşünmelerine yetecek bir nedene sahipse baskıyı meşru olarak kabul eder ve (haklı olarak) aklı başındaki bütün yetişkin vatandaşların bunun iyi bir şey olduğunu düşünmek için bir nedene sahip olduğunu, olacağını veya olması gerektiğini düşünür. Bu koşul hakkında düşünmek için piyano çalışmasını bir model olarak alabiliriz. Çocuğuma uyguladığım baskıyı meşru görmem için, yapmaya zorladığım eylemi ve ona eşlik eden baskıyı iyi bir şey görmeme yetecek iyi bir nedene sahip olmam yeterli değildir. Çocuğun da bu eylemin iyi bir şey olduğunu düşünmek için bir nedene sahip olması gerekir.

Ancak, bu düşünce çizgisinde çok tuhaf bir şey vardır. Çocuğum piyano çalışmayı, kendisinin yapabileceği iyi bir şey olarak kabul ederse ve bu nedenden yola çıkarak piyano çalışmaya başlarsa, artık ona baskı uygulamamış olurum. Piyano çalışmanın kendisi için iyi bir şey olduğuna gerçekten inanırsa ve bu nedenle çalışırsa, benim kendisi için iyi olduğunu düşündüğüm şeye göre hareket etmemiş olur; cezalandırılmaktan kaçma düşüncesiyle de hareket etmemiş olur. Çalışmasını, çalışmanın iyiliğini göz önünde bulundurarak yapar ve bunda bir baskı söz konusu değildir.

Elbette ki piyano çalışmanın iyiliği hakkındaki görüşleri değişebilir. Ya piyano çalışırsın ya da cezana katlanırsın şeklindeki kuralım, bütün bu değişiklikler sırasında yürürlükte kalırsa, çalışmanın iyi olduğunu düşündüğü zamanlarda onu zorlamam, ama iyi olmadığını düşündüğü zamanlarda onu zorlarım. Veyahut, piyano çalışmanın iyi bir şey olduğunu düşünse de bunun diğer birçok iyi şey arasından yalnızca biri olduğunu düşünebilir. Piyano çalıştığı günlerin birçoğunda, yapılacak daha iyi bir şeyin olabileceğini düşünebilir. Bu günlerde, baskıya uğrayacaktır. Ama önemli olan nokta şudur: Çocuk, piyanoyu kendisi için iyi bir şey olduğu kanaatiyle çalışıyorsa – iyinin ne olduğu hakkında benimle hemfikir olup olmamasından bağımsız bir şekilde – ve bu nedenden dolayı piyano çalışmaya başlarsa, bunu benim uyguladığım baskı sonucunda yapmamış olur. Bazı kötü ebeveyn ya da çocuklarının görüşlerinden bihaber olan ebeveyn, yine de şu veya bu tehdidi savurabilir: “Pratik yapmazsan, arkadaşlarınla top oynamana izin vermeyeceğiz.” Bu tehdit yerine getirilmemiş olmakla kalmaz, aynı zamanda çocuk da bu tehditten dolayı pratik yapmaz. Sonuçta, baskı uygulanmamış olur.

Audi, “baskı olması gerektiğinde, liberal demokrasi bunu aklı başındaki her yetişkin vatandaşın ikna edici bulacağı ve özdeşleşebileceği faktörler üzerinden – örneğin kamu güvenliği – gerekçelendirmeye çalışır,” der. Burada, liberal demokrasileri kişileştirse de, liberal demokrasilerde vatandaşların “medeni erdemi” olarak adlandırdığı kavramı ortaya atar. Bu kavramla, bir liberal demokraside vatandaş rolünün normatif bileşenini anlatır. Buna göre, bir liberal demokraside vatandaşlık rolünü yerine getiren bir kişi, baskıcı bir yasanın lehine iyi nedenler olduğuna inanırsa, aklı başındaki yetişkin vatandaşları da bu iyi nedenlere ikna etmeye çalışır. Burada bir soru işareti oluşur: Bu ikna çabası başarısız olursa, vatandaş rolü ne yapmayı gerektirir? Benim yorumladığım kadarıyla, insanın bu ikna çalışmalarında başarısız olması durumunda, baskıcı yasayı desteklemekten vazgeçmesi gerekir. Ama önerilen bir baskıcı yasanın iyi olduğu düşüncesini, benimle paylaşırsanız, her ikimiz için de baskıcı olmaktan çıkacaktır. Herkes bu kanaati paylaşırsa, hiçbirimiz için baskıcı olmayacaktır.

Kısacası, şu anda ele aldığımız bakış açısının yorumunda, devletin uyguladığı baskının hiçbir zaman meşru görülemeyeceğinin kararı, liberal demokraside vatandaşın rolüyle ilişkilidir. Vatandaş, kendi rolüne uygun olarak hareket ederken, baskıcı bir yasanın bütün vatandaşlar tarafından iyi bir şey olarak görüleceğine inanırsa yasa lehine oy kullanacaktır. Yani, yasanın iyiliğinin, insanları ona uygun davranmaya zorlamanın kötülüğüne ağır basması gerekecektir. Bu durumda, yasa hiç kimse için baskı yoluyla uygulanmamış olacaktır. Elbette ki baskıcı bir yasa bir süreliğine meşru olarak yürürlükte kaldıktan sonra, bazı vatandaşlar fikirlerini değiştirebilir ve bunun iyi bir şey olmadığı sonucuna ulaşabilir veya yeni vatandaşlar, bu görüşe sahip olanların görüşünü değiştirebilir. Bu durumda, baskıcı yasa artık meşru olamaz. Yasa meşruluğunu koruduğu sürece, hiçbir zaman baskıcı olmayacaktır. Buna göre, dışlayıcı yaklaşımın bu konuya ilişkin yorumunu, aktüalist baskı-karşıtlığı olarak nitelendirmeyi öneriyorum. Bir liberal demokraside vatandaşın, bütün koşullar göz önünde bulundurulduğunda, vatandaş rolünün ahlaki olarak dışına çıkmasını ve birileri için baskıcı bir biçimde uygulanacağını bildiği veya inandığı yasaları desteklemesini gerektiren koşullar olabilir; ama vatandaşlık rolü, onun baskıcı olarak uygulanacağını düşündüğü fiili ya da önerilen baskıcı yasaya karşı çıkmasını gerektirir.

Baskıcı bir biçimde uygulanan bir yasa veya kural ile disiplinli bir biçimde uygulanan bir yasa veya kuralı birbirinden ayırt etmek, önem kazanabilir. Üniversiteler, ilk bakışta baskıcı olan uygulamalarla doludur; öğretim görevlilerinin ve idarecilerin bu uygulamaları, çocuklarını piyano çalışmaya zorlayan ebeveynin uygulamalarına benzetilebilir. Ama daha yakından bakıldığında, bu uygulamaların aslında benzer olmadığı görülecektir. Çocuklar ebeveynin çocuğu olma rolünü gönüllü bir biçimde oynamazken, bir üniversitede öğrencilik rolü gönüllü bir biçimde oynanır. Üniversite öğrencisi olmak gönüllü bir rol olduğundan, öğrencilerin sınavlara girmesini ve ödevler hazırlamasını gerektirmek, onların bunu yapmaya zorlandığı anlamına gelmez.

Bir üniversiteye öğrenci olarak kaydolduğunuzda, belirli bir disipline uygun hareket edeceğinizi gönüllü olarak beyan etmiş olursunuz. Üniversiteleri organize edenler, not sistemi, mezuniyet şartları, ödevler ve sınavlar olmadan birçok öğrencinin, üniversite eğitiminin sağlayabileceği iyilikleri elde etmek için daha az gayretli olacağı görüşündedir. Yani üniversite eğitiminin bu iyilikleri sağlayabilmesi için, bu tür gerekliliklerin yürürlükte olması gerektiğini savunur. Bu gerekliliklerin işleyişi bakımından, bir üniversiteye kaydolan öğrenci, gönüllü olarak bir uyuşturucu rehabilitasyon programına kaydolan kişiye benzetilebilir. Her iki durumda da gereklilikler, baskı değil disiplin olarak uygulanır.

Üniversitedeki gerekliliklerin, aslında baskıcı bir biçimde uygulandığını söyleyenler de çıkacaktır, zira üniversite diplomasına sahip olmayanlar, daha az arzu edilebilir mesleklerde çalışma fırsatı bulabilmektedir. Bu gözlemi paylaşmakla birlikte, çıkarılan sonucu paylaştığımı söyleyemem. Pencereden atlayarak üçüncü kattan yere düşmeye karar verirsem, talihsiz sonuçlarla karşılaşırım; ama bu benim merdivenleri kullanmaya zorlandığım anlamına gelmez. Yer çekimi kısıtlar, ama baskı uygulamaz.

Bir aktüalist baskı-karşıtının, politik konumlar belirlenirken dini nedenlerin kullanılması noktasında dışlayıcı olacağını görmek zor değildir. Günümüzdeki bütün liberal demokrasilerde vatandaşlığı karakterize eden şey, dinlerin çoğulculuğu ve John Rawls’ın terminolojisini kullanacak olursak, din dışı “kapsamlı doktrinlerin” çoğulculuğudur. Tamamen tesadüfi bir biçimde, bazı liberal demokratik toplumlarda, belirli bir ilke hem toplumda bulunan her kapsamlı doktrinde bir dogma olabilir, hem de önerilen bir yasayı uygulamak için iyi ve belirleyici bir neden olabilir. Ancak bu durumla karşılaşma ihtimalinin düşüklüğü, onun göz ardı edilmesini gerektirmez. Önerilen bir yasa için bütün vatandaşların kabul ettiği veya edeceği bir neden bulunmak istenirse, toplumdaki bir veya birkaç dinin dogmaları olan nedenlerin dışında nedenler aranması gerekir. Bu nedenle, bu tür nedenlerin amaca uygun olmadığı göz önünde bulundurularak dışlanması gerecektir.

Elbette ki burada daha genel bir noktaya değinmek gerekir: İster dini olsun ister din dışı olsun, kapsamlı doktrinlerin hepsinin dogmalarını dışlamak gerekecektir. Bu dışlayıcı tutum, neredeyse her zaman dini nedenler göz önünde bulundurularak formüle edilmiştir. Yani, dışlanması gereken nedenlerin dini nedenler olduğu göz önünde bulundurulmuştur. Ama bu tutumun mantığı düşünüldüğünde, odağın tamamen keyfi olduğu ortaya çıkar. Herkes tarafından paylaşılmayan her nedenin dışlanması gerekir. Audi, yeterlilik koşulunu karşılayan nedenlerin, sadece “seküler” nedenler olabileceğini savunur; bununla din dışı nedenleri kasteder. Bu yeterince doğrudur. Ama seküler nedenlerin birçoğunun da bu koşulu karşılamayacağı göz ardı edilmemelidir.

Audi’nin sık sık ifade ettiği ve Rawls’un da sık sık kabul ettiği gibi, asıl mesele dışlama bile değildir. Makalemin başında söylediğim gibi “dışlayıcılık” yanlış bir adlandırmadır. Aktüalist baskı karşıtlığının temelinde, liberal demokraside vatandaşın üstleneceği rol yatar: Vatandaş, bir yasanın iyi olduğu yönündeki düşüncesinin, bütün vatandaşlar tarafından paylaşılacağına (haklı olarak) inanıncaya dek, baskıcı bir yasayı desteklemekten geri durmalıdır. Bu, bazı vatandaşların bu yasanın iyi olduğuna inanmak için dini nedenlerinin olabileceğini dışlamaz. Bu aslında dini olsun veya olmasın hiçbir nedeni dışlamaz. Sadece ve sadece, bu tür nedenlerin isteğe bağlı ek faktörler olmaktan öteye geçemeyeceğini ima eder. Bunların, mevcut veya önerilen bir baskıcı yasanın, meşru olup olmadığını belirlemekle bir ilgisi yoktur.

Dışlayıcıların düşüncesinde, devlet baskısının hangi koşullar altında meşru kabul edilebileceğine dair yargıların oynadığı rolü açıklamak için, baskıcı yasaların yalnızca aklı başında olan bütün yetişkin vatandaşların, bunun iyi bir şey olduğuna inanması koşuluyla meşru hale gelebileceği düşüncesinin yorumunu ele aldım. Ama bu, yorumlayıcı olmaktan ziyade sezgisel bir inceleme oldu. Aslında, burada ele alınan pasajlardan hangi izlenimler çıkarsa çıksın, hiçbir dışlayıcı bu görüşe sahip değildir. Devlet baskısının meşruiyeti ile ilgili olarak, biraz muğlak olmakla birlikte, yalnızca bütün vatandaşların genel olarak baskıcı bir yasanın iyi olup olmadığına dair inançları oluşturma kapasitesinden söz edilebilir. Bunun kesin olarak baskının meşrulaştırılmasıyla ilgili olduğu görüşü, dışlayıcı tutumun ve daha genel olarak çağdaş liberal teorisyenlerin yaklaşımının tam merkezinde yer alır. Ama hiçbir liberal teorisyen, bütün vatandaşların baskıcı bir yasanın arzu edilebilirliğine dair aktüel olarak neye inandığını temel almaz. Hepsi, aktüellikten koşulsallığa ilerler. Bu durumda, vatandaşların neye inanacağı temel alınır.

İster istemez şu soruyla karşı karşıya kalırız: Peki neye inanacakları nasıl bilinebilir? Bu soruya gelmeden önce, liberal teorisyenlerin aktüellik yerine koşulsallığı neden tercih ettiği sorusuna değinelim. Bu sorunun yanıtı açıktır. Aktüalist baskı-karşıtlığı, baskıcı yasaların hangi koşullar altında meşrulaşacağı konusunda çok güçlü bir görüştür. Varlığını koruyan liberal demokrasilere bakalım. Muhtemelen, baskıcı yasaların çok azı, bütün aklı başında vatandaşlar tarafından iyi bir şey olarak görülür; dolayısıyla çok azı, meşrudur. Ama bu açıkça inanılmazdır. Elbette ki bu tezi kararlılıkla savunmak ve mevcut liberal demokrasilerdeki baskıcı yasalar genel olarak onaylanmadığı müddetçe, bu devletlerin “gerçek” liberal demokrasiler değil, yalnızca sözde liberal demokrasiler olduğunu ileri sürmek mümkündür. Bu durumda, bu liberal demokrasiler, gerçeğin solgun bir taklidi olmanın ötesine geçemez. Bu konularda, bu Platoncu düşünce tarzının lehine bir şeyler söylemek mümkünse de liberal teorinin, bu Platoncu yaklaşımla ele alınması gerektiğini açıkça savunan bir liberal teorisyenle karşılaşmadım. Her halükarda, mevcut sözde liberal demokrasilerde hemen hiçbir baskıcı yasanın meşru olmadığı düşünülse bile, aktüel yönetim biçimlerinde politik tercihlerin nasıl yapılması gerektiği problemi yanıtlanmamış kalır.

Aktüalist baskı-karşıtlığının inandırıcı olmamasına, başka bir açıdan yaklaşalım. Tez şudur: Bütün yetişkin ve zihinsel olarak yeterli vatandaşların, benimle aynı görüşü paylaştığına haklı olarak inanıncaya dek, önerilen hiçbir baskıcı yasayı desteklememem gerekir. Bunu sağlamak için kendi gerekçelerimi paylaşırım. Peki ama Türkiye Cumhuriyeti gibi çok büyük bir ülkede, mesajımın herkese ulaşmasını nasıl sağlayabilirim? Mesajımın ulaştığı kişiler arasında da kötü niyetli ve inatçı olanlarla karşılaşabilirim; bana karşı önyargılarla, insanların cehaletiyle, dar görüşlülüğüyle başa çıkmam gerekir. Bir mucize eseri, herkes mesajımı duysa ve mesajımı kabul edecek kadar aydınlanmış olsa bile, başka birisi onların düşüncelerini pekala değiştirebilir veya farklı düşünen yeni vatandaşlar çıkabilir. Sonuç olarak, devlet baskısı çok düşük bir ihtimalle de olsa meşru kabul edilse bile, bu sadece geçici bir süreliğine böyle olacaktır. Aktüalist baskı karşıtlığının bu açılardan çok inanılmaz, umutsuz bir biçimde idealist olması nedeniyle, dışlayıcılar koşulsallığı tercih ederek bir baskıcı yasaların hangi koşullar altında gerekçelendirilebileceğini formüle eder.

Audi’nin baskıcı yasaların meşrulaştırılması için gerekli ortak-nedenleri koşula bağlamak için neyi önerdiğine bakarak başlayalım. Audi, aşağıdaki cümlelerle “vekillik kavramını” ortaya atar:

Özerklik yeterince ciddi bir biçimde ele alındıktan sonra … baskının meşrulaştırılmasını, kişilerin kendi kaderlerini belirlemesine saygı duymaya yüksek öncelik veren bir çerçevede görebilmek mümkün olur. Bir liberal demokrasi, hem insanlar için hem de insanlar tarafından bir yönetim oluşturur. Bu durumda, baskının meşrulaştırılması, insanların bağlı oldukları özgür ve eşit hayatı seçmek için uygun koşullar altında onaylayacağı bir şey olarak düşünülebilir. Sosyo-politik ve felsefi açıdan, özellikle devlet baskısıyla ilgili olan konularda bu vekillik kavramından hareket etmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Audi, “belirli bir nedenden dolayı insanları belirli koşullar altında bir eylemi gerçekleştirmeye zorlamanın tam olarak meşru kabul edilebilmesi için karşılanması gereken üç koşul belirtir. Bizim buradaki amaçlarımız doğrultusunda, bu koşullardan ikincisi önem taşır. Ancak ikinci koşul, ilk koşulu da önceden varsayar. İlk koşul şudur: “Başka birinin (bizim buradaki incelememiz çerçevesinde vatandaşların) bu eylemin kişi tarafından gerçekleştirilmesini sağlamaya (ahlaki) hakkı vardır … ya da en azından, kişinin ahlaken bu eylemi gerçekleştirmesi, örneğin başkalarının sahip olduklarını çalmaktan uzak durması gerekir.”

 İkinci koşul ise şudur:

Rasyonel (yani kişinin kendisi ile başkaları arasında konumların veya rollerin tersine çevrilebileceğini hayalinde canlandırmaya istekli olan) ve konu hakkında yeterince bilgilendirilmiş olan kişi, ilk koşulun ne anlama geldiğini görecektir ve öne sürülen neden … veya bununla bağlantılı başka bir nedenden dolayı, o eylemi gerçekleştirecek ya da en azından bunu yapma eğilimi sergileyecektir.

Bu koşulların bir yönetim tarafından karşılanmasının, devlet baskısını ortadan kaldırmayacağını ve bunun benim tarafımdan aktüalist baskı-karşıtlığı olarak adlandırdığım tutumdan farklı olduğuna dikkat etmeliyiz. Yasanın iyi bir şey olduğunu kabul eden ve gerektiğinde bu düşünceden yola çıkarak yasaya uygun hareket eden kişiler, elbette ki bu yasanın baskısına maruz kalmamış olur. Ama Audi’nin koşulsal önerisinin temelinde yatan fikir, rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olsalar yasanın iyi bir şey olduğunu görecek olmalarına rağmen, gerçekte onu iyi bir şey olarak görmeyen birçok vatandaşın hemen her zaman var olacağıdır. Bütün bu insanlar, yani rasyonellik veya yasayla ilgili bilgiler noktasındaki eksiklik nedeniyle yasaya karşı çıkan herkes, yasaya uymaya zorlanacaktır.

Yine de Audi’nin koşullu baskı-karşıtlığı versiyonu da çok fazla güçlüdür. Mevcut liberal demokrasileri düşünün. Bu toplumlarda, mevcut veya ciddi bir biçimde önerilen baskıcı yasaların birçoğu için, rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olmaları halinde, bu yasaları iyi bir şey olarak kabul edecek vatandaşlar olduğu gibi, bunları iyi bir şey olarak görmeyecek vatandaşlar da olacaktır. Çünkü rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş kişiler arasında karmaşık meselelerin birçoğu hakkında anlaşmazlıkların çıkması ve dolayısıyla baskıcı yasalarla ilgili birçok konu üzerinde uzlaşma sağlanamaması, insani koşulumuzun temel bir özelliğidir. Rasyonellik, genellikle konsensüs getirmez. Bilgiyle birleşen rasyonellik, genellikle birbirimizle uzlaşamamamıza neden olur. Bu bölümün sonunda, neden böyle olduğu hakkında bazı açıklamalar getirmeye çalışacağım.

Yeri gelmişken, ilk koşulun da fazla güçlü olduğunu not düşmekte fayda vardır. Devletler, tek amacı vatandaşların eylemlerini koordine etmek olan birçok baskıcı yasa çıkarır; bu tür yasalar için ilk koşul karşılanmamış olur. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin trafikte yolun sağından gitmesi gerekir. Yasa geçmeden önce, herkesin sağdan gitmesini sağlama hakkından veya sağdan gitmenin herkes için bir görev olduğundan söz edilemezdi.

Audi’nin dışlayıcı yaklaşımı ve koşula bağlı baskı-karşıtlığı, görece açıklığa kavuştuğuna göre, John Rawls’un çok daha karmaşık olarak yaklaşımına geçelim. Baskı ve baskının hangi koşullar altında meşrulaşacağı, Rawls’un dışlayıcılığında anahtar rol oynar:

Liberal politik ideal çerçevesinde, politik güç bir kurumsal yapı olarak özgür ve eşit vatandaşların baskıcı gücü olduğundan, bu gücün anayasal esaslar ve temel adalet mevzuları tehlikeye girdiğinde, yalnızca bütün vatandaşların ortak insan aklının ışığında makul bir biçimde uygulanmasını bekleyeceği şekillerde uygulanması gerekir.

Dışlayıcıların daha önce sözünü ettiğim varsayımını hatırlayın. Bir liberal demokraside vatandaşlık etiği uygulanacaksa, hepimizin tartışmalarımızı yürütmek ve önerilen yasayla ilgili kararlarımızı vermek için başvurabileceğimiz bir kaynak olmalıdır ve bu kaynaktaki ilkeler, bütün (çelişkili) kapsamlı doktrinler bakımından, bağımsız ve nötr olmalıdır. Audi, “genel olarak kabul gören seküler tabana dayalı ahlaki yükümlülüklerden” oluşan geniş bir ilkeler bütününün var olduğunu savunur. Bunun, bütün dindarlar tarafından olmasa bile kendi dindaşları tarafından kabul edileceğini varsayar. Bu ilkeler bütününün var olduğuna ilişkin kendisi tarafından sunulmuş olan tek argüman, en azından benim bildiğim kadarıyla, semavi dinlere mensup teistlere yöneltilen teolojik bir argümandır. Audi, bu argümanı çok sık tekrarlamaktadır. Bunu nasıl ortaya koyduğuna göz atalım:

Genel olarak Batılı teizmi göz önünde bulundurursak, Tanrı’yı her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve bütün iyiliklerin kaynağı olan bir varlık olarak kabul edebiliriz. Bu durumda (en azından bu kutsal nitelikler göz önünde bulundurulduğunda) Tanrı’nın bizi özgür rasyonel varlıklar olarak yaratmasını bekleyebiliriz. Dolayısıyla, deneyim dünyamızda, ahlaki doğruların keşfi için insanların erişebileceği seküler bir yol olduğunu düşünebiliriz. En azından, Tanrı’nın bizim yaşamamızı istediğini varsayabileceğimiz uygar yaşam için ihtiyaç duyulan geniş kapsamlı ahlaki doğrulara ulaşabiliriz. Bu fikri geliştirmek istiyorum.

Buna karşın, Rawls ortak insan aklının, paylaşılan ahlaki ilkeler getireceği yönündeki Locke tarzı varsayımı terk etmiştir. Rawls, mevcut liberal demokrasilerin “kamusal (politik) kültürünün” tesadüfi oluşuyla yetinmeyi önerir. Bu kültürlerin, “örtülü olarak kabul gören temel fikirler ve ilkelerden oluşan ortak bir kaynak” içerdiğini; bunların adalet kavramlarında ifadelendirilebileceğini ve kamusal akıl için bir içerik veya kaynak vazifesi üstlenebileceğini savunur. Bu,  liberal politikanın görevleri için yeterli seküler nedenlerden oluşan bir ortak ahlakın bulunmasından ziyade, paylaşılan ilkelerin kullanılabilmesi için teorisyenler tarafından bir çalışmanın yapılması gerektiğini ima eder.

Buna göre, “bir liberal demokratik toplumun kamusal kültüründe içkin olarak” bulunduğunu varsayacağımız bir toplum fikrinden yola çıkarız. Bütün “makul” vatandaşlar tarafından paylaşılan bu fikir, “özgür ve eşit olarak kabul edilen bireyler olarak toplum üyelerinin, nesilden nesle bütün bir hayat boyunca tam bir işbirliği yapmasına dayanan” toplum fikridir. Bu teori sahiplerinin, toplum fikrinin bu tür bir toplumda adil işbirliğinin hangi temelde yapılacağını belirleyen bir “adalet anlayışında” nasıl ifadelendirilebileceğini “açıklamalarını” ya da “ayrıntılandırmalarını” bekleriz. Bir başka ifadeyle, bunların “temel haklar ve özgürlükleri belirten ilkeler olarak ve özgür ve eşit vatandaşlar olarak kabul edildikten sonra bu işbirliğini gerçekleştirenler için en uygun eşitlik formları olarak nasıl ifade bulacağını ortaya koymaları gerekir.

Her şey yolunda giderse, bu süreçten, Rawls’un ifadesiyle “politik” adalet anlayışı doğar. Bunu “politik” olarak nitelerken, yasal ve ahlaki olan arasındaki bilindik ayrıma işaret eder: Bütün ahlaki ilkelerin yasalaştırılması gerekmez, öte yandan bütün iyi yasalar da ahlaki ilkelerin yasalaşmış hali değildir. Kamusal aklın içeriğine baktığımızda, ahlaki ilkeleri değil, yasalar hakkında tartışırken ve bir karara varırken kullanabileceğimiz ve kullanmamız gereken ilkeleri ararız. Ulaştığımız bazı ilkeler, gerçekten de ahlaki ilkelerle şu veya bu açıdan örtüşebilir; ama örtüşüp örtüşmediği, ilgilenmemiz gereken bir mesele değildir.

Liberal demokratik toplum fikrinin, politik adalet anlayışında ifadelendirilmesi projesinde, bunun “makul” olması amaçlanır. Rawls’un “makul” nitelendirmesini kullanırken neyi kastettiğine göz atalım:

Politik adalet hakkında daha sağlam düşünülmüş anlayışlarımızın, her türlü genellik seviyesinde, gerekli araştırmanın ardından, bütün ayarlamalar ve revizyonlar yapıldıktan sonra, bu görüş tarafından ne kadar iyi ifadelendirildiğine bakmak gerekir. Bu kriteri karşılaması durumunda, adalet anlayışı şimdiye kadar bilebildiğimiz kadarıyla bizim için en makul anlayış olacaktır.

Rawls, A Theory of Justice adlı çalışmasında ortaya koyduğu ve savunduğu – “adalet ve eşitlik” çifti adını verdiği – iki adalet ilkesinin, liberal demokratik toplum fikrinin kamusal adalet anlayışını en makul biçimde ifadelendirdiğini düşünmektedir. Bununla birlikte, daha makul başka ifadelendirmelerin de olabileceğini not düşmektedir. Bunun sonucunda, bir liberal adalet anlayışları ailesi ortaya çıkar.

Politik konularla ilgili tartışmalarda politik adalet kavramlarını kullanabilmek için, aslına bakılırsa bunların makul olmasının gerekmediğini düşünüyorum; o konudaki düşüncemde yanılıyor olabilirim. Gerekli olan tek şey, bunun makul olduğu yönündeki düşüncemin, rasyonel olarak ulaşılmış bir hüküm olmasıdır. Buna karşın, bunun makul olduğu sonucuna rasyonel olarak ulaşmam yeterli değildir. Toplumdaki bütün makul kişilerin de – o konu hakkındaki düşüncelerinde rasyonel iseler – bunun, liberal demokratik toplum fikrinin makul ifadelendirmesi olduğu yönünde benimle hemfikir olması gerekir. Bir politik adalet anlayışının makul olduğu yönündeki her iddia, Rawls’a göre, “kendi desteğini her vatandaşın muhakeme gücüne hitap ederek” bulur. Bütün teklifler, “vatandaşların bir sebebe dayanan desteğini kazanmak zorundadır.” Rawls ortaya koyduğu şekliyle, bütün makul yetişkin vatandaşların “ortak bir insan aklı paylaştığı” varsayılır. Bir politik adalet anlayışı, yalnızca herkesin kabul etmesi durumunda ortak aklın ilkelerine uyum sağlar. Bunun için de vatandaşların bu konu üzerinde rasyonel olarak düşünmesi ve liberal toplum fikrinin, bir

adalet anlayışında makul bir şekilde ifadelendirildiği konusunda hemfikir olması gerekir.

Teorisyenlerin karmaşık olan ve incelik taşıyan yarı felsefi konularda birbirleriyle uzlaşamama eğilimini de göz önünde bulundurduğumuzda, politik adalet anlayışlarının ifadelendirilmesi projesine birçok teorisyenin katılması durumunda, belirli bir toplumda belirli bir andaki ortak aklın birbiriyle çelişen ilkeler içereceğini görmemiz gerekir. Rawls bir noktada şu vurguyu yapar: İyi düzenlenmiş bir liberal demokratik toplum fikri, “herkesin aynı adalet ilkelerini kabul ettiği ve başka herkesin bunları kabul edeceğini bildiği” bir toplum fikridir. Rawls’un bu ifadesini dikkate aldığımızda, bu aslında ifade ettiği şeyden çok daha güçlüdür. “Ortak Akıl Fikri” başlıklı bölümde sık sık ortaya koyduğu gibi, asıl yaklaşımı, vatandaşlarımızın “makul bir biçimde desteklemesi beklenebilecek” adalet ilkeleriyle kendimizi sınırlandırmamız gerektiğidir. Bu ifadesinde, vatandaşların bunu aktüel olarak desteklemesini beklememiz gerektiğini kastetmemektedir; vatandaşların hemfikir olmasını bekleyebileceğimiz ilkeler, onların konuyla ilgili olarak tamamen rasyonel olarak düşündükleri takdirde makuldür. Dolayısıyla, rasyonel olarak belirli bir politik adalet anlayışının, liberal demokratik toplum fikrinin en makul ifadelendirmesi olduğu sonucuna ulaştığımı ve bu konu hakkında düşünen herkesin, rasyonel olarak bunun en azından makul olduğu noktasında benimle hemfikir olduğunu varsayalım ve sizin de rasyonel olarak aynı türden başka bir sonuca ulaştığınızı düşünelim. Farklı anlayışlarımız, belirli noktalarda çelişkili ilkeler ortaya çıkaracaktır. Ama bu anlayışlar her ne sonuç verirse versin, ortak akla aittir. Sonuç olarak, vatandaşların tümüyle ortak aklın içeriğini kullansalar bile, baskıcı bir yasa hakkında hemfikir olmayacağını beklememiz gerekir. Bunu söylememdeki amaç, aynı politik adalet anlayışına sahip vatandaşların bile, bu paylaştıkları anlayışın bir yasanın arzu edilebilirliği hakkında neyi ima ettiğine karar verme noktasında birbirleriyle büyük bir ihtimalle uzlaşamayacağına dikkat çekmek değildir.

Çoğu zaman makul ve tamamen rasyonel vatandaşların bile, kendilerini baskı altında hissedeceğine dikkat çekmek istiyorum. Belirli bir politik adalet anlayışının en makul anlayış olduğu ve bu konu hakkında rasyonel olarak düşünen herkesin, bunun en makul olmasa bile, en azından makul bir anlayış olduğu noktasında benimle hemfikir olacağı sonucuna ulaşırken rasyonel olduğumu varsayalım. Dahası, bu anlayışın, teklif edilen baskıcı bir yasanın iyi bir şey olduğunu düşünmem için bir neden sunduğunu varsayalım. Bu noktadan hareketle, yasa teklifini destekleyebilirim. Ama siz farklı bir politik adalet anlayışına sahip olduğunuzdan veya aynı adalet anlayışının farklı bir uygulamasını daha makul gördüğünüzden, bunun iyi bir şey olmadığını düşünebilirsiniz. Bu durumda, yasa yürürlüğe girerse, baskı hissedersiniz. Savunduğum yasanın size baskı uygulamayacağını düşünmem gerekmez. Konu hakkında rasyonel olarak düşünürseniz, benim politik adalet anlayışımın makul olduğunu en azından kabul edeceğinize (haklı olarak) inanmam yeterlidir. Ayrıca, savunduğum adalet anlayışına göre bu baskıcı yasanın iyi bir şey olduğu sonucuna ulaşırken, rasyonel olarak akıl yürütmem de gerekir. Bu karmaşık koşullar karşılanırsa, baskıcı yasa karşısındaki protestolarınız benim onu desteklememi engellemez.

Rawls’un öne sürdüğü meşrulaşmış baskı prensibi, Audi’nin öne sürdüğünden tamamen farklıdır. Audi, liberal demokraside, baskıcı bir yasanın yalnızca bütün aklı başında yetişkin vatandaşların tam olarak bilgilendirildiklerinde ve rasyonel olduklarında bunu kabul etmeleri ve bunu aynı nedenden dolayı yapmaları halinde meşru olabileceğini savunur. Rawls’un prensibi ise, baskıcı bir yasanın yalnızca ortak akılda bunun için iyi nedenler bulunabilmesi halinde meşru olabileceğini öngörür. Baskının meşru kabul edilmesinin koşulu, tamamen rasyonel bir biçimde hareket eden her vatandaşın bunu kabul etmesi değildir; her makul vatandaşın bu konuyu rasyonel olarak düşünürse, yasayı desteklemek için sunulan nedenlerin rasyonel olarak makul bir politik adalet anlayışından türetildiğini kabul etmesidir.

Rawls’un meşrulaştırılmış baskı ilkesi, bir bakıma Audi’ninkinden çok daha belirsiz olmasına karşın, esasen aynı nedenden dolayı fazla güçlüdür. Audi’nin prensibinin başarısız olduğunu görmüştük, çünkü rasyonel insanlar, mevcut veya önerilen baskıcı yasaların hemen hepsinin arzu edilebilirliği hakkında görüş ayrılığına sahiptir. Ancak rasyonel insanlar, baskıcı yasaların arzu edilebilirliği hakkındaki görüş ayrılığına düşebileceği gibi, neyin rasyonel olduğu hakkında da farklı görüşlere sahip olabilir. Özellikle de karmaşık ve muğlak olan bir konuda, birbirinden farklı politik adalet anlayışlarının hangisinin makul olduğu noktasında, rasyonel insanlar görüş ayrılığına düşecektir. Rawls rasyonel insanlar arasında bir uzlaşmayı gerekli gördüğü ölçüde, tıpkı Audi gibi onun da prensibi fazla güçlüdür.

Özetlemek gerekirse, Rawls da toplumda rasyonel olan insanlar arasında bir uzlaşmayı gerekli görmekle kalmaz, aynı zamanda herkesin rasyonel oldukları konusunda hemfikir olmasını da gerektirir. Bu gerekliliğin nasıl karşılanacağını düşündüğümüzde, Rawls’un koşulu daha da imkansız görünür. Toplumumuzdaki birçok kişi, tamamen rasyonel olsalar ve John Rawls’un Political Liberalism kitabında ortaya koyduğu her şeyi düşünmeye zorlansalar bile, Rawls’un görüş sahibi olmalarını istediği konularda hiçbir görüşe sahip olmayacaktır. Buna göre de Rawls’un ölçütüne göre hiçbir baskıcı yasa, meşru kabul edilemeyecektir.

Açık veya aktüalist baskı-karşıtlığını bu şekilde değerlendirdikten sonra, hiçbir dışlayıcı liberal teorisyenin ve genel olarak hiçbir liberal teorisyenin baskı-karşıtlığının bu şeklini benimsemediğini gözlemledim. Bunun çok iyi bir nedeni var: Devlet baskısının meşru kabul edilebileceği aranan koşul çok güçlü olduğundan, neredeyse hiçbir baskıcı yasa meşru kabul edilemez. Bütün liberal teorisyenler, vatandaşların baskıcı yasaların arzu edilebilirliği hakkında görüşler geliştirme kapasitesinin, şu veya bu şekilde baskının meşrulaştırılmasına katkıda bulunduğu görüşünde birleşir. Ama burada aktüel görüşleri değil, tamamen bilgilendirilmeli ve rasyonel olmaları halinde sahip olacağı görüşler hesaba katılır. Ancak, Audi veya Rawls’un koşula bağlı baskı-karşıtlığının, aktüalist baskı-karşıtlığının inandırıcılıktan uzaklık niteliğinden önemli ölçüde uzaklaşıp uzaklaşmadığı, iyi bir sorudur. Devlet baskısının meşru olarak görülebileceği koşullar, halen çok fazla güçlüdür.

Liberal teorisyenlerin, baskının meşrulaştırılmasına ilişkin yaklaşımlarında daha da büyük bir kusura dikkat çekmek istiyorum. Liberal teorisyenler, meşrulaştırılmış devlet baskısının kapsamını aktüalist baskı-karşıtlığının asgari sınırların biraz ötesine genişlettikçe, meşrulaştırılmış baskı hakkındaki düşünce çizgilerini benimseme gerekçeleri de anlamını yitirmektedir.

Audi’nin, baskının rahatsızlığı besleme eğiliminde olduğu argümanıyla başlayalım. Bu, baskı-karşıtlığının aktüalist formunu benimsemek için kendi başına iyi bir nedendir: Herkes bunun iyi bir şey olduğunu düşünmedikçe, mevcut ya da önerilen bir baskıcı yasa meşru görülemez. Herkesin bunun bir şey olduğun düşünmesi durumunda ise yasa hiç kimse için Rawls için taşıdığı gibi baskıcı bir nitelik taşımaz ve rahatsızlık duyulacak bir baskı oluşmaz. Aktüalist baskı-karşıtlığı, baskının beslediği rahatsızlığı ortadan kaldırmak için hiç şüphesiz en iyi politikadır. Ama Audi’nin görüşü, aktüel baskı-karşıtlığı değildir. Audi, her vatandaşın konuyla ilgili tam olarak bilgilendirilmesi ve rasyonel olması durumunda bunun iyi bir şey olduğunu kabul edecek olması şartıyla, baskıcı yasanın gerekçelendirilebileceğini savunur. Bu prensip, baskıcı bir yasa meşru olarak görüldüğünde, aktüel olarak yasanın iyi bir şey olmadığını düşünen herkesin baskıya uğrayacağını öngörür ve baskıyı hissedenler de rahatsızlık duyma eğiliminde olacaktır. Baskı görenler, neden baskı gördüklerini sorarsa – yasa hakkında görüşlerinin, neden başkalarının görüşlerinden neden daha az değer taşıdığını sorarsa – negatif görüşlerinin belirleyici olmasının bir tek nedeni olduğu söylenebilir: Bu konu hakkında ya tam olarak bilgi sahibi değildirler ya da konuyu rasyonel olarak ele almamaktadırlar. Bu da toplumsal rahatsızlığın azaltılmasına muhtemelen katkıda bulunmayacak bir açıklamadır!

Rawls’un devlet baskısının hangi koşullar altında meşru kabul edilebileceği hakkındaki önerisi için de aynı şey geçerlidir.  Rawls, her makul vatandaşın, rasyonel olarak davranması durumunda, yasanın nedenlerinin makul bir politik adalet anlayışından türetildiğini kabul edecek olması koşulunu arar. Baskıcı bir yasa bu koşulu karşılarsa, meşrulaşır ve bir kez daha yasaya aktüel olarak karşı çıkan herkes doğal olarak baskı hisseder ve baskı hissettiği için de Audi’nin baskının rahatsızlığı besleyeceği tezinin doğru olduğunu varsayarsak, rahatsızlık duyma eğiliminde olur. Karşı çıkan ve bunun sonucunda da baskı hissedenler, büyük bir ihtimalle ayrı bir grup oluşturacaktır. Karşı çıkanların bir kısmı, Rawls’un ifadesiyle “makul” vatandaşlar grubuna girmedikleri için karşı çıkacaktır. Karşı çıkanların bir başka kısmı ise, “makul” olmalarına karşın, konuyu rasyonel olarak düşünen herkesin makul bulmayacağı bir politik adalet anlayışını benimsedikleri için karşı çıkacaktır. Bunların dışında, konuyu rasyonel olarak düşünen herkesin makul bulacağı bir politik adalet anlayışını benimsemiş olmalarına karşın, yasanın gerekçeleri üretilirken kullanılandan farklı bir politik adalet anlayışına sahip oldukları için karşı çıkanlar da olabilir. Son olarak, yasayı desteklemek için kullanılan politik adalet anlayışını paylaşmalarına rağmen, bu anlayışın mevcut duruma nasıl uygulanacağına ilişkin farklı görüşlere sahip olanlar da karşı çıkabilir. Karşı çıkan bütün bu gruplar, kendilerini baskı altında hissedecektir ve rahatsızlık duyma eğiliminde olacaktır.  Tümü için neden aynıdır: Ortak akıl, çelişkili ilkeler içerir.

Hem Audi’nin hem de Larmore’un paylaştığı, baskının, baskıya uğrayan kişinin özerkliğinin ihlali olduğu önermesini ele alalım. Bir başka deyişle, baskının, baskıya uğrayan kişinin özerkliğine “saygı” duymamasını. Bu da kendi başına baskı-karşıtlığının aktüalist formu için bir nedendir. Bu durumda, hiç kimsenin özerkliğinin baskı ile çiğnenmemesi gerektiği ilkesine bağlı kalan bir toplumda, meşrulaştırılmış bir baskı olamaz. Ama, devlet baskısının meşrulaştırılmasıyla ilgili bu inanılmaz prensipten uzaklaşılıp, daha çok devlet baskısının meşru olarak görülebilmesini sağlayacak daha uygulanabilir bir prensibe yaklaşıldıkça, yasaya aktüel olarak karşı çıkan insanlar olacaktır ve bu insanların özerkliği, aktüel olarak baskıya uğramaları sonucunda çiğnenecektir.

Audi, Larmore ve arkadaşlarından ve savunucularından şu yanıtın geleceğinden eminim: İnsanlar baskıya uğrasa bile, rasyonel özerkliklerine gerektiği saygı gösterilecektir. Prensipler izlenirse, kaçınılmaz olarak gerçekleşecek baskı, hiç kimsenin rasyonel özerkliğinin ihlalini teşkil etmeyecektir.

Bu yanıtın, hem olağandışı hem de tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Şu yönden olağandışıdır: Elbette ki bir kişinin rasyonel özerkliğine saygı göstermemenin kötü bir şey olduğunu ama bir kişinin baskıya uğramasının, onun rasyonel özerkliğine saygı göstermemek anlamına gelmediğini, çünkü baskıya uğrayan kişinin tamamen rasyonel olması durumunda bu baskıcı yasayı kabul edebileceği savunulabilir. Peki ama kişinin rasyonel özerkliğine duyulan saygı bu anlama gelse bile, kişi kendi rasyonel özerkliğinden çok daha fazla saygıyı hak etmez mi? Kişinin rasyonel özerkliğine duyulan saygı, yasaya karşı çıktığında onun görüşlerini göz ardı etmemizi ve ona baskı uygulamamızı nasıl haklı çıkarabilir? Zira bu önerinin ulaştığı sonuç şudur: Tamamen rasyonel olmayan herkesin aktüel görüşlerini göz ardı etmek. Neden yalnızca rasyonel insanlar, herkesin tamamen rasyonel olan kurgusal karşılığı ile birlikte, politik hesabın içine katılır? Politik inançları olan kişiler olarak kendi aktüelliğimizde saygıyı hak etmez miyiz? Rawls’un tabiriyle “makul” olmayan biri olsam bile, saygıyı hak etmem mi? Politik inançlarımı benimserken tamamen rasyonel olmasam bile, saygıyı hak etmem mi? Makul ve rasyonel olmayanlar saygıyı hak etmez mi?

Burada bağlantı nedir? Bir kişinin tamamen rasyonel olması durumuda, şu anda inandıklarına inanmayacak olması ile bu kişiye politik alanda nasıl davranılması gerektiğinin arasında ne gibi bir bağlantı olabilir? Yasa, tamamen rasyonel olan kurgusal karşılığıma baskı uygulamayacağına göre, benim tamamen rasyonel olan kurgusal karşılığımın rasyonel özerkliğine saygı gösterildiği söylenir. Ne ala. Ama içinde bulunduğum aktüel koşulda, bana nasıl davranılması gerektiğiyle bunun ne ilgisi var?

Yalnızca bir tek yanıt düşünebiliyorum. Herkesin tamamen rasyonel olmak isteyeceği söylenebilir; böylelikle, tamamen rasyonel olan kurgusal karşılığınıza saygı gösterilmesi, aslında size saygı gösterilmesi anlamına gelir. Bu, ilgi çekici bir yanıttır; ne yazık ki burada buna yeterince yer ayıramayacağım. İki yorumla kendimi sınırlamak zorundayım. Hepimizin bu tür bir istek duyduğuna karar vermek için, liberal teorisyenin bize üzerinde çalıştığı rasyonellik kavramının bir değerlendirmesini sunması şarttır. Robert Audi dışında hiçbiri, bunu yapmaz. Elbette ki uzunca bir süredir bu tür bir değerlendirme ihtiyacı duymaktayız. Liberal teorisyen, “rasyonellik” adını verdiği şeye çok fazla vurgu yapmaktadır. Bu noktaya kadar, buna ilişkin bir yorum getirmedim. Ama liberal teori, son çeyrek asırdır geliştirildiği şekliyle, bir epistemoloji teorisini varsayar. Teori, nadiren açıklığa kavuşturulmuştur. Teoriye sahip olmamız zorunlu olduğuna göre; hepimizin rasyonelliği istediğini iddia eden herkesin, rasyonellikten neyi kasettiğini açıklaması gerekir.

İkinci olarak, rasyonelliğe yönelik evrensel isteğin bu düşünce çizgisindeki rolü şudur: Size baskı uygulayacak bir yasayı destekleyebilirim, çünkü sizin aktüel inançlarınıza saygı göstermesem de sizin rasyonellik isteğinize saygı göstermiş olurum – ancak sizin istekleriniz ve bunların olası sonuçları hakkında, sizin itirazlarınızı dikkate almadan kendi adıma yargılarda bulunmam, beni en saldırgan türden himayecilik (paternalizm) çizgisine çeker.

Bu yorumlar, yanıtın olağandışılığını vurgulamak içindi. Bununla ilgili asıl tehlikeli olan nokta şudur: Birçok tiranın, kendine göre, baskıyı bu şekilde meşrulaştırdığı pek şüphe götürmez. Onlar da halklarının yeterince bilgili ve rasyonel olmaları durumunda, baskıcı eylemlerin önemli bir amaca hizmet ettiğini kabul edeceğine inanmıştır. Şüphesiz, birçok durumda da yanılmışlardır. Yine de koşula bağlı baskı-karşıtlığı tam olarak bu türden bir mantığa davetiye çıkarır.

Baskının kötü olduğu hakkında üçüncü bir önerme – baskının rahatsızlığı beslemesi ve kişinin özerkliğini çiğnemesine ek olarak – Rawls tarafından gündeme getirilmiştir: Bir liberal demokraside vatandaşlık etiği,  aklı başında ve zihinsel olarak yeterli her yetişkin yurttaşın birbirine “toplumsal işbirliğinin adil koşullarını” sunmasını gerektirir. Bu önerme, “özgür ve eşit olarak kabul edilen ve nesilden nesile bütün bir hayat boyunca tam bir işbirliği yapan toplum üyeleri olarak vatandaşlar arasındaki toplumsal işbirliğini” temel alır. Aktüalist baskı-karşıtlığı ilkesini karşılayan bir toplum, Rawls’un açıklamasına uygun bir toplam olmaya yaklaşacaktır. Ancak, bazı vatandaşlar pasif olabilir ve işbirliği koşullarını “sunmak” istemeyebilir. Yine de aktüel görüşleri onurlandırılacak, hiç kimse baskıya uğramayacak ve dolayısıyla herkese eşit bir biçimde davranılacaktır. Buna karşın, baskıcı yasaları şu veya bu şekilde – Audi ve Rawls’un yaptığı gibi – hipotetik rasyonelliğe atıfta bulunan bir koşula bağlı baskı-karşıtlığı tarafından meşrulaştırılan herhangi bir toplumu düşünün. Yani, vatandaşların baskıcı yasalarla ilgili konularda tamamen rasyonel olması durumunda, neye inanacağı baz alınarak, baskıcı yasalar meşrulaştırılmaya çalışılsın. Bunun yanı sıra, her vatandaşın bu konularda tamamen rasyonel olmayacağını varsayalım. Tamamen rasyonel olmayan kişilerin aktüel görüşleri, baskının meşru olup olmadığı belirlenirken hesaba katılmaz. Bu durumda, bu kişilere tamamen rasyonel olanlarla eşit bir biçimde davranılmaz. Aktüel görüşleri göz ardı edilir. Tamamen rasyonel olan kurgusal karşılıklarına, gerçekten rasyonel olan kişilerle eşit bir biçimde davranılır; ama politik konular hakkında inançlara sahip olan aktüel insanlar olarak, onlara eşit davranılmaz. Rasyonel olsalardı onlara eşit olarak davranılırdı; ama mevcut durumda onlara tamamen eşit bir biçimde davranılmaz.

Burada ismi geçen liberal teorisyenlerin ve hepsinin olmasa bile büyük bir çoğunluğunun, nedenlerin doğası hakkında ileri sürdüğü bir varsayımı vurgulayarak, bu incelememe son vermek istiyorum. Liberal teorisyenler, halkı bir biçimde, politik konulardaki görüşlerimizde, toplumumuzun önemli bir özelliği olarak dini ve felsefi doktrinlerin çeşitliliğinin, bizim düşüncelerimizde belirgin bir şekilde hesaba katılması gerektiğini düşünür. Bu tür toplumlarda yaşayan kişiler olarak bizler, bu toplumlarda herkese adil bir biçimde davranan istikrarlı bir yönetim biçiminin nasıl oluşturulabileceği sorusunu kaçınılmaz olarak sorarız. Liberal teorisyenlerin hepsinin paylaştığı yanıt, toplumdaki mevcut kapsamlı doktrinler bakımından bağımsız ve nötr olan bir politik ilkeler kaynağının olması gerektiğidir. Liberal demokratik toplumda, insanın baskıcı bir yasanın yürürlüğe konmasının ya da yürürlüğünün devam etmesinin gerekip gerekmediğiyle ilgili bir yargıya ulaşırken bu kaynağa başvurması, vatandaşlık etiğine aittir. Rawls ve Larmore, bu kaynağa yalnızca anasayal esaslar ya da temel adalet konularıyla ilgili olarak başvurulması gerektiğini savunur; ama bunun nedenini açıkça ortaya koymaz. Günümüzde bütün liberal teorisyenler, insanın dilerse ek nedenlere sahip olabileceği görüşündedir. Ama hepsi, sıra önemli meselelere gelince, vatandaşın belirleyici nedenlerini bu kaynaktan almasını savunur. Liberal teorisyenler, bu bağımsız ve nötr kaynağın içeriği hakkında birbirlerinden ayrılır. Ama hepsi, bu tür bir kaynaktan söz eder ve hepsi, baskıcı yasalarla ilgili tartışmalarda ve kararlarda bu kaynaktaki ilkelere başvurulmasının, vatandaşlık etiğine ait olduğunu ileri sürer.

Bu tür bir kaynağı her zaman kullanamayacağımız ya da olması gerektiği gibi kullanamayacağımız açıktır. Liberal teorisyenlere göre, bu başarısızlığın bir nedeni, söz konusu kaynağın uygun kullanımının uygun noktalarda tamamen rasyonelliği gerektirmesi ve bizim bu noktalarda her zaman tamamen rasyonel olamamamızdır. Bu nedenle, baskının meşruiyeti koşullarını, tamamen rasyonel kişi üzerinden formüle ederler. Doğru koşullar altında, tamamen rasyonel kişilerin bunu kabul edeceğini varsayarlar. Audi, seküler ahlakın içeriği üzerinde hemfikir olacaklarını varsayar. Rawls ise makul olan politik adalet anlayışlarının ve bu anlayışlar temelindeki rasyonel çıkarımların üzerinde uzlaşacaklarını varsayar. Bu varsayımları sorguladım; bunların açık bir biçimde savunulamaz olduğunu düşünüyorum. Rasyonellik, bu tür konularda konsensüs getirmez. İnsanın bunu görebilmek için bir rasyonellik teorisine ihtiyacı yoktur. Bir rasyonellik teorisi, ahlak ve rasyonellik gibi konularda rasyonel bir anlaşmazlığın imkansız olduğunu ima ediyorsa, bu absürt bir durum olacaktır.

Şimdi şuna dikkat edin: Rawls ve Audi, rasyonelliğin konsensüs getireceğini savunurken, politik meseleler hakkında tartışırken farklı doktrinlerimizi buzdolabına kaldırırsak ve seküler ahlakın içeriğini tanımlamak için ya da makul politik anlayışları, diğerlerinden ayırt etmek için kendi kapsamlı doktrinlerimizi kullanmak yerine, “ortak insani aklımızı” kullanırsak, kapsamlı doktrinlerimizin farklılığına rağmen, ilgili konularda konsensüse ulaşmayı bekleyebileceğimizi varsayar. Bu beklenti, bana temelsiz görünüyor. İnsanın kapsamlı doktrininin, politik konular hakkındaki düşünce tarzı üzerindeki etkisi, politik konum belirlenirken nedenlerin buradan türetilmemesiyle buharlaşmaz. Seküler ahlakın içeriğini tanımlamak için ya da makul politik anlayışları, diğerlerinden ayırt etmek için rasyonel insanların üzerinde hemfikir olacağını düşünmek, kendi kapsamlı doktrinimizin etkisini ortadan kaldırmak gerekir. İnsanın kapsamlı doktrini, genellikle rasyonellik hakkındaki yargılarını ve dolayısıyla Audi’nin şemasında seküler ahlaki prensipleri veya Rawls’un şemasındaki adalet anlayışları hakkındaki görüşlerini de şekillendirir. Bir ilkeler kaynağı, insanın kapsamlı doktrininden bağımsız olabilir, ama insanın o kaynağın içeriği hakkındaki görüşleri, kendi doktrininden bağımsız değildir.

Rawls, incelemesinin başlangıcında, politik liberalizmin makul doktrinler arasındaki çeşitliliği nasıl değerlendirdiğini gözlemler: Bu çeşitliliğin, “dayanaklı özgür kurumların arka planında işleyen insan aklının güçlerinin uzun vadeli, kaçınılmaz bir sonucu” olduğunu söyler ve bunda haklıdır. Ancak, özgürce çalışan insan aklının rasyonel konsensüs yerine, bunun tam tersini ortaya çıkarma eğilimi, yalnızca kapsamlı doktrinlerin oluşumunda değil, politik adalet anlayışlarının oluşumunda da kendini ortaya koyar ve adalet hakkındaki anlaşmazlıkların kökleri, çoğu zaman kapsamlı doktrinlerin farklılığına kadar uzanır.

Neyi kastettiğimi anlatmak için, Locke’un kendisinin verdiği bir örneği kullanmak, yani Locke’a karşı Locke’u kullanmak istiyorum. “İnsan Aklı Üzerine” adlı eserinin sondan bir önceki bölümünde, Locke “yanlış olasılık ölçülerini” tartışır. Açık ve belirgin olmayan, kuşkulu ve yanlış olan önermelerin, bize küçüklüğümüzden itibaren apaçık ilkeler olarak aşılanmış olabileceğini” gözlemler. Bu gerçekleştiğinde, bu ilkeler

görüşlerimiz üzerinde öylesine büyük bir etkiye sahiptir ki genellikle bunları kullanarak doğruyu değerlendiririz ve olasılığı ölçeriz. Öyle ki ilkelerimizle örtüşmeyen şeyler, bizim için olası olmaktan çok uzaklaşır ve bunun olasılığına izin verilmez. Bu ilkelere duyulan saygı öylesine büyüktür ve bu ilkelerin taşıdığı değer diğer her şeyden öylesine üstündür ki sadece başka insanların tanıklığını değil, kendi duyularımızın sunduğu kanıtlarını da bu yerleşik kurallara aykırı bir şey önerdiklerinde çoğu zaman reddederiz. Anlayışında güçlü bir önyargı bulunan bir insan, bu önyargı tarafından kaçınılmaz olarak yanlış yönlendirilir ve yanlış ilkeleri benimseyen insan, apaçık doğru olmayan bir görüşün etkisine körü körüne kendini bırakır.

Locke, buna örnek olarak, din değiştirme doktrininin Katolik birinin zihnine küçüklükten itibaren aşılanmasını verir.

Locke’un düşüncesini şu şekilde değerlendiriyorum: İnsanın sahip olduğu inançlar, inanç-oluşturma yetilerinin işleyişini düzenli olarak etkiler ve bir kişide yeni bir inanç olarak B inancını üretecek bir deneyim, daha önce A’ya inanan bir kişide B inancını üretmeyebilir. Din değiştirme doktrini, bir kişinin inanç sisteminde bu kadar derinlere kazınırsa, bu doktrinle çeliştiği düşünülen bir şey, o kişi için doğru görünse bile, hatta apaçık doğru olsa bile, onun tarafından reddedilir. Kişi kendi kendine şunu söyleyecektir: Bu önerme doğru gibi görünse de, din değiştirme doktriniyle çeliştiği için yanlış olmalı. Bu durumu metaforik olarak açıklamak için bilgisayar dilini kullanabiliriz: insanda donanım, işletim sistemi ve programın birleşimiyle üretilen inançlar, onun gelecekteki inanç üretimi programlamasının bileşenleri haline gelir.

Bir kontra-Lock argüman olarak, insanın temel dayanaklarını politik konular hakkındaki tartışma ve kararlar alma geleneğinden türetmemesi, onun doğal yasanın içeriğini belirlerken jenerik insan aklını kullanmasını garanti etmez. Bir kontra-Audi argüman olarak, insanın bu amaçla temel dayanaklarını dininden türetmemesi, onun politik olarak bağlantılı “seküler” ahlaki ilkelerin tanımlanmasında jenerik insan aklını kullanmasını garanti etmez. Bir kontra-Rawls argüman olarak, insanın temel dayanaklarını politik konuları konuşurken ve kararlar alırken kullandığı kapsamlı doktrinden türetmemesi, bir liberal demokratik toplumda adaletin nasıl sağlayacağını değerlendirirken jenerik insan aklını kullanmasını garanti etmez. İnsanın geleneğinin, dininin ve kapsamlı doktrininin içeriği, bu tür hükümlerde bulunan programlanmış benliğin bileşenleri olarak etkili olur.

İnsanın inanç-oluşturan benliği, sürekli olarak kendi kendini dönüştürür. Kendi tarihinin belirli bir anındaki işleyişi, kısmen daha önceki işleyişinin sonuçları tarafından belirlenir. Mevcut programlaması, kısmen önceki programlamasının çıktısı tarafından oluşturulur. Bu tespit, Locke’a atfedilebilecek olsa da kendisi tarafından neredeyse istemeyerek yapılan bir tespittir. Uzun sayfalar boyunca dikkatli bir biçimde geliştirdiği inanç-yönetimi tablosunda, bunun yıkıcı sonuçlarının hiçbir zaman peşine düşmemiştir. Bu, Hans-Georg Gadamer’in Truth and Method adlı kitabının ikinci kısmında tekrar tekrar ve kesin olarak yaptığı bir vurgudur. Gadamer, metinleri yorumlarken, kendimizi gelenekten soyutlayarak yalnızca “homojen insan doğamızı” kullanmadığımızı, bunun mümkün olmadığını savunur. Bunu yapabileceğimizi ve yapmamız gerektiğini varsaymanın, Aydınlanma’ya ait bir yaklaşım olduğunu ifade eder.

Liberal demokraside politik baskının meşruiyetinin, vatandaşların genel olarak baskıcı eylemin iyi olduğu düşünmesine bağlı olduğu önermesi, karşı konulamaz bir biçimde çekicidir. Ancak yakından baktığımızda bu çekicilik kaybolur. Belirleyici faktör, vatandaşların aktüel görüşleri olamaz; zira bu durumda, hiçbir devlet baskısı gerekçelendirilemez. Bu nedenle, aslında aktüel olarak hiçbir zaman sahip olmayabilecekleri görüşler hesaba katılır. İncelediğimiz liberal teorisyenlerin temel fikri, vatandaşların tamamen rasyonel olmaları durumunda sahip olacakları görüşleri hesaba kadar. Ben bu fikrin işe yaramayacağını – en azından incelediğimiz teorisyenlerin amaçladığı şekilde kullanılamayacağını – gösteren nedenler sundum. Ulaştığım sonuç şudur: Meşrulaştırılmış baskının koşullarını, liberal teorisyenlerimizden tamamen farklı bir biçimde düşünmeye başlamamız gerekecektir. İnsanların neye inandığı, neye inanması gerektiğinden daha önemlidir. Rasyonellik beklentilerimizin önemli ölçüde azalması gerekecektir. Hepimizin kurgusal karşılığının, baskıcı bir yasayı kabul etmesi durumunda, baskının meşru hale geleceği varsayımında olduğu gibi, kurgusal karşılıklar bulma çabamızı bir kenara bırakmamız gerekecektir. Liberal demokrasinin bir koşulu olarak dışlayıcılık, büyüleyiciydi. Bunu kabul ediyorum. Çeşitli önermeler için felsefi hayal gücü çokça kullanıldı. Ama bu çabalar işe yaramadı.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınız son derece kapsamlı ve fakat liberteryen okuldan ziyade Rawls'a dayandırılması ile bence liberalizmle ilgisi zayıflatılmış bir yazı.yazının temel eksikleri, temel haklar, metodolojik birey, toplumsal düzen, düzenin oluşumu, kurallar ve ilkeler gibi konuları tamamen göz ardı etmiş olması. Yazının Rawls'tan beslenmesi bence en büyük talihsizliği.Bahsettiğim unsurlar liberalizmin özü,oysa yazınızda bunların hiç birinden eser yok.Yazınız "yasam" ile ilgili hukuk felsefesine dokunuyor ama Rawls ve diğer pek çok sözde liberal, kollektivistin Leninist denebilecek ayrıntıcı ve belki tümevarımcı denebilecek metodunu kullanıyor. Yazınızı okuyunca baskının genel ve kural olduğu kanaatine kapılıyoruz. Bilinçsiz okur için kafa karıştırıcı olabilir. Oysa hepimiz biliriz ki özgürlük esas kural istisnadır. Ve sıkıntı zaten keyfi kural yaratmaktan gelir, yani keyfi baskıdan."Yanlış liberallere" atıfta bulunulmakla beraber besleyici bir yazı.Acizane önerim bu konuda Hayek'i incelemeniz.Saygı

Ögeday 
 06.05.2013 14:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 367
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster