Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Aralık '14

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
3338
 

Portekiz gezi notları

Portekiz gezi notları
 

portekiz / porto


11.10.2014   ( İSPANYA / BARSELONA  -  PORTEKİZ/PORTO   )
Sabah 06.00’da kalkıyor, kahvaltımızı yaparak çıkıyoruz.  Sants  tren istasyonuna doğru, Valencia Caddesi boyunca yürüyoruz. Köpeklerini gezdiren birkaç yaşlı insandan başka kimseler yok ortalıkta. Hava henüz karanlık.  Kavşaktan Roma Caddesine geçip, 20 dakika sonra tren istasyonunun önüne geliyoruz. T-10 kartımda kalan son iki kontürü de kullanıp Renfe’nin R2 tren peronuna iniyoruz. El Prat Havaalanına tren yeni gitmiş, dokuz nolu peronda kimseler yok. Yarım saat sonra 07.39’da gelecek treni bekliyoruz çaresiz. Giderek kalabalık oluyor platform ve tam zamanında gelen tren bizi yirmi dakikada Havaalanının yanındaki istasyona getiriyor.  Ryan Air’in ilginç uygulamalarından biri de, online bilet ve check in çıktılarının yolcunun yanında bulundurması. Önce, Ryan Air’in alt kattaki ofisinde, bunları gösterip mühürletiyoruz, bu uygulama Avrupa Birliği üyesi olmayan tüm ülkeler için geçerli. Sonra, güvenlik ve x-ray’den geçiyoruz. M3 salonunda, kapı numarasının bildirilmesini bekliyoruz. Panoda, 34 nolu kapıdan uçağa binileceği yazınca, bir anda nereden çıktığını anlayamadığım uzun bir kuyruk oluşuyor. Görevli bir kız, kuyruktakilerin yanına gelerek kimlik ve boarding pass çıktılarını kontrol ederek imzalıyor. Bana gelince, vizeyi soruyor. Yeşil ( special )  pasaport olduğunu ve vize gerekmediğini söylüyorum. Garip bir yüz ifadesi ile “ içeri girerken söylersin “  diyerek yanımdan ayrılınca, bir kez daha huylanıyorum.
 
 Uçak 09.50’de kalkacak, 09.45 de içeri almaya başlıyorlar. Bir terslik çıksa, kendimi, haklılığımı ispatlayana kadar, uçağı kaçıracağız. Sonrasında, zincirleme olarak yaptığım rezervasyonlarda da kaymalar olacak. Sıra bize geliyor, az da olsa gerginim, çantalarımıza göz ucuyla bile bakmıyorlar, sorunsuz geçip yerlerimize oturuyoruz. Aslında Ryan Air’de koltuk numarası  yok, ancak, 5 € ilave ücret ile alınıyor koltuk numarası. 
 
 
Uçağın hareketini bekliyoruz. Kürdan gibi zayıf kabin görevlisi kızcağız bir şeyler anlatıyor, ne var ki; İspanyolların İngilizcesini bir türlü anlayamıyorum. Koltuklarımıza yaslanıp, onların söylemiyle fuck up’lanmadan Ryan Air’le uçacak olmanın keyfiyle bekliyoruz.
 
 
Saat 10.00’da hareket ediyor uçak. Gideceğimiz Portekiz, İspanya’dan bir, Türkiye’den iki saat geride. Saatimi ayarlıyorum . Barselona’dan ayrılınca bulutlar sarıyor gökyüzünü.  Porto’da kalacağımız dört günün  yağmurlu olacağını öğrenmiştim meteorolojiden. Yine de, kenti gezecek kadar müsaade edeceği inancındayım. Yaklaşık iki saat sonra, Portekiz saatiyle 11.50’de Francisco de Carneiro Havaalanına varıyoruz. Sessiz, sakin bir binanın salonlarında yürüyoruz.  Havaalanı çıkışında bir genç kız herkese Porto haritası uzatıyor. Avrupa Birliği Schengen uygulaması içinde olduğumuz için pasaport kontrolü yok. Metro istasyonuna ulaşımın biraz karışık olduğunu okumuştum, hatırladıklarımla zorlanmadan istasyona geliyoruz.
 
Girişteki otomatlardan Andante Kart alıyorum. ( 1.80 € + 0.50 € )  T-10 kartı on seyahat için gün ve kullanıcı ayırmıyor. Andante Daily Pass Kartı ise önümüzdeki günlerde yoğun gezerken alacağız ki şahsa ait ve 24 saat geçerli bunlar. Üniformalı bir görevli, kart alırken yardımcı olmak üzere dolaşıyor otomatların yanında.
 
 
Metroyu beklemek üzere piste çıkıyoruz. Ortalıkta, güneşli pırıl pırıl bir hava var. Çok geçmeden, mor renkli  E hattında çalışan metro, daha doğrusu hafif raylı araç geliyor. Kalacağımız guest house, 24 Agusto Campo metro istasyonuna yakın, araçtaki ışıklı panodan takip ederek, buraya gelince iniyoruz.  Jualis Guest House, Bonfim Mahallesinde ve cazibe merkezi Boalho’dan bir durak sonra. 24 Agusto Campo’da indikten sonra kolayca Rua Ferreira Cardoso’da 90 numaralı binayı buluyoruz ( 30 € / gece ). Rezervasyondaki zenci çocuğa rezervasyon çıktısını uzatıyorum. Bizi, bodrum katta rutubetli bir odaya götürüyor. 20 gün önce rezervasyon yaptığımı, böyle kötü bir odada kalmayacağımı söylüyorum. Yer yok deyince, ben de sesimi yükseltiyorum. Başka bir genç gelip, omuzuma vurup, yukarıda, bahçeye açılan geniş bir odaya götürüyor, kabul ediyorum. Ortalıkta dolaşan yaşlı kadın itiraz ediyor, bu odanın fiyatı 50 € deyip duruyor. O konuştukça ben gülüyor ve omuzuna dokunuyorum sürekli. Neticede, rezervasyondaki fiyatla rahat ve huzurlu odamıza yerleşiyoruz.
 
 
Öğle yemeğinden sonra, Porto do Sol Caddesi boyunca yürüyerek, kentin sembolü Ponte de D. Luis I köprüsüne inen merdivenlere geliyoruz. Az sonra Douro nehrinin yanı başındayız. Ribeira tarafından gelen bir uğultu dikkatimi çekiyor. Sonra, köprünün yanında toplanmış insan kalabalığını görüyorum. Yukarıdaki merdivenlerden aşağı çılgınca motosikletlerini süren motokrosçuları görüyorum sonunda.
Kalabalığın arasına girmeyip, Ponte Luis Köprüsünü yürüyerek Gaia denilen karşı kıyıya, Douro nehri boyunca uzanan  Diogo Leite  caddesine geliyoruz.
 
 
Gözlerden uzak, tüm Porto’ya karşıdaki rengarenk evleri ile Ribiera’ya hakim bir yer buluyorum Douro nehrinin yanı başında. Fotoğraf çekiyorum bol bol.  Nehir boyunca yolcu taşıyan geleneksel tekneleri,  köprüyü fotoğraflıyorum. Sonra cadde boyunca yürüyoruz, seyyar satıcılar o kadar çok ki, nehirle yol arasında adeta barikat oluşturmuşlar. Pek çok tezgahta göz nuru, emek verilmiş ürünler çok. Yün örme, ahşap işler, ama, daha yolumuz uzun, çantalarımız dolu. Yanımızda götüreceğimiz özgün ürünlerde çok seçici olmak durumundayız. 
 
 
PORTO KENTİ HAKKINDA BİLGİ: 
Portekiz’in kuzeyinde, batısı Atlantik Okyanusuna dayanan ve buraya akan Douro nehrinin ağzında kurulu bu güzel kent. Alta Douro vadisi ve Porto eski şehiri 1996 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Koruma Listesinde. Dünyaya mal olmuş Porto şarabı ülke ekonomisinin can damarı, ihraç edildiği için. Bir de Porto futbol kulübü, futbolseverlerin yakından takip ettiği bir takım.
Porto şarabı, bu ülkede öylesine eski ve geleneksel yöntemlerle imal ediliyor ki;  bu konuda  1756 yılında çıkarılan bir yasa ile, üretilen üzüm çeşitleri ve şarap imalinde kullanılan tarifler koruma altına alınmış. Kentin bir başka ün yapmış eseri Dome Luis I köprüsü, Porto ile Douro nehrinin diğer yakasında kurulu Vila Nova de Gaia yada kısaca Gaia denilen bölgesini birleştiren 162 metrelik, çelik kontrüksiyonlu bir şaheser ve Eyfel Kulesinin mimarı Gustave Eyfel’in, Eiffel et Cie isimli şirketi tarafından inşa edilmiş. Bir yandan, Douro nehri ve kıyılarının romantizmine ters düşse de, farklı bir bakışla kente ve nehre farklı bir özellik katıyor.
Kısaca, Porto, kenti, surları, pek çok kilisesi ile 2000 yıllık bir mazisi olan bir yerleşim. Romalılar döneminde ileri karakol görevi üstlenmiş.
 
 
Douro nehrinin Gaia kısmı, yüzlerce yıllık geçmişi olan şarap mahzenlerinin sıralandığı bir yerleşim. Tabii, nehir kıyısından bahsediyorum. Yoksa, Gaia, muntazam yolları, binaları ile Porto’dan daha düzenli derli toplu bir bölge. Ponte Luis köprüsünün hemen yanındaki  Burmester şarap tadım yerine giriyoruz. Açıkçası, şarap hiç mi hiç anlamadığım bir konu olduğu için, tadım salonunu ve şarap mahzenlerini gezmekle yetiniyorum ( sadece ziyaret 2.5 €, şarap tadımı 5 € ).
Sonra köprü ayağının yanından yukarıda Gaia Parkına çıkan merdivenlerin insafsızlığına vuruyoruz kendimizi. Sonunda, yemyeşil parkın banklarında nefesimizi düzene sokup, bir yandan da kuşbakışı, Gaia şarap mahzenlerini ve karşı kıyıda rengarenk evleriyle Ribeira bölgesini seyrediyoruz. Parkın bitimindeki Jardim de Morro istasyonunun yanından Ponte Luis köprüsünün üzerine çıkıyoruz. Köprü iki katlı. Üst kattan sadece metro geçerken, alttaki yol araç trafiğine açık. Aşağıda uzayıp giden Douro nehri eşsiz bir manzara seriyor gözlerimizin önüne. Bol fotoğraflı anlardan sonra, Porto çıkışında sol taraftaki Se Katedrali önüne geliyoruz. İçeride, bir nikah nedeniyle ayin devam ediyor. Katedralin içinde bir müddet oturup, Porto müminlerini izleyip, ayinlerini dinliyorum. Ayrı bir bölümde harika çiniler olduğunu biliyor ve burayı ziyareti başka bir güne bırakıyorum,  gündüz  gözüyle görebilmek için.
 
 
Sonra,  Batalha Meydanından, Santa Clara Kilisesinin mavi çinilerle bezeli harika fasadının yanından geçerek ( tabii fotoğraflayarak ) yukarı çıkıyor ve Aliados’un çılgın kalabalığına giriyoruz. Lüks mağaza zincirleri, sokak satıcıları ve ortalığı dumana boğan kestanecileri ile ( Portekizliler castanha diyorlar kestaneye ) Porto’nun al benili yerlerinden Aliados. Günün yorgunluğu, erken kalkış, uçak yolculuğu, Gaia’nın insafsız merdivenleri derken yorulmaya başlıyoruz. Bolhao’ya doğru giden metroya paralel uzanan Fernandes Thomas caddesi boyunca yürüyor ve hostelimizin yanındaki 24 Augusto Campo metro istasyonunun bulunduğu meydana geliyoruz.
Hava aniden serinlemeye başladı. Barselona’ya hakim olan Akdeniz iklimi, batıda Atlantik Okyanusundan gelen serin rüzgarlara ve iklime dönüştü. Bugün, daha hostele yerleşir yerleşmez, keşfettiğim, biraz uzaktaki Lidl süper markete yürüyor, Portekiz’in en popüler birası olan Süper Bock ( 0.17 € ), çam fıstığı ( 13.99 € ), elma ( 0.55 € ) ve armut (0.65 € ) alarak odamıza geliyoruz. Süper Bock bira 1927 yılından beri üretiliyor, Portekiz’in nostaljik markalarından, çok da lezzetli, bugün herkesin elinde gördüm bu harika biradan.
 
 
Hava an be an soğuduğunu hissettiriyor, yatağın içinde Süper Bock, gezi notlarım ve fotoğraflarım ile hemhal oluyor, yarının programını yapıyorum.
 
 
12.10.2014  (  PORTO  )
İlk geldiğimizde lanetleşip bizden kaldığımız oda için 15€ fark isteyen, Julia’s Gueshouse’ın yaşlı patroniçesi, ne hikmetse Türk olduğumuzu öğrendikten sonra çok sevecen davranmaya başladı. Sabah hazırladığı kahvaltıya, sonradan koca bir kavanoz  mürdüm eriği reçeli getirince aramızda pozitif bir elektrik oluşmaya başladı. Hatta, kendi kullandığı mutfağı göstererek, bizim de kullanabileceğimizi ima etti. Karşılaştıkça bir eksiğiniz var mı diye sorup duruyor. Muhtemelen yan binalardan birinde oturuyorlar. Kocası ve oğlu sürekli bahçede ve mutfakta bir şeylerle uğraşıyorlar.
Saat 09.00’da odamızın hemen yanındaki bahçede hazırlanan kahvaltı masasına oturuyoruz. Atlantik serinliği ve yağmur bir araya gelince, iki gündür güneşli günleri özler olduk. Bugün de hava çok bulutlu. Akşam geldiğimiz Fernando Tomas caddesi boyunca yürüyoruz yine, metro kullanmadan. Porto’nun piyasa caddesi denebilecek Santa Caterina  ile Fernando Tomas caddesinin birleştiği köşede Capela Almas ( Almas Şapeli ) var. Önünde temiz giyimli kalabalığı görünce anlıyoruz ki bugün günlerden Pazar.  Almas Şapeli’nin cephesindeki  mavi çiniler dikkatimi çekiyor. Portekiz’in hemen her köşesinde görebileceğimiz azulejos denilen bu çiniler ülkenin olmazsa olmazlarından. Henüz turistler sokaklara çıkmamışlar, her yer tenha. Yavaş yavaş kiliselerde Pazar günü ayinlerinden çıkanlar evlerine dönmeye başlıyor, kısmen hareketler sokaklar. Fernando Tomas  caddesi,  yorgun ve kirli fasadı ile karşımıza çıkıveren Trindad Kilisesi’nin önünde bitiyor. Aliados  caddesine dönünce, devasa görünümü ile Belediye Meclis Binası ile karşılaşıyoruz. Önündeki meydan, havuz, heykeller ve belediye yönetiminin koyduğu şirin masa ve sandalyeler ile çok hoş. Neredeyse 1000x 200 metre ölçülerinde, çevresi her türlü imar kirliliğinden korunmuş, par hırsına yağmalanmamış Özgürlük Meydanının üç yanından trafik akıyor, ortada heykeller ve bankları ile muazzam bir alan, insanın nefesini açıyor.
 
 
Sırada Clerigos Kilisesi’nin kulesine çıkmak var. 1763 yılında inşa edilen kule 76 metre yüksekliğinde. Asansör beklemeyin çıkmak için, 2 € ödeyeceksiniz ve daracık merdivenlerde inen ve binenlerle sıkışarak tam tamına 195 merdiven basamağı çıkacaksınız. Ama, iki kademede bulunan seyir teraslarından kentin manzarasını görünce, buraya çıkmak için çekilen sıkıntılar unutuluyor bir anda.
Son 35 basamak ikinci kademedeki seyir terasına götürüyor, tek tek saydım, oradan biliyorum Fotoğraf çekmek, çepeçevre duvarlar nedeniyle biraz zor, ancak mazgal deliklerine makineyi sokarak fotoğraf çekmek mümkün.  Bu yükseklikten ancak, binaların çatı kiremitlerini  görmek  mümkün. İleride Douro nehri, gümüş bir şerit gibi parlıyor. Akşam yağan yağmur, kenti temizleyip, arındırmış sanki, her yer çok net görülebiliyor. 
Soğuk havaya rağmen, ilerleyen saatlerde Aliados ve diğer turistik zonlar turistlerle doldu. Yakınlardaki Karmelidas caddesinde meşhur Lello kitapçısı var. Pazar olduğu için kapalı olduğunu görüyor ve başka güne erteliyoruz, dekoratif unsurlar taşıyan Lello Kitapçısını.
Bir ara Loios sokağından geçerken, evlerin cephelerini süsleyen çinilerin güzelliğine bakıyorum. Zaten, bir grup sanatçı da bunun farkında, sokağın başına oturmuş, bu güzellikleri resmediyorlar.
Az sonra Sao Bento tren istasyonunun önündeyiz, kocaman bina, bir sanat müzesi gibi, çinilerle kaplı. Duvarlarda, 1916 yılında yapılmış tam 20000 parça çini ile Porto ve Portekiz tarihi anlatılıyor. Büyük panolarda bir savaş resmi ve sonrasında Kral ve Kraliçenin kente girişi gösterilmiş. Tüm turistik yayınlar Sao Bento tren istasyonunu, Portekiz’de görülmesi gereken on yerden biri olarak belirtiyor.
Ayın on beşinde Porto’dan ayrılıp Lizbon’a geçeceğiz. Otobüsle yapacağımız yolculuk, Batalha Meydanından başlayan Aleksadr Herculano caddesi üzerindeki Red Expressos  terminalinden başlayacak. Bilet almak ve yeri öğrenmek için caddeye giriyoruz, ama, numaralar beşer onar atlıyor. Sonunda, büyük, çirkin bir alanda, üstü kapalı terminal binasını ve içindeki bilet gişelerini farkediyoruz. 15 Ekim saat 09.30’a Lizbon biletlerimizi alıyoruz ( 20 € / kişi )Sırada öğle yemeği var. Alidaos yakınlarında, Galeria de Paris sokağında aynı isimli restoranın ününü okumuştum.  Bulmamız zor olmuyor. Bugünkü menü 4.5 €, morinha balığı köftesi, pilav, salata ve meyveden oluşan menü gayet lezzetli ve doyurucu geliyor. Yemeğe başladıktan sonra, salon grupların hücumuna uğruyor ve bir müze güzelliğindeki  mekan, gürültüye boğuluyor. Daha çok yerel halkın müdavimi olduğu bu restoranı da mutlaka önce Japonlar keşfetmiş ve sosyal medya aracılığı ile yaymışlardır. Tüm duvarlar, tavanlar, antika  eşyalar, radyolar, otomobillerle dolu.
 
 
Keyifli yemek sonrası, Ponte Luis köprüsüne inen merdivenlerdeyiz yine. Douro nehrine inen dik yamaçlar, setlerle dizginlenmiş ve binalar kondurulmuş. Merdivenlerden oluşan sokaklarda, bir öndeki setin duvarına çakılan çivilere gerilen iplere asılmış iç çamaşırları, fıstıki yeşil sütyenler arasından yürüyerek iniyoruz. Gustav Eyfel’in çelik kontrüksiyonları görünüyor, bir köşeyi dönünce, Ponte Luis köprüsünde. Köprünün yanından Ribeira’ya geçiyoruz. Ortalık, balık, soğan ve kızarmalardan yükselen domuz yağı kokuyor. Nehir kıyısına dizilmiş masaların hemen hepsi dolu.
Hava öyle değişken ki bugün, üzerimdeki gömleği  tişortumun üzerine bir giyip bir çıkarıyorum. Sabahtan beri terler sırtımda kuruyor, esen serin rüzgar da ürpertiyor, kısacası tam hastalık havası. Sağlam bir yağmur yağsa, hava rahatlayacak, ısı 18 derecelere kadar düştü. Douro nehrini tekne ile gezmek için, iyi fotoğraf çekebileceğimiz güneşli bir günü bekliyoruz. 
Clerigos kulesinin bulunduğu sokağın devamında Portekiz Fotoğraf binası var, bugün Pazar olduğu için önünde hayvan pazarı kurulmuş. Balıklar, kafesler, kuşlar, akvaryumlar, çeşitli evcil hayvanlar dizilmiş küçük meydana. Hayli de ilgi var, lokal halktan.
Ribeira’nın rutubet, hüzün ve nostalji kokan arka sokaklarına dalıyorum. Çoğu ev terkedilmiş, yıkılmayı bekliyor, ya da yakılmayı. Çinilerinin sırları dökülmüş, çamaşırlar sarkan evleri fotoğraflıyorum. Hüzün yapışıyor  yakama. Havanın adam akıllı serinlediği, güneşin gizlendiği saatlerde,  metroya binerek odamıza geliyoruz.
 
13.10.2014   (   PORTO   )
 
Bugün, izlediğim meteorolojik verilere göre hava hem soğuk, hem yağışlı. Zaten bütün gece gök gürleyip yağmur yağdı. Geçmiş günün yorgunluğuna rağmen, uyandırmayı başardı gök gürültüleri. Odamızın bahçeye açılan kapısının önündeki masayı karı-koca kahvaltı için donatmışlar yine. Her akşam soruyorlar, yarın kahvaltıyı kaçta alırsınız diye, hep biraz uyuma umuduyla geç saatler söylüyoruz, ama; her zamanki gibi sabahın köründe kalktığımızı hissediyor olmalılar, az sonra bahçe kapımızın önünde masamızı hazırladıklarını fark ediyoruz.  Odamızı gün ışığına kavuşturan tek cam burada var, oda kapısı koridora açıldığı için, bulutların oynayacağı oyunları izlemek için gözümüz hep bahçeye açılan camda.  Julia, iki gündür,  özel marmelatlar getiriyor, standart kahvaltıya ek olarak. 
Yağmurlukları kuşatıp, Ferreira Cardoso caddesine atıveriyoruz kendimizi.
 
Dün, Andante Tour 1 kart bulamadık satış bayilerinde. 24 Agusto Kampo metro istasyonunun karşısındaki turizm ofisindeki  kıza nereden bulabileceğimi soruyorum. 20 dakika yürüme mesafesindeki Campanha tren istasyonuna bakabileceğimizi söylüyor. Eğer kart bulamazsak tekrar geri yürümek gerekecek. Andante Tour 1 kartının özelliği, 24 saat içinde sadece kart sahibine sınırsız araca binme hakkını veriyor.
 
 
Çaresiz, 24 Agusto Campo istasyonunun otomatlarının başına gidiyor ve Porto’ya ilk indiğimizde aldığımız bir kez geçerli kartlarımızdan birini makineye sokuyorum. Andante Card bedeli için otomatlar 0.5 € alıyor ve bu kart tekrar tekrar yüklenebiliyor. Makine kart geçersiz diyor galiba. Geçersiz olduğunu biliyorum, dün tek kullanımlık kontürümüzü bu istasyona gelirken kullanmıştık. Andante Tour 1 yerine Andante 24’e razı olduk, bu da kapris yapıyor anlaşılan. Andante 24 Kart, bulunduğumuz hat ve gezilebilecek yerlerin yoğun olduğu Z2 zonunda 24 saat sınırsız gezme hakkı veriyor. Otomatla uzun süren bir mücadeleden sonra yenilgiyi kabul ediyorum, yeniden, yani 0.5 € kart bedeli alıyor,4.15 € ile toplam 4.65 € kesiyor, makineye soktuğum 5 €’dan. O sırada üzerinde üniforması ile görevli kız geliyor. Derdimi, beni sinir eden konuyu anlatıyorum, benim kartımı neden kabul etmeyip, yeni kart veriyor ve 0.5 € kesiyor diye soruyorum. Kafayı taktım bir kere. Kız; olmaz öyle diyor ve eşimin kartını sokuyor bu kez, yine kabul etmeyip, yeni kart almamızı istiyor. Kızın gözleri açılıyor, olmaz böyle şey der gibi bir şeyler söylüyor.  Olur diyorum ve hırsla alıyorum kızın elinden kartı, bir 5 € daha sokup, aynı şartlarda bir Andante 24 Card daha alıyorum.
Buradan, Trindade istasyonuna, sarı hatta geçip Aliados istasyonuna geliyoruz. Burası Camara  Municipal do Porto  denilen Belediye Meclis Binasının yükseldiği ve belki de bir anlamda Porto’nun gurur abidesi.
 
 
 Meydanın köşesindeki durakta nostaljik 22 nolu tramvayı bekliyoruz ( 2.5 € ). Sıkı bir yağmur başlıyor. Koca göbekli ve koca popolu kadın vatman, alışkın elleri ile reostaya hakim olarak, daracık sokaklarında, trafiğin içinde, aracı sarsmadan maharetle kullanıyor. Zaman zaman, sokaklarda akseden bir kayış sıyırma sesi yükselse de, keyifli yolculuk sürüp gidiyor. İnmek isteyenler vagon boyunca tavandan sarkan ipi çekince, vatmanın tepesindeki çan çalıyor. Güney Hindistan’da Kerala  eyaletindeki  halk otobüslerinde hala uygulanıyordu bu sistem. 
1872 yılında Porto ve banliyösü Foz arasında kullanılıyor ilk tramvay. Sonra yaygınlaşıyor. Günümüzde, 1, 18 ve 22 nolu  tramvaylar faaliyette, kısmen local halka hizmet etse de, genelde, Batılı modern ülke insanlarının meraklarını tatmin amaçlı ve nostaljik figürlerle donatılmış olarak hizmet veriyorlar.  22 nolu tramvay, güzergah itibarı ile en popüler olanı. Batalha Meydanı ile Carmo Meydanı arasında çalışıyor.  Kentin, eski  şehir  turistik noktaları olan Santa Caterina Caddesi, Alidaos, Fernandes Tomas gibi popüler yerlerden geçiyor.
 
 
Son durak Sao Bento’da tramvay hattı da bitiyor ve vatman, reostaya kumanda eden mekanik kolu çıkararak, eline alıyor ve bu kez tramvayın arkasında kalan kumanda kabinine geçiyor. Buradaki yerine takıyor, sonra, teker teker oturduğumuz koltukların sırt dayamalarını ittirince, geldiğimiz yönü, gideceğimiz yön olarak belirlemiş ve vaziyet almış oluyoruz. Bu durumlar hoşumuza gitmiyor değil, tramvayı dolduran diğer turistlerle gülüyoruz.
 
 
Dün kapalı olan Lello Kitapçısına gitmek üzere, Carmelitos Kilisesi önünde iniyoruz eşimle. Kalabalık gruplar halinde akıyor turistler buraya. Kapıdaki görevli gestapo polisi gibi, soğuk bakışlarla süzüyor gelenleri. Biliyor ki; özellikle turist gruplarından kimse, kitap alarak müşteri olmayacaklar. Kitaplara bakan yok içeridekilerden. Bir iki kitabı elime alıyorum, tümü Portekizce.  Harika bir ahşap işçiliği ile üst kata ulaştıran merdivenleri, vitrayları, usta işi ahşap kitaplıkları ile sakin ve kimsesizken gezilmesi gereken bir mekan Lello kitapçısı. Ne var ki; tüm turist gruplarının rehberlerinin tutup getirdiği Lello Kitapçısı bıkmış olmalı ziyaretçilerden. Üst katta, gestapo kılıklı bir görevli, göz açtırmıyor kimseye, fotoğraf çektirmiyor. Elinde makine göreni, kolundan tutup merdivenlerden aşağı gönderiyor. Üst katın güzelliklerini beynime nakşettikten sonra, küçük kameramla bir kaçamak yapıp, deklanşöre basıyorum. Gestapo hemen farkediyor ve kolumdan tutup, alt kata gönderiyor. Burada kaos daha fazla, çok daha güzel açılardan birkaç fotoğraf alarak çıkıyoruz.
 
 
Dışarı çıkınca felaket bir yağmurla karşılaşıyoruz. Kent içinde dolaşmanın imkanı yok. Hiç değilse, ilk gün geldiğimiz havaalanı metro hattına binerek, Casa Musica’ya gidelim diyoruz. Casa Musica da Z2 zonunda olduğu için, Andante 24 kartımızı kullanıyoruz. Metro istasyonunda inip, yeryüzüne çıktığımızda daha hızlı bir yağmur çarpıyor yüzümüze. 
 
 
Casa Musica, yani Konser Salonu, 2005 yılında hizmete giriyor. Yorumlamaktan aciz kalacağım bir mimariye sahip, iki konser salonu var. Büyük olanı 1238 kişi, küçüğü ise 300 kişiye hizmet verebiliyor. Lense yağmur gelmemesi için avucumla şemsiye yaparak Casa Musica’nın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum.  Beyaz meteoru andıran özel tasarımı, uzay mimarisiyle Casa da Musica, Porto’nun hem mimari başyapıtı hem de müzikal Mekke’si. Hollandalı ünlü mimar Rem Koolhaas tarafından tasarlanan 2005’te açılan 17 yüzeyli konser salonunun helezonları arasında dolaşmak isterseniz, her gün saat 16.30’da İngilizce rehberli tur düzenleniyor. 3 Euro’luk turda ünlü virtüözlerin ağırlandığı salonu, mavi seramik duvar panelleriyle süslü lobisi, her adımınızda zeminden gelen tuhaf sesleri duyacağınız Portakal Odası’nı görebilirsiniz. Sahne ve salonun en dikkat çekici özelliği altından, kaplan sırtı desenli duvarları. Ziyaretinizi özel konser ya da DJ partilerinden birine denk getirmenizde yarar var. Sonra, önündeki geniş parkta yağmura rağmen dolaşıyor ve merkezindeki heykel üzerinde bağımsızlık savaşını betimlediğini zannettiğim figürleri inceliyorum.
 
 
 Casa Mucica’nın karşısındaki cepheleri çini ( azulejos ) kaplı evlere bakarken, bir lokanta çarpıyor gözüme. Yerel halkın ve memurların uğrak yeri olduğu belli. Öğle saatinde içerisi hayli yoğun.  Cama asılı listede günün  menüsü  yazılı. İçeri giriyor ve bir küçük masaya ilişiyoruz. Çorba ( 1.40 € ), bacalhou köfte ( 4.5 € ) söylüyoruz. Çorba, soğuk ve yağmurun üzerine ilaç gibi geliyor. Lahana, havuç, pazı ve patatesle yapılmış, lezzetli çorbayı keyifle içiyoruz.
 
 
Bacalhou’yu kısaca geçmek olmaz. Porto’ya geldiğimizden beri  her markette, her  restoranda karşımıza çıktı. Balık yağı açısından da oldukça zengin olan morina balığına İngilizler “codfish” derken Portekizliler “bacalhau” diyorlar. Daha doğrusu bacalhau bu balığın kurutulmuş hali de denilebilir. Neredeyse Portekiz’in milli sembolü olmuş. Çok farklı stillerde pişiriliyor. Lazanya gibi olanı da mevcut köfte gibi olanı da. Hatta cipsle marine edilmiş olanı bile var. Bu yemeğin ne kadar popüler olduğunu anlatmak için yılın her gününe farklı bacalhau yapıldığını söylüyorlar. Hatta kitapçı raflarında “Bin Bacalhau Tarifi” adlı yemek kitaplarının dahi olduğunu yazıyor gurme yazarlar. Yalnız balık yemekleri öyle tek başına balık ve yanında yeşillik tarzında sunulmuyor. Öncelikle belirli soslarla pişiriliyor ve başta patates olmak üzere ıspanak ve soğan gibi farklı sebzelerle servis ediliyor. 
 
 
Tek başına kalabalık restorana yetişen genç kadın, gecikmeden bacalhou köftelerimizi de servis ediyor, yanında bol pilav ve kızarmış patates ile. Dünkü Galeria de Paris’in bacalhou köftesi bunun yanında ne kadar soğuk ve beklemişti, oysa, yağdan yeni çıkmış bacalhou’nun tadı bambaşka.
Portekiz mutfağının olmazsa olmazlarından biri Francesinha ise diğeri de Porto usulü işkembe.  İşkembe, özellikle Portoluların favorisi. Bu yüzden Porto’lulara “ os tripeiros “ yani işkembeciler deniyormuş.Dikkat ediyorum,  restorandaki  localler, su yerine şarap içiyorlar yemeklerle. Ve, uzun zaman görüşmemiş gibi, ateşli ve yüksek sesle sohbet ediyorlar.  Hesabı ödeyip dışarı çıktığımızda, yağmurun daha da hızlandığını görüyoruz. Ayakkabılarım, pantolonumun paçaları sırılsıklam. Bel çantamdaki pasaport ve paralarımın ıslanmasından korkuyorum.  Bu yağmurda, Porto’nun ekabirlerinin yaşadığı ve Douro nehrinin Atlantik Okyanusuna açılan deltasında bulunan Foz’a gitmeyi yarına bırakıyoruz.
 
 
Hızı ve öfkesi dinmeyen yağmur altında metro istasyonuna geliyor,  aktarmalarla yakınımızaki  24 Agusto  Campo’da inerek saat 16.00’a doğru odamıza giriyoruz.ÇOdanın içinde dört dönüyorum, gözüm, gökyüzünde ve bulutlarda. Yağmur bir boşalıyor, bir duruyor. 17.30’a doğru bulutların parçalanmaya başladığını görüyorum.  Alelacele toparlanıyor, fotoğraf makinemi kapıp, metro istasyonuna koşuyorum.  Sao Bento metro istasyonunun merdivenlerini çifter çifter çıktığımı farkediyorum, nefesim zorlanınca. Se katedralinin önünden. Ponte  Luis köpüsünün üst katında koşar adımlarla yürüyorum. Yağmur bitti nihayet, güneş çıktı çıkacak. Köprüyü geçip, nehrin öte tarafında, köprünün sağ tarafındaki Guindais evlerini fotoğraflıyorum. Köprünün sağında bulunan Ribeira’nın kalabalığı ve çılgınlığından eser yok burada. Köprünün mimarı Gustav Eyfel’in adını taşıyor, Douro nehrine paralel uzanan cadde. Ribeira’da olduğu gibi burada da, iflah kesen merdivenlerle çıkış azabına çözüm için Guindais finüküleri uzanıyor yukarıdaki Muralha Fernandina kalesinin yanıbaşına. 
 
 
Sonunda güneş kendini gösteriyor bulutların ardından, Guindais’in yanyana, üst üste dizilmiş rengarenk evleri daha da güzelleşiyor, peş peşe deklanşöre basıyorum ben de. Sonra, Gaia parkının harika yeşil dokusundan bir kez daha nasiplenerek, nehir kıyısına götüren merdivenlerden iniyor ve bu kez de Ribeira evlerinin karşısında mevzileniyorum fotoğraf çekmek için. Ortalık aydınlanıyor, fotoğrafa yetecek ışığa kavuşuyorum.
Douro nehrinin hemen yanında saç perdelerle çevrili bir alan buldum. Karadan burayı kimsenin görmesi mümkün değil. Daha, ilk gün keşfettiğim bu yere sanmam ki, benden başka gelen olsun. Hemen önünde, şarap firmalarına ait peş peşe demirlemiş  geleneksel  Porto teknelerini ve arkadaki Ponte Luis köprüsünü ve karşıda tüm şirinliği ile göz kırpan Ribeira evlerini tekrar tekrar fotoğraflıyorum. 
 
 
Bir anlamda pusuya yatmış, havanın kararmasını bekliyorum.  Giderek soğuk bastırıyor. Aklıma geliyor,  Gaia’nın ara sokaklarına girip, bir bakkal dükkanı buluyor ve bir şişe süper bock bira alıyorum. Süper Bock bira, Portekiz’in efsanevi markası. 1927’den beri tedavülde olan, içimi hafif bira, Portekiz’de olduğu gibi, Portekizlilerin yaşadığı diasporada da, marketlerde halkının imdadına yetişiyor. Geldiğimden beri, fırsat buldukça alıyoruz, lezzeti ve fiyatı çok hoş ( 80 € cent ). Elimde Süper Bock ile günün son ışıklarında,  Douro nehri de, Ribeira evleri de daha güzelleşiyor, anlam kazanıyor.
Karşıda Ribeira evlerinin ışıkları yandı, sol tarafta Douro’nun incilerinden birisi Arrabida köprüsü lambalarını yaktı,  altından gerdanlığa dönüştü. Gerdanlığın aksi düştü nehrin usul akan soğuk sularına. Tüm düğmelerimi ilikledim, yine de üşüyorum. Beklediğim şey olmadı, Ponte Luis bu gece karanlık kalmakta ısrarlı. Metrobüs hattını aydınlatan lambalar güzellik vermeye yetmiyor Eyfel’in bu güzel  eserine. Oysa, ben bunu bekliyorum, ışıklar içinde Ponte Luis’i fotoğraflayacaktım Diogo Leite caddesinin yanındaki park alanından. Olmadı, ne yapalım.
Gaia parkına çıkan merdivenleri tırmanmaya başlayınca, vücudum ısınıyor. Köprünün demirleri üzerine mini tripodumu kurarak, Douro nehrinin gümüşi sularına düşen, altın sarısı ışıkları fotoğraflıyorum bir müddet. Sonra, Se katedralinin karşısındaki Sao Bento metro istasyonuna geliyorum. Gündüz de iş saatleri dışında yoğun olmayan Sao Bento istasyonunda bu saatlerde kimseler  yok ( yerel saatle 20.30 ).
 
 
Bugün, Porto’nun en hareketli caddesi olan Santa Caterina’da  yağmurdan kaçarken, meşhur Majestik Pastanesine sığınmak ve “nata” yemek istemiştik. İçerisi her zamanki gibi dolu olduğundan, kapıdaki görevli yer boşaltıkça içeri alıyordu, dışarıda yağmur altında bekleyenleri. Bu yağmurda da, sıcacık mekanı kimsenin terketmeye niyeti olmadığından, on dakika daha yağmur altında beklemiş ve Majestik’in banilerine rahmet okuyarak kaldığımız yere gelmiştik.
 
 
Şeytan dürtüyor, “ Majestik’e gideyim, nata alayım, eşime sürpriz yapayım diyorum. “  Boalho istasyonunda iniyorum, gündüz oluk oluk insanın aktığı Santa  Caterina caddesinde, lüks mağazaların vitrinlerine bakan birkaç çiftten başka kimseler kalmamış. Kestaneci, yine aynı köşede, bacasından etrafı boğan dumanları ile taburesinde büzülmüş oturuyor.
 
 
Gecenin bir vaktinde, soğukta, ıssız caddelerde uğruna yürüdüğüm “nata” yı anlatayım biraz. Söyleyenlerin yalancısıyım; Nata’nın çıkış yeri ,Lizbon’da Jeronimo Manastırı. Rahipler, elbiselerini apak yapmak için yumurta akı kullanırlarmış. Yumurtanın sarılarını da atmaz, değişik tatlılar yaparlarmış. Porto’da başlayıp, Lizbon’a da sirayet eden 1820 Portekiz Liberal Devriminde, manastırlar, devlet tarafından mahalli hizmet amaçlı kullanıma açılınca, rahipler boşa çıkmış. İşsiz kalınca, Lizbon banliyölerinden  Belem’de ( Jeronimo Manastırının bulunduğu bölge ) pastane açan rahipler, nata’yı da etrafa tanıtmaya başlıyorlar. Formülünü, halen yalnızca 3 kişinin bildiği bir sır. Bu sır manastır rahipleri tarafından aktarılmaya başlanmış ve “gizli tarif” bugün özel bir odada saklanıyor. Her sabah erken saatte “sırdaş” şefler mutfağa girerek, seri üretime geçmek üzere özel kremayı hazırlıyor. Bunun yanında, tartın yapımında yumurta sarısı kullanıldığı kesin olarak biliniyor. Ayrıca Milano Gastronomi Üniversitesi Laboratuvarı’nda yapılan araştırma sonucunda, formülün içerisinde “patates gevreği” de kullanıldığına dair bir kanı hakim. Bu küçük canavarı elinize aldığınızda dış bölgesinin ince kıtır bir kıvamda olduğunu göreceksiniz. İçi ise bir çeşit krem karamel kıvamında sos ile doldurulmuş, ve üstü bizim fırın sütlaca benzer şekilde hafif yanmış. Velhasıl, böyle bir efsanesi var nata’nın.
 
 
Majestik Kafe, 1921’de faaliyete geçmiş. Art Nova dekorları ile hala ihtişamlı. İçerisi bu saatte yine dolu. Kapıdaki, siyah takım elbiseli bodyguard kılıklı görevli, içeri girerken mani oluyor. Anlaşılan, bu kez de soğukta bekletecek. “ take away “ diyorum, yol veriyor. İki natayı paketletip ( 4 € ), bir iki fotoğraf çekerek, Santa Caterina caddesinde, yalnızlıktan bunalmış kadınların çapkın bakışlarına aldırmadan, Boalho metro istasyonundan tekrar metroya binerek eşimin yanına geliyorum. Son üç buçuk saat, bütün gün yağan ve ıslatan, üşüten yağmurun griliğini, bir anda gökkuşağı renklerine dönüştürüverdi ruhumda. Natalarımızı yedik, sırada gezi notlarımı yazmak var.
 
 
14.10.2014   (  PORTO   )
 
 
Dün, yağmurdan yeterince nasiplendik. Hele, Santa Caterina’da bizi yakalayan yağmur, sırılsıklam yapmıştı. Bugün görünüşe bakılırsa hava parçalı bulutlu ve yağmur ihtimali az. Kahvaltı sonrası çıkıyoruz. Dün aldığım Andante 24 kartların süresi henüz dolmamış olmalı. 24 Agusto Campo girişindeki makinede okutuyorum, iyi henüz geçerli. Bu akıllı bilet sistemleri, özellikle turistleri çileden çıkarıyor. Pek çok turnikede, kendinden emin kartı okutanın geçemediğini, eşinin geçip kendinin turnike girişinde şaşkın kaldığını gözlüyorum sık sık. Bu nedenle ihtiyatlıyım, benimseyemedim bu akıllı kartların toplu taşımada kullanılmasını.
 
 
Bir kez daha Sao Bento metro istasyonuna gidiyor, az ilerideki Se Katedralinin arkasından Ribeira’ya ulaşan merdivenleri inmeye başlıyoruz.
Se katedralinin tarihi 1100 yıllarına uzanıyor, zaman içinde pek çok müdahaleler ve yenilemelerle günümüze romanesk, gotik ve barok uslubün sentezi olarak, ağır bir Katolik mabedi olarak gelmiş. Ben, ana giriş merdivenlerindeki yekpare taştan oyulmuş, yılana veya mitolojik bir havyana benzettiğim korkulukları beğendim. Ayrıca da, yüz yıllardır, neden birinin çıkıp da bunun kırılıp kırılmayacağını test etmemiş olmasına şaştım.
Neyse, bir kez bile güneş görmemiş, rutubet ve küf kokan daracık sokaklardan, 14. Yüzyıldan günümüze korunabilen ender yapılardan biri olan Postigo de Carvao’nun yanından geçiyoruz. Asırlardır katedral ile Ribeira sahilleri arasında ulaşım sağlayan iri taşlarla döşeli bu kemerli sokaklardan kimler geldi geçti düşünmeden yapamıyorum. Sonunda, nehrin kenarına geliyor buradan da bizi Foz’a götürecek 1 nolu tramvayın hareket ettiği İnfante durağında beklemeye başlıyoruz. Andante 24 kart geçmiyor bu hatta, 2.5 €/ kişi ödüyor ve raylar üzerinde tıkırtılarla ve ani frenlerle dikkatimizi üzerinden eksiltmeyen tramvayla, önce Şarap Müzesi’nin önünden geçip, sol tarafta Douro nehrini, karşıda Gaia kıyılarını temaşa eyleyerek ilerliyoruz. Günlerdeir, betondan yapılmış kardeşi sayılan Ponte Lous köprüsünün üzerinden görmeye alıştığımız Arrabida köprüsünün altından geçiyoruz.
 
 
Sahil boyunca restoranlar, kafeler dizilmiş ki, buralara yürümemiştik, Porto’nun dışındaki yaşamı da gözlemiş oluyoruz böylece. 20 dakika sonra vatman durduruyor tramvayı. Foz’a gelmişiz, oysa, ben daha uzaklarda olacağını tahmin ediyordum.
 
 
Douro nehri’nin Atlantik Okyanusu’nun azgın dalgalarına karıştığı bölgede kurulmuş olan Foz, Porto’nun elit ve zengin insanlarının mekan tuttuğu belde. Alegre caddesinin devamında Passeio Bahçeleri, palmiye ağaçları, heykelleri, golf sahaları ile bilhassa yaz aylarında pek çok konsere ev sahipliği yapıyor. Sahilde, özel düzenlenmiş koşu pisti, bisiklet yolları uzayıp gidiyor. Ne var ki; denize girmek için ideal bir yer değil, zira, genelinde çok kaya var. Batıya doğru yaklaşık 3 kilometre daha yürüyenler, bir asma köprü üzerinden 16. Yüzyıla tarihlenen kaleye ulaşacaklar, yetinmeyip, daha  da devam edenler, Porto’nun en büyük parkı Parque do Cidade’ye geleceklerdir.
 
 
İleride uzanan üzerinde deniz feneri bulunan dalga kıranda Atlantik Okyanusundan gelen dalgalar kırılıyor ve yükselerek bembeyaz duvar oluşturuyor zaman zaman ve bu kırılma sesi, tramvaydan inip, ilk şaşkınlık anlarını yaşadığımız yere kadar geliyor. Douro nehri, Douro vadisine, bağlarına ve bahçelerine hayat verdikten sonra, artık baş edemeyeceği okyanus sularında can veriyor adeta. Hırsla saldırıyor Atlantik Okyanusu, güzelim nehri bir an önce ele geçirmek istercesine. İstikametimiz belli oluyor, dalgakırana doğru yürümeye başlıyoruz.
 
 
Douro nehrinin nefesinin tükenip Atlantik Okyanusu’nun azgın dalgalarına teslim olduğu yerde, solda üzerinde deniz feneri ve şirin fenerci kulübesi olan bir dalgakıran var. Nehrin diğer ağzında çok daha uzun ve Douro’yu dalgaların hışmından korurcasına başka bir dalgakıran daha var. Üzerinde oltaları ile balık tutan, bunca serin Atlantik rüzgarına ve dalgaların serpintisine rağmen, atletle koşan genç kızlar ve erkeklerin bulunduğu dalgakıranın gövdesi üzerinde yürüyoruz az sonra.  Deniz fenerinin altındaki kayalarda dalgalar gümbürdeyerek parçalanıyor ve fenerin boyuna yetişmek istercesine yukarılara çıkıyor. Aynı şekilde dalga kıranın gövdesine çarpan dalgalar büyük bir gürültüyle 5 metre kadar yükselip aşağıdaki balıkçıların üzerine çullanmaya çalışıyor. Ama; balıkçılar bunca deneyimden sonra, tehlikeyi öğrenmiş, sular yükseldiği anda uzaklara kaçıyorlar.
Onca serin Atlantik rüzgarı ve üzerimize yapışan deniz serpintilerine rağmen, keyifle seyrediyor ve fotoğraflıyoruz mendirek üzerinde olan bitenleri.
 
 
Sonra Alegre caddesi boyunca yürüyoruz. Foz, Porto zenginlerinin yaşadığı bir banliyö. Gerçekten çok bakımlı evler, bahçeler görüyoruz. Ama, bir o kadar, bakımsızlıktan yıkılma noktasına gelmiş, elden geçirilirse, nostaljik değerler katacak pek çok bina yerle yeksan olmayı bekliyor.
 Caddesinin karşısında palmiye ağaçları arasında şirin bir bina dikkatimi çekiyor. Küçük bir levhada “ senhoras “ yazdığına göre umumi tuvalet olmalı.  Dış cephesi, nişleri, bantlar üzerine işlenmiş çinileri, içeride görülen azulejosları ile umumi tuvalet olduğuna inanmak mümkün değil. Arkasına dolaşarak içeri giriyorum, tertemiz, belki kırk yıllık döküm rezervuarlar hala muntazam çalışıyor. Küçücük bir cam kabin içinde bekleyen kadın 20 sent alıyor ve anında yazar kasadan aldığı paranın karşılığı olan fişi uzatıyor. Biraz şaşkın biraz hayran izliyorum, sonra yolumuza devam ediyoruz.
 
 
Paraketelerini, ağlarını onaran balıkçıların arasından geçiyoruz. Denizde, üzeri parakete sepetleri, tel kafeslerle dolu küçücük kayıklar demirlemiş. Foz, tam bir balıkçı beldesi.  Ne var ki; nehir kıyısına vurmuş çok balık görüyoruz yürüdükçe, kirlilik nedeniyle mi bilemiyorum.
 
 
Arrabida köprüsünün altına geldik bile. Bu köprünün hayli özelliği var. İlki, Portekiz’in Avrupa ile bağlantısında yoğun olarak kullanılıyor. Dünyanın en büyük açıya sahip köprüsü,  1963 yılında yapılmış ve 500 metre uzunluğunda.  Civarda, birden yüksek ve modern binalar başlıyor. Oysa, hala yaşamayı başarmış, eski, dış cepheleri çini kaplı, küçücük kapıları ve pencereleri olan evler öylesine hayat ve anlam dolu ki.
 
 
Rodras kordonundan sola eski tarihi bölgeye çıkan yola giriyoruz. Amacımız Kristal Bahçeleri’ne gitmek. Girdiğimiz Restauraça caddesinden tekrar sola sapınca, taş döşeli daracık bir sokakta buluyoruz kendimizi. Yerler, duvarlar ve üzerimizdeki kemerler hep devasa taşlardan. Yoğun rutubetten yeşil yosunlar sarmış tüm taşları. Sanki, başka bir zamana, başka bir dünyaya  girdik hissine kapılıyoruz.
 
 
Sağda, karşımıza çıkan ağır demir kapıdan giriyoruz. Sessiz, huzur dolu bir bahçedeyiz. Ortadaki havuzun fıskiyesinden, nilüfer çiçeklerinin üzerine dökülen su sesinden başka bir şey duyulmuyor. Karşımızdaki  bina, Romantik Müze. Pek çok yerde adını okumuştum, gerçekten de ismine yakışan bir yere konuşlanmış. Anlaşılan bir üst yola çıkacağız. Devam eden taş dünyasına ait yola daha doğrusu yokuşa devam edince, karşımıza yoğun trafiğin aktığı Manuel 2 caddesi çıkıyor. 
 
 
Sağda, UFO’ya benzer görüntüsü ile sergi ve festival sarayının bulunduğu Kristal Bahçelerine giriyoruz. Bakımlı, tertemiz bahçenin girişinde, üzerinde mitolojik musalar olan havuzun fıskiyesi sakinliği ile içinde bulunduğumuz atmosferle çok uyumlu. Setler halinde oluşturulmuş bahçeler,  Douro nehrine doğru tüm güzelliği ile uzanıyor. Lükstürlerle oluşturulmuş geometrik desenler yukarıdan çok bakımlı duruyor. Portekiz imparatorluk alemleri ve taçlarının yontulduğu taşlar arasında Endülüs Emevileri’nin mirası olan, dikdörtgen havuzlar bu coğrafyanın kadim kültürel dokusunun işaretlerini veriyor.
 
 
Yağmur başlıyor yine, son kez deklanşöre bastıktan sonra, yan taraftaki Jorge Ferreira sokağından, Manuel 2 caddesine çıkıyoruz. Bu arada, Kristal Bahçelerinin altının büyük kısmının kapalı otopark olarak değerlendirildiğini farkediyorum. Pazar günü, buraları dolaşırken, kuş pazarının kurulduğu meydanda dolaşmıştık. Hemen arkasındaki bina Portekiz Fotoğraf Evi, ancak, bir saat sonra, 14.00’de açılacağını söylüyor kapıdaki görevli kız. Dönüşte uğramak üzere ayrılıyoruz, Carmelitas Kilisesi yakınlarındaki Galeria de Paris sokağında aynı adla anılan restorana gidip, öğle yemeği yemeye karar veriyoruz. Hayır, fiyakalı ismine bakarak, pahalı bir restoran zannedilmesin. Hergün belli menülerle, çok uygun fiyatlara, civardaki esnaf ve yerel halka yemek sunan lokanta, giderek turistlerin de keşfederek uğradığı meşhur mekanlardan olmuş. Pazar günü de burada yemiştik, o günün kalabalığından eser yok. Hatta, girişteki piyanoda bir genç canlı müzik yapıyor. Bugünkü menüden, balık, kapuska, salata, mücver  ve meyve alıyoruz ( 2x4.5 € ).
 
Sonrasında, tekrar Portekiz Fotoğraf Evine gidiyoruz. 17. yy.dan kalma tarihi bina, Portekiz Kültür Bakanlığına bağlı. Ulusal Sanatçıların fotoğraflarını sergiliyor ve içinde ayrıca görünüşte ciddi bir yapıya benzeyen Dökümantasyon Merkezi var. Farklı salonlarda, farklı sanatçıların fotoğrafları sergileniyor. Ben, Portekiz’in arşiv fotoğrafları ile karşılaşacağımı sanıyordum. Üst kattaki salondaki “ fahişeler “ sergisi ilginç geliyor. Estetikten yoksun, yorgun, bitmiş tükenmiş fahişelerin dramını büyük bir maharetle fotoğraflamış sanatçı. Ayrıca, Porto’da Santa Clara’da yaşamış fotoğrafçı Domingos Alvao’nun  körüklü fotoğraf makineleri de sergileniyor.
 
 
Bu kez, Sao Bento’ya yürüyor, buradan Se Katedrali’nin yanında, Claustros ve Casa do Cabido bölümlerine giriyoruz. Neyse, bugün, ziyarete açık saatlere denk geldik (3 € ). Burası, 1100 yıllarından sonra Katolik dünyasının ve bu coğrafyanın piskoposluk merkezi olarak hizmet vermiş. Asırlar boyunca yıkılmış, yeniden yapılmış. Bugün, gotik ve romanesk mimari içerisinde, ağır bir Katolik atmosferi neşrediyor olsa da, benim geliş nedenim, ikinci kattaki duvarlarda yer alan harika mavi azulejoslar ( çiniler ). Ne yazık ki; atmosferik şartların erozyonuna teslim edilmiş bu güzelim çinilerin bir kısmı bozulmuş, sırları dökülmüş. Üzerlerinde, alt kattaki ağır dinsel ögelere karşın bu çinilerde, doğa, kentler, birbirine sarılmış aşıklar resmedilmiş.
 
 
Hazine bölümünde,  merkezin değerli eşyaları, dinsel ögeler, değerli haçlar, elbiseler vs. yer alıyor. İki duvar boyunca uzanan harika çinileri seyrederken tekrar yağmur başlıyor, içeri girip, birkaç arkeolojik nesneyi, lahitleri görüp çıkıyorum.
 
 
Gün bitmiyor, bu kez Ponte Luis köprüsünden Gaia’ya geçiyoruz kaçıncı kez. Jardim de Morro metro istasyonundan başlayıp Vila Nova de Gaia’nın içlerine ilerleyen Avenida Republica ( Cumhuriyet Caddesi ) boyunca epey yürüyoruz. İlerledikçe, modern bir kent merkezine girdiğimizi hissedip, sağdan,  Douro kıyılarına inmek üzere, şarap mahzenlerinin aralarındaki dar ve rutubetli sokaklara dalıyoruz. Bu arada önünden geçtiğimiz bir bakkaldan şarap alıyoruz. Raflarda 1€’dan 40€’ya kadar çok çeşitli şaraplar var. Mazouco Tınto Douro isimli bir şarapta karar kılıyorum ( 4.85 € ). Yaşlı bakkal, benim karar verdiğim sürenin üç katı zamanda, tirbüşonla açabilerek şişeyi uzatıyor. Usulca, sırt çantama yerleştiriyorum.
Az sonra, sahilde Diogo Leite caddesinin yanındaki kuytu köşemdeyim. Dün, Lidl süpermarketten aldığım yer fıstıkları çıkarıyorum. Şarabımıza çerez oluyorlar. Şişe tükendikçe, önümüzde uzanan Douro nehri , Ponte Luis köprüsü, rengarenk Ribeira ve  Guindais evleri daha da güzelleşiyor. Doyumsuz ve unutulmaz anların içinde yitip gidiyoruz. 
 
 
Böylece, Porto’yu günlerce mekan tutup, şarabının tadına bakmama ayıbından kurtulmuş oluyoruz. Hava kararıyor, ayaz çöküyor ortalığa. Köprünün üzerinden son kez Douro nehrinin üzerine düşen ışık huzmelerine, ışıklara gark olan Ribeira evlerine bakıyoruz. Porto macerası böylece bitiyor, zira, yarın Lizbon’a yolculuk var.
 
15.10.2014     (   PORTO   -   LİZBON   )
 
 
Neredeyse, bütün gece yağmur yağdı, gök gürültüsü eşliğinde. Sabah camı açtığımda, kiremitlerden hala sular dökülüyordu. Julia, kahvaltı masamızı hazırlarken, bulutların dağılmaya başladığını fark ettim. Yine de, pasaport, para ve değerli evrakları sağlam bir poşete sardım, zira, otobüs terminaline yürüyerek gideceğiz. Giderayak, günlerce özel bir tabakta ikram ettiği reçeli beğendiğimizi anlamış olmalı ki; Julia, bir kavanoz reçel hediye etti. Koridorda, Julia, eşi ve oğlu ile öpüşerek vedalaştık.
Dün öğrendiğimiz kestirme yollardan, Rene Expressos’un güzelim  otobüslerine  hiç mi hiç yakışmayan salaş terminaline geldik onbeş dakika sonra. Bekleme salonunda bir yandan yeni kentimiz Lizbon’a çalışırken, bir yandan da perona gelecek otobüsü gözlemekle geçti yarım saatimiz. Sonrasında, şoförün hemen arkasındaki koltuklarda yerimizi aldık.  Panoramik manzaralar eşliğinde artık Porto’yu terk ediyoruz.
 
 Batalha meydanından geçerken, dün oturduğumuz, belediyenin yerleştirdiği alüminyum masa ve sandalyeler, akşamki yağmur izlerini boncuk boncuk taşıyorlar üzerlerinde. 25000 şarap tüccarı, 600000 dönüm üzüm bağı ile 1760 yıllarında yasal sınırları ve prosedürleri çizilmiş şarap endüstrisinin membaı Douro vadisinin incisi Porto, ayrılırken gösteriyor ne denli büyük bir kent olduğunu. Yayıldığı alana ve binalara bakınca anlıyoruz Porto’nun, Portekiz’in ikinci büyük kenti olduğunu. 
 
Porto – Lizbon arası 300 kilometre ve yolculuk 3.5 saat sürüyor. Çok geçmeden otobana giriyoruz. Yol boyunca uzanan çam ağaçlarının ardında, neredeyse sonsuza uzanıyor üzüm bağları. Meryem’in, çoban çocuklara görünmesi ile Katolik dünyasının hac merkezi oluveren Fatima girişinde otoyoldan çıkıp, çok geçmeden kentin minicik otobüs terminalinde mola veriyoruz. 12’de Fatıma’dan ayrılıyor ve bir saat sonra Lizbon’un Sete Rios isimli otobüs terminaline giriyoruz.
Beş gün kalacağımız Lizbon’dan ayın yirmisinde ayrılacağız. Gişelerden bundan sonraki durağımız olan Faro için otobüs bileti alıyorum ( 2x20€ ). Yan tarafta, kısa bir yürüyüş mesafesinde olan metro istasyonuna giriyoruz. Eyvah, bilet gişeleri yok, mecburi yine otomatlarla boğuşacağım.  Ama, bunlarda İngilizce menü var, bu iyi, sakin bir şekilde, dikkatlice menüyü izleyerek, aynı hat üzerindeki Avenida metro durağına gitmek için gerekli kartı alıyoruz. Porto’nun Andante kartı, burada Viva Viagem oldu. Bunlar da, kart bedeli olarak 0.5 € alıyor. Ancak, tek kişi kullanabiliyor, yani, eşimle ayrı ayrı bilet almak gerekiyor. Neticede, uzattığım 10€’dan  2( 0.5+2.80)€ tahsil ederek, para üstünü şakırdatarak döküyor otomat üzerindeki hazneye. Kazasız belasız kart almanın gururu ile perona geliyoruz ve vagonlardaki istasyonları gösteren hatları takip ederek, kalacağımız hostelin yakınlarındaki Avenida istasyonunda iniyoruz. Metro istasyonu, Avenida de Liberdade ( Özgürlük Bulvarı ) üzerinde.
 
Bulvarın arkalarında kalan Alegria meydanından yanında,  hafif yokuşla başlayan Alegria sokağını, sonra da, aynı cadde üzerindeki Safira Hostel’i bulmak zor olmuyor.
Resepsiyondaki Rus kadın, bizi alıp, az ilerideki başka bir binaya sokuyor. Eski bir binanın bir katını odalara bölüp, alt yapıyı düzenlemişler, hemen her hostelde olduğu gibi. Apartmanların arkalarında kalan sessiz geniş bir bahçeye bakıyor odamız.
Çantaları yatağın üzerine bırakıp, Özgürlük Caddesi boyunca aşağı yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık 80 metre genişliğinde, orta refüjü ağaçlar, çiçekler ve havuzlarla donatılmış bulvarın, her iki yanından araç trafiği akıyor. Yol boyunca dizilmiş banklarda oturup dinlenen,  gazete okuyan insanlar var. Gördüğüm kadarıyla, tüm kaldırımlar siyah ve beyaz parke taşları ile dekoratif şekiller verilerek  kaplanmış. Her başkent gibi, Lizbon da, devletin ezici gücünü gösteren devasa binalarla ağırbaşlılığını koyuyor ortaya. Rossia tren istasyonunun hemen karşısında yer alan Restaurades meydanını geride bırakıp, Lizbon’un en hareketli yeri olan Rossia Meydanına geliyoruz. Meydanın ortasında adamakıllı erotik figürler içeren hatunların akıttığı sularla şakırdayan güzel bir havuz var.
 
LİZBON HAKKINDA;
 
Portekiz küçük bir ülke, batısı ve güneyi  Atlantik  Okyanusuna bakıyor ve uzun bir kıyı şeridi var. Kuzeyi ve doğusunda ise İspanya ile komşu. Zaten tarih boyunca İspanyollar ile her zaman temasları olmuş. Ayrıca Atlas Okyanusunda kuzey  yarımküredeki  Azor ve Madeira takım adaları özerk yönetimleriyle Portekiz’e bağlılar. 
 
Portekiz’in nüfusu yaklaşık 11 milyon, kadın nüfusu erkek nüfusundan daha fazla (yaklaşık %52). Resmi dil Portekizce , Avrupa Birliği üyesi olarak para birimi olarak Euro  kullanılmaktadır. Portekiz’in anakarada bulunan toprakları, Lizbon’un da ortasından geçen en büyük nehir olan Tejo ile ikiye bölünür. Kuzey kısmı içeride düzlükler barındıran ve dört yerde kesintiye uğrayarak tarıma elverişli alanlar yaratan dağlık bir bölgedir. Güney ise daha sıcaktır. Portekiz Akdeniz iklimine sahip bir ülke olarak Avrupanın en sıcak ülkelerinden biridir. Ortalama sıcaklıklar kuzeyde 15 °C ve güneyde 18 °C’dir.
 
Turizm, otomotiv, kağıt, ayakkabı, tekstil, şarap, şişe mantarı Portekiz’in önemli gelir kaynakları olup özellikle Lizbon’da hemen her yerde ayakkabı dükkanları görmek mümkün. Ayrıca yine bir çok yerde mantar meşesi denilen ve şişe mantarının yapıldığı ağaçları görmek de mümkün. Şarap deyince tabi buraya özel tatlı Porto şaraplarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Geçmişte denizci ve kaşif olan Portekizlilerin uzun deniz seyahatlerinde dayanması için alkol seviyesi yükseltilerek üretilen tatlı, likör gibi içilen Porto şaraplarının ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Bu şarapların kalbi olan Porto şehri ile ilgili yazımda bunlardan da geniş şekilde bahsedeceğim. Bu gelir kaynaklarına rağmen Portekiz Batı Avrupanın en yoksul ülkesi, Almanya Fransa Hollanda gibi ülkelerin gelir ve refah seviyesine henüz ulaşamamışlar, bunu gittiğinizde kendiniz de görüyorsunuz. Tarım önemli bir kaynak ama teknoloji kullanımı az olduğu için verim de az. Zeytin, zeytinyağı, üzüm, mısır ve çavdar önemli tarım ürünlerinden.
 
Yüzyıllar boyunca bir çok kez işgal edilen Portekiz’de 300 senede Endülüs Emevileri hüküm sürmüş. Emevilerin yanında tarih boyunca Yunanlılar, Romalılar, Cermenler de bu topraklarda bulunmuşlar. Başlarda Kastilya ve Leon  (günümüz İspanyası) krallığından kopan bir kontluk olarak kurulan Portekiz daha sonra bir krallığa dönüşmüş. 15. ve 16. Yüzyıllarda denizcilikleri sayesinde Brezilyadan Filipinlere uzanan bir imparatorluk kuran Portekizliler, daha sonraki yüzyıllarda sömürgeciliklerini devam ettirememişler ve 20.yüzyıl ile birlikte imparatorluk sona ermiş,
 15.yüzyılda İngiltere ile ittifak yapan Portekizin önünde keşiflerin yolu açılmış, dünyanın çeşitli bölgelerinde sömürgeler oluşmuş ve adını hemen hepimizin bildiği Vasco de Gama’nın Hindistan’a denizden ulaşmasıyla Portekiz imparatorluğu için sömürgelerden gelen kaynaklar ile refah dönemi başlamış. Sonrasında Brezilyanın ele geçirilmesi Portekizin refahını daha da artırmış. Ancak sonrasında milliyetçilik akımları ile bağımsızlıklarını kazanan ülkeler, Avrupa ülkelerinden Portekiz imparatorluğu topraklarına gelen saldırılar sonucunda bir zamanların dünya imparatorluğu dağılmış ve bugünkü küçük coğrafyası içine sıkışmış.
 
Gelelim Portekiz’in başkenti Lizbon’a, şehrin nüfusu merkezde 600.000 kişi mertebesinde olup, etrafındaki banliyölerle metropolitan alanı olarak bakıldığında 2 milyon mertebesinin üzerine çıkmaktadır. Tejo nehrinin oluşturduğu haliç üzerine kurulu Lizbon’un Atlas Okyanusuna çıkışı vardır. Tarih boyunca burada da birçok farklı topluluk hüküm sürmüş ve geride eserler bırakmıştır. Çok eski dönemlerde burada yaşamış olan İberler ve Keltlerden kalmış olan dolmenler ve menhirler şehrin etrafında görülebilir. Bir dönem burada Fenikelilerin bulunduğunu gösteren bulgular da bulunuyor.
 
 Yine Romalılardan kalan tapınak, hamam ve benzeri kalıntılar var. Burada Endülüs dönemine biraz daha fazla yer vermek faydalı bence . Lizbon 711 yılında Emeviler’in eline geçti. Emeviler bir çok cami, ev inşa edip, şehir surlarını da güçlendirdiler. 10.yüzyıla gelindiğinde resmi dili Arapça, resmi dini İslam olan, yaşayanların çoğunun Müslüman olduğu bir Lizbon çıkıyor karşımıza. Arap etkisini Lizbon’da halen görmek mümkün. Şehrin en eski bölgesi olan Alfama’da binaların üzerinde gördüğüm mozaikler bana Kazablanka’da gördüklerimi hatırlattı. Endülüs yönetimi 1147 yılında Portekiz, Fransız, İngiliz ve Alman şövalyelerden oluşan bir nevi haçlı ordusuna kaybedince Lizbon tekrar Hristiyanların yönetimine geçmiş, Arapça önemini kaybederek tekrar Portekizce ön plana çıkmış, bir çok cami kiliseye çevrilmiş, nüfus Katolik Hristiyanlığa dönmüştür. 15.ve 16.yüzyıldaki imparatorluğun en iyi dönemlerinde Lizbon da bundan faydalanmış, Avrupa’nın Uzak Doğu ile ticaretinin merkezi olmuş, gelen altın sayesinde birçok eser inşa edilmiştir.
 
Lizbon, İstanbul’un bir ikizi. Ancak şehrin genel bakımı, eski şehrin korunması, temizliği, ulaşımı ve belki diğer bir çok özelliği ile İstanbul’umuzdan kat kat iyi durumda.. Zamanında ülkemize gelen bir fado şarkıcısı İstanbul’a bakarken; “Tıpkı Lizbon gibi” demiş.. Belli ki kibarlık etmiş. Okyanustan 13 km. içeriye giren Tejo nehri, şehri aynı İstanbul Boğazı görünümüyle ikiye bölüyor. Boğaziçi köprüsünün kırmızı kardeşi 25 Nisan köprüsü ve Avrupa’nın en uzun köprüsü Vasco di Gama şehrin iki yakası arasındaki ulaşımı sağlıyor. İkizi gibi yedi tepeye kurulu Lizbon’da da trafik iş saatlerinde kilitlenebiliyor.
 
 Sporting ve Benfica kulüpleri bizim Fenerbahçe ve Galatasaray’ımız.. Ancak bıçak, kama, satır ve küfür yok. Muhteşem Alvalade ve La Luz stadlarında karşılaştıklarında , sonuçları ne olursa olsun, kutlamalar, öpüşmeler eksik olmuyor..Nedenleri farklı da olsa siyah giysili kadınları da birbirine benziyor iki şehrin.
 
 Portekiz’de eşini kaybeden kadınlar ölene kadar, babasını kaybedenler ise iki yıl süreyle siyahlara bürünüyor. Ancak, ülkemizde miktarları sürekli artarken burada göreceli olarak azalmakta. Portekiz’in eski sömürgesi ve göz ağrısı Brezilya ile gönül bağları sürüyor. Eskiden Brezilya yönüne olan göç, Portekiz’in AB üyesi olmasıyla tersine dönmüş. Ama , durumdan pek hoşnut olmayan Portekiz, her ne kadar şimdilik vize silahını çekmemişse de, ülkeye gelen Brezilya’lıları epey bir silkelemeden ülkeye sokmuyor.. Zaten şehirdeki kavrulmuş Mehmet Efendi kahvesi kıvamındaki Brezilya’lı nüfusu, hemen dikkati çekiyor.
 
. Lizbon’un karşı kıyısındaki devasa İsa heykeli (Cristo Rei), Rio De Janerio’dakinin kopyası.. Ülkenin, ikinci dünya savaşına girmesini önlediğine inandıkları İsa’ya teşekkür amacıyla dikmişler. 
Lizbon’u anlatırken tarihinde çok önemli yer tutan 1755 depreminden de bahsetmek gerekir. 1 Kasım 1755’de meydana gelen, rehberimizin dediğine göre 9 şiddetinde olduğu tahmin edilen depremde Lizbon’un neredeyse tamamı yıkılmış, yaklaşık 90.000 insan ölmüştür. Depremden sonra şehir Pombal markisi tarafından oldukça güzel bir şehircilik ile yeniden kurulmuştur. 
Lizbon’da görülecek çok şey var, 3-4 gün dolu dolu gezebilirsiniz. Şehir merkezine Baixa deniyor ve depremden sonra inşa edilen, meydanlar ve heykeller ile bezenmiş ve meydanları dik kesen sokaklarıyla görülmesi gereken bir bölgedir. Burada Kentin kalesini ve Lizbon katedralini görebilir, gezebilirsiniz. 
 
Alfama şehrin en eski mahallesi. Ayrıca Ticaret meydanı, Belem’deki  Jeronimo manastırı ve Belem kulesi ki Belem’e giderseniz mutlaka meşhur Belem tatlısından yemenizi öneririm, Rossio meydanı,ve Gustave Eiffel’in öğrencisi Portekizli bir mühendis tarafından Eiffel tarzında yapılmış  San Justa asansörü, nehrin kenarındaki Keşifler anıtı görülebileceklere sayılabilir. Depremden sonra yapılan Liberdade (Bağımsızlık) bulvarı ve Republica (Cumhuriyet) meydanları gezilecek, vakit geçirmeye değer yerlerden.  Şehirde bir çok müze bulunmakta, Antik Sanat müzesi, Mozaik müzesi, Belem kültür merkezi ve Gülbenkyan müzesi sayılabilir. Eduardo VII (İngiliz Kralı 7.Edward anısına yapılan) park şehir merkezinde 25 hektar alan kaplamakta, içinde botanik bahçesi ile birlikte çok çeşitli bitki ve ağaçlar bulunmakta. Portekizin sembolü sardalya ( sardinha ) balığı için haziran ve temmuz aylarında Lizbon ve Porto’da sardalya festivalleri düzenlenmektedir. Eğer bu aylarda oralara giderseniz sardalya ızgara yemeden geri gelmeyin derim, yalnız bizdekinin aksine balıklar içleri temizlenmeden ızgara yapıldığı için ilk başta biraz şaşırabilirsiniz, fakat hiç sorun olmadan tabağınızda temizleyip bu müthiş lezzeti tadabilirsiniz.
 
Portekizliler oldukça yardımsever ve sıcak kanlı insanlar. Sizinle aynı dili konuşmasalar bile size yardım etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.  Rahat bir şekilde elinizde şehir haritasıyla metroyu kullanarak her yere gidebilirsiniz, yan kesicilere dikkat etmek şartıyla ! Şehrin ortasından geçen Tejo nehri üzerinde iki büyük köprü vardır, birincisi San Fransico’daki Golden Gate’e benzeyen, Avrupa’nın en uzun asma köprüsüolan 25 Nisan köprüsü, diğeri ise Vasco de Gama’ya ithaf edilen 17,2 km uzunluğu ile Avrupa’nın en uzun köprüsü olan Vasco de Gama köprüsüdür. 17 km köprü üzerinde gitmenin güzel bir deneyim olduğu belirtmek isterim. Futbol’un çok sevildiği Portekiz ve Lizbon’da Benfica ve Sporting Lizbon gibi iki önemli kulübün bizdeki derbi heyecanına benzer heyecanlar yaşattığını, her ikisininde ayrı ayrı stadları olduğunu söyleyebilirim.
Bairro Alto (Yukarı Mahalle) Lizbon’un merkez yerlerinden. Yerleşim, alışveriş ve eğlence bölgesi olarak kullanılır. Günümüzde Portekiz başkentinin gece kalbinin attığı yerdir ve Lizbon gençliğinin uğrak noktasıdır. Portekiz’in ulusal müziği fado’yu da dinleyebileceğiniz bir çok bar, kulüp, restaurant bu bölgede yer alır.
Portekiz mutfağı temelde deniz ürünleri, balık ve kabuklular, patates, pirinç, et ağırlıklı oldukça zengin ve lezzetli bir mutfak. Deniz ürünleri ve balık kullanılan çeşitli tariflerle yiyebileceğiniz çorbalar, lezzetli buğulamalar, ızgaralar yiyebilirsiniz. Balıklardan morina ve sardalya çok seviliyor ve yeniyor. Ayrıca bol bol midye (kum midyesi, tırnak midyesi), istiridye, istakoz, kalamar, karides yiyebilirsiniz. Tabi yemekle beraber lezzetli kırmızı şarapları tadabilir, yemeğin finalini tatlı sonrasında kahve yanında yıllanmış bir Porto şarabı ile yaparak unutulmaz bir gece yaşayabilirsiniz. Ben et yemek istiyorum diyenler içinde çok güzel Brezilya barbekü restoranlarını önerebilirim. Açık büfe salata yanında siz dur diyene kadar masanıza şişler, tandırlar, bonfileler, sosisler servis edilen çok güzel Brezilya et lokantaları var. Sonuçta yemeklerden memnun kalacağınıza eminim.
 
Rossia meydanının canlılığı, gruplar halinde oradan oraya sürüklenen turistlerden kaynaklanıyor. Şemsiye veya havaya kalkmış bir flamanın peşinde, kitle turizminin en çarpıcı örneklerini veriyorlar. Harita açmadan dolaşmayı yeğliyoruz ilk günümüzde. Sağa sola bakarken Chiado semtine gelmişiz bile. Birbirini kesen sokaklar lüks mağaza zincirleri ile dolu. Hepsi de yoğun bir turist akını altında. Gezmek tanımak amacıyla bir ülkeye gidenlerin, alış veriş mağazalarında ne aradıklarını anlayamıyorum bir türlü. Sıkılıp, yukarı sokaklara çıkıyoruz. Dökülmeye yüz tutmuş, bizim yağmalanmadan önceki Tarlabaşı’nı andıran binaların alt katlarına çeki düzen verilip, ya kafe, ya restoran olarak hizmete sokulmuşlar.  Gündüz, sessiz sakin görünmelerinin altında gecenin ilerleyen saatlerinde ne hinliklere gebe olduğunu tahmin edebilmek zor değil.
 
Santa Justa asansörünü bakıma almışlar. En güzel fotoğraflarını verdiği cephesi,  adeta sargı bezi gibi inşaat örtüleri ile çok çirkin görünüyor. Tepeler üzerinde kurulmuş olan Lizbon’da, hayatı kolaylaştırmak için, aşağıda kalan bir semti yukarıdakine bağlamak için kullanılan Santa Justa asansörü, Porto’lu bir mühendis tarafından 1902 yılında yapılmış. Buharla çalışan motorlar, beş yıl sonra elektrik motorları ile değiştirilmiş.
 
Yanındaki merdivenlerden Carmo sokağına çıkıyoruz bu kez. Yine aynı profiller gözüme çarpıyor. Şarabın kekre tadından bi haber olanlar, rutubet kokulu barlarda degüstatörlüğe soyunmuşlar. Civardaki sokakları dolaşıyoruz, vakit erken olduğu için cansız görünüyorlar. Restoranların önüne sebze, meyve indiriyor araçlar, çılgın gecelere hazırlanıyorlar.
 
Tejo nehri kıyısına, Plaça de Comercio’ya iniyoruz.  Lizbon’un en hareketli caddelerinden olan Rua Augusta’ya bir kemerin altından giriliyor. Lizbon’u perişan eden 1755 depreminde, şimdi Kral Jose 1’in heykelinin bulunduğu alandaki Ribeira Sarayı yerle bir oluyor. Bu nedenle hala Saray Meydanı olarak anılır. Geniş meydan, sanat eseri heykel, arkadaki muhteşem kemer bir bütünlük oluşturuyor ve Tejo nehrinden gelen serin rüzgar ile ferahlatıyor insanları.
Bu arada, aklıma Alfama bölgesinde Fado kulüpleri geliyor. Bunlardan, “ dragao de alfama “ ismini daha önce çok duymuştum. Daha çok, lokal halkın gittiği, turistik mekanların istismarlarından uzak olduğu için gönül rahatlığı ile Fado dinlemek için ideal mekanlardan biri olmalı burası. 
Tejo nehri kıyısında serin bir rüzgar esiyor.  Rüzgar suları da karıştırmış olmalı, çamurlu sular vuruyor kıyıya rüzgarla birlikte. Avenida Infante Dom Henrique caddesi boyunca sahile paralel yürüyoruz.  Yukarılarda Sn. George Kalesi yükseliyor, rüzgarda salınan Portekiz bayrağı ile. 
 
Bacalhoeiros sokağında yürürken, sol tarafta, dikkat çekici fasadı ile Jose Saramago Fonu Merkezi’nin önünde buluyoruz kendimizi. Casa dos Bikos denilen bu binanın tarihi oldukça enteresan; Portekiz’in sömürgesi olduktan sonra Güney Hindistan’ın ilk valisi tarafından 1523 yılında yapılıyor. 1755 depreminde büyük kısmı yıkılıyor, morina ( bacalhau ) tüccarı bir zengin tarafından satın alınarak balık deposu olarak kullanılıyor. 1960 tarihinde Lizbon Belediyesi satın alıyor, 1980 yıllarında, aslına sadık kalınarak, ama, Romanesk ve Mağrip Müslümanlarının yansıması olan Manueline tarzı bir uslüple yeniden inşa ediliyor.Fasadında dizilmiş, 1125 piramit şeklinde taş dekoru ile dikkat çeken bu tarihi bina 2012 yılında Portekiz’in Nobel ödüllü romancısı Jose Saramago Fonu olarak kullanılmaya başlanıyor.
 
Yeri gelmişken, Portekiz’e 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran Saramago’dan söz edelim biraz. Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı. Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı. Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü'ü kazandı. Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir. Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir
 
Sonra,  Largo do Chafariz de Dentro’da, Fado müzesinin önünden geçiyoruz. Ziyareti daha sonraya bırakarak, ilerliyoruz. Solda yukarılara çıkan Alfama sokakları başlıyor. Renkli kurdelalar asılı sokaklarda hemen her bina kafe, restoran, içlerinde Fado müziği yapanlar çoğunlukta. Alfama sokaklarında kelimenin tam anlamıyla harman dövüyoruz, fakat, aradığımız Dragao de Alfama restoranın bulunduğu Rua Guilherme Braga sokağı bir türlü bulamıyoruz. Oysa, bu akşam için rezervasyon yaptırıp gitmek istiyorduk. Ara  sokaklarda da aramalarımız netice vermiyor, daha merkezi bir yerde, başka bir mekana gitmek üzere erteliyoruz ve Alfama sokaklarının yokuşlarını inip çıkmaya devam ediyoruz.
 
Fado, Portekiz demek bence. Beni de, buralara getiren Amelia Rodriguez ve Mariza’nın Fado’ları oldu. Kısaca anlatalım Fado müziğini; Portekiz’in Blues müziği olarak da söylenen Fado, on dokuzuncu yüzyılda Alfama’nın dar sokaklarında doğmuş. Denize açılıp dönemeyen, ancak günlerce deniz kenarında yolları gözlenen eşlere, sevgililere duyulan özleme yakılan bir ağıt.. Önceleri tavernalarda, randevu evlerinde, batakhanelerde rağbet gören Fado, daha sonraları Portekizlilerin melankolik ruh yapısının ifadesi haline gelmiş. Fado’nun Brezilya ve Afrika kökenli şarkılarında acı, tutku, keder ve pişmanlık anlatılır. Özlemleri, karşılıksız aşkları, aşklarını unutanları ve unutamayanları, kısacası hayatı anlatan Fado, bu yönü ile de Tango’ya benzer. Fado’da anlatılan duyguya ‘Saudade’ denilir. Lizbon Fado’sunu Fadista denilen kadın şarkıcılar söyler. Şarkılara genelde on iki telli Portekiz gitarlarıyla iki müzisyen eşlik eder. Yüz elli yıl önce ölmüş olan ilk Fado şarkıcısı Maria Severa’nın anısına saygı göstermek için bugün bile fadistalar omuzlarında bir şal taşır. Fado kulüplerinde, her fadista üç şarkı söyleyip çekilir. Bu kulüplerde genelde altı, yedi fadista sahneye çıkar. Fadistalar kesinlikle mikrofon kullanmazlar. Fadista, şarkısına başlamadan önce ortamda mutlak bir sessizlik oluşur, her türlü servis kesilir. Çok duygu yüklü, titreyen ve dalgalanan pürüzsüz sesleriyle, sözlerini anlamasanız bile büyük bir hüzüne sokar fadistalar sizleri. Yakarış, ağıt, özlem ve bir parça da başkaldırı içeren fado şarkıları, hayranı olduğum mübadele acılarının rebetikolarını, fadistaların hüzünlü haykırışları da, artık hiçbir şekilde gerçekleşmeyecek özlemlerini seslendiren Rebetlerini çağrıştırır sizlere.
 
Az önce önünden geçtiğimiz Fado müzesine giriyorum ( 5 € ). Özel bir odada kulaklıkları takarak, önümdeki koleksiyondan seçtiğim Fado müziğini dinleme saadetini yaşıyorum kısa da olsa. Önemli Fadistaların fotoğrafları ile dolu duvarlar. Ayrılmak istemiyorum ama; vaktim az, daha Alfama sokaklarını dolaşacağım. Fado kraliçesi Amelia Rodriguez’in mezarı, Portekiz’in Milli Panteonu kabul edilmiş olan Santa Engracia Kilisesinde gömülüdür ki; Portekiz için Fado müziğinin ne denli önemli olduğunu göstermektedir bu ayrıcalık.
 
Baixa-Chiado’ya doğru yürümeye başlıyoruz bu kez. Alfama sokaklarının, Lizbon ve fado geçmişinde oynadığı tarihi rolü düşünürken Se Katedralinin önüne geliyoruz. 
 
Se Katedrali, Lizbon’un en eski kilisesi olarak 1147 yılında inşa edilmeye başlanmış. Fakat, öyle çok badireler, depremler atlatmış ki, asırlar boyunca yapılan yenilemelerde dönemin hakim mimari tarzlarının karışımından oluşan bir yapıya bürünmüş. Alışılagelmiş katedrallerden farklı değildi bence.
 
Sabah Porto’da yaptığımız kahvaltı ile duruyoruz. Baixa, Alfama derken epey yol yürüdük bugün ve yemek yeme ihtiyacımız had safhada. Santa Justa caddesinde bir restorana giriyoruz. Böylece, paella ile de tanışmış oluyoruz. Az ileride ünlü Santa Justa asansörü yaralı haliyle görünüyor.
 
Hava kararmaya yüz tuttu, Rossia Meydanı’na yürüyoruz. Etraftaki kafelerin meydana taşırdığı masaların tümü dolu, kıpır kıpır Rossia Meydanı. Sabah kahvaltısı için bir şeyler aldıktan sonra, Özgürlük Bulvarı boyunca yürüyüp,  Avenida’ya, sonra da Safira Hostel’deki odamıza geliyoruz.
 
İnternet bağlantısı olmadığı için, diğer binaya giderek, Rus kadına bunun giderilmesini söylüyorum ve yanımdaki I-pad ile sonraki durağımız Faro’dan sonra 21 Ekim’de geçeceğimiz İspanya Sevilla için Santa Maria Hostel’de üç günlük rezervasyon yapıyorum.
 
İlk ayak bastığımda Lizbon, kaotik bir kent gibi gelmişti bana. Ama; bugünkü yürüyüşlerde anladım ki, Belem haricinde Lizbon’un tümünü yürüyerek gezmek mümkün. Bugün hızlı bir giriş yaptığımız Lizbon için, detaylı bir program hazırlayacağım bu akşam. Tabii, günün notlarını da meşhur lise defterine aktarmam gerekiyor.
 
 
16.10.2014   (   LİZBON   )
 
Bugün Belem bölgesi var programımda. Kahvaltıdan sonra, Avenida Liberdade ( Özgürlük Bulvarı )nın orta refüjünde siyah beyaz taşlarla bezeli dekoratif yolundan Rossia Meydanına geliyoruz. Lizbon’a geldiğimiz gün, Sete Riosun yanındaki metro istasyonundan aldığım Viva Viagem karttaki iki seyahat hakkının birini kullanmıştık.
 
Yakınlardaki Figuera Meydanında, Belem’e götürecek 15 nolu tramvayı bekliyoruz. Şansımıza hafif metro geliyor. Araçtaki makine kartımızı kabul etmiyor, kırmızı yanıyor.  Avrupa ülkelerinde, sık sık kontrolörlerin binip, bilet kontrolü yaptığını bildiğimden, sıkıntılı bir durumda kalmamak ve 90 € ceza ödememek için ilk durakta iniyoruz. Hareket sırasını bekleyen bir tramvay vatmanına soruyorum, “ henüz 24 saat dolmadığı halde kart neden geçersiz “ diye, “ süresi dolmadıysa geçerli olmalı “ diyor. Diyor da bir terslik var işte, parasından çok bu akıllı kartlara neden hakim olamadığıma kızıyorum. Anlaşılan, yeniden kart almak veya bunu doldurmak gerekecek. Yakınlarda görevli ile muhatap olunacak bir gişe olmalı. Sonunda hiç akla gelmeyecek bir yerde buluyorum, Rossia tren istasyonunun yanındaki lotocu dükkanında. Bitmeyen sohbetler veya tartışmalarla çok ağır ilerliyor içinde bulunduğum kuyruk. Sıra bana gelince, kartları uzatarak, daily pass yani 24 saat geçerli geçiş istediğimi söylüyorum. Kadın kartları önündeki makineye soktuktan sonra, yüzünü buruşturarak “ imkansız “ diyor. Yahu, neden imkansız, hatta, içinde kullanmadığım, daha doğrusu kullanamadığım hakkım olduğu halde, deposit ödediğim kartı neden kullanıp, yeni yükleme yapamıyorum. Çaresiz, yeni karta, bir günlük kullanım hakkı doldur diyorum. Sil baştan, kart başına  0.5€+6€  ödeyerek, Viva Viagem’le aynı şartlara sahip 7 Colinas kartları uzatıyor. Bunları bunca detaylı yazmamın nedeni; büyük kentlerde başlayan akıllı seyahat kartlarının, özellikle İngilizce menü olmayan otomatlarda büyük gerginlik yaratması. Çünkü, gezilerim esnasında turnikelerde takılıp kalan,  eşi geçtiği halde, kendisi şaşkın diğer tarafta kalan o kadar çok insan gördüm ki. Hele, bazı araçlarda para, bazılarında sadece kart geçmesi, insanı çileden çıkarıyor.
 
Yeni kartlarımızla tekrar Figuera Meydanına geliyoruz. Ellerinde haritalarla turistlerin beklediği uzun kuyruğa dahil oluyoruz, bir kez daha. Tramvayın içindeki sarı makine bu kez kartları kabul ediyor. Tramvayın sert frenleri, rayların tıkırtıları ile 6 kilometre yol, 25 dakika sürüyor. Jeronimo Manastırının önünde iniyoruz. Her yerden turist akıyor. Hop off hop on otobüsler, tramvay, otobüs, taksiler manastırın önüne oluk oluk turist bırakıyorlar. Japonların yıllar geçtikçe, en çok gezen millet oldukları, fotoğraf çekmeyi, hele hele fotoğraflarının çekilmesini çok sevdikleri göz önüne alındığında, her yeri öyle bloke ediyorlar ki, onların çekilmesini  beklerken başka bir grup geliyor ve fotoğraf çekmek sıkıntılı bir hal alıyor. 
 
Lizbon, müze yönünden çok zengin değil. Böyle olunca, Alfama sokakları Fado kulüpleri ile, Belem kaşiflerin farklı kıtalara açılması ile, Baixa ve Chiado farklı çılgınlıkları ile cazibe merkezi olurken, Jeronimo Manastırı, taşıdığı tarihi misyon nedeniyle kentin sembolü bir anlamda. 1501 yılında başlayan inşaatı, sömürgelerden gelen baharat ticaretinin rantı ve yıllık 70 kg. altın ile desteklenerek 70 yılda tamamlanabilmiş. Oldukça süslü ve gösterişli manuelin mimari uslüple yapılmış ve 1983 yılında Unesco Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış.
 
Görevliler, bunca turist izdihamı karşısında pek şirin davranmıyorlar ziyaretçilere. Bazılarını ne hikmetse içeri sokmuyorlar. Bir Alman grubunun peşinde giriyoruz Jeronimo Manastırının devasa binasına.
 
 Sağda Portekizli şair  Luis Vaz de Camoes’in mezar lahti ile karşılaşıyoruz girer girmez. Os Lusiadas adlı epik eserinde, Vasko dö Gama da dahil olmak üzere Portekiz  denizcilerini anlatır. Vasko dö Gama’nın çağdaşı ve arkadaşı olan Camoens’in, Os Lusiadas destanı Portekizlilerin ellerinden düşmüyor. Kısaca bahsedeyim Camoens’ten;  Yunan ve Latin Edebiyatı eğitimi gören ozan, döneminin saray çevresinin gözdelerinden olsa da, sık sık başı derde giriyor, tutuklanıyor, sonunda huzuru bulmak için, Portekiz’in Hindistan’daki Goa’yı işgal ordusuna katılıyor. Bu kez zimmetine para geçirmek suçundan tutuklanıyor, ta ki, Os Lusiadas yayınlanıp ilgi görünce Kral tarafından maaşa bağlanıyor. Sonunda fakir biri olarak veba hastalığına yakalanıp ölüyor. Eseri, Portekizliler için önemli; zira; aldığı Yunan Edebiyatı kültürünün etkisiyle, Portekiz’in kadim adlarından Lusitania’dan esinlenerek, 16. yüzyıl başında  Vasko dö Gama’nın fetihleri  ile birlikte Portekiz’in tarihini anlatmıştır. Ne var ki; bu anlatıda, Yunan tanrıları, Olimpos Dağında Portekizin geleceğini belirleyecek kararlar alırlar. Öyle ki, Venüs, Gama’ya büyülü bir ada armağan eder. Thetis, yine Gama’yı bütün kainatın görüldüğü bir dağa götürür ve ona astronomi dersleri verir. 1102 kıtadan oluşan Os Lusiadas, bir anlamda Portekiz’in Odiseus’u olur uzun süreli yolculuk destanı ile.
 
Jeronimo   Manastırı, daha başka ünlü kişilere de son uykularında kucağını açmış. Aleksander Herculano ve Fernanso Pessoa bunlardan bazıları. Herculano,  roman yazarı, tarihçi, siyasetçi, şair ve gazeteci kimliği ile 18. yüzyıl Portekiz sosyal hayatına damgasını vurmuş. Öyleki ,bu ülkede gezdiğim tüm kentlerde mutlaka önemli caddelerden biri Aleksander Herculano’nun adını taşıyordu.
Fernando Pessao da ülkenin en önemli manastırlarından biri olan Jeronimo’ya kabul edilme ayrıcalığına sahip bir şair. 1935 yılında çok genç yaşta doğduğu Lizbon’da  öldüğünde kendisini ve eserlerini tanıyan yoktu. Okultik bir düşünceyi benimseyen Pessoa’nın dilimize çevrilen başlıca kitapları; Huzursuzluğun Kitabı, Denize Övgü, Şeytanın Saati’dir.     
 
Jeronimo Manastırı, aslında bir büyük kaşife ( mi yoksa soygncuya mı demeli, , sömürgeciliğe yol açıp, zavallı halkların doğal zenginliklerinin yağmalanmasına ön ayak olduğu için ) Vasko dö Gama’ya da ev sahipliği yapıyor. Bu adı, ilk okul çağlarından bu yana biliyoruz. Büyük bir kaşif olarak tanıtılan Gama’nın, Portekiz Kralı Don Manuel’in göz diktiği, keşfedilmemiş toprakları yağmalamak için görevlendirdiğini öğrenmemiz yıllar aldı. Papa’nın hakemliğinde, denizcilikte çok gelişmiş olan İspanya ve Portekiz arasında yapılan anlaşma gereği;   Atlas Okyanusunun batısındaki yağmalamalar İspanya’ya, doğusunda keşfedilecek ve sömürülecek yerler Portekiz’e bırakılıyordu. Portekiz, Afrika ve giderek Hindistan’ın güneyine seferler yapma projelerini hızlandırdı. Vasko dö Gama görevlendirildi bu keşif için. Dört gemilik filosu ile 1497’de Lizbon’dan hareket ederek altı ay süren tehlikeli bir yolculuk sonrası Afrika’nın güneyine yani Ümit Burnu’na geldi. Müslüman Arapların da aynı gaye ile fetih peşinde olduğunu öğrenince, hızla hareket ederek, 1498 yılında, Güneybatı Hindistan’da Kalikut sahillerine vardı. Ardından, yerli halka zulümler, katliamlar başladı. Tüm zenginlikleri Portekiz,e aktarıldı. Misyonerler, yoğun Katolik propagandası ile halkların inançlarını değiştirdiler. Neticede, Portekiz çok zengin oldu, Gama da, Hindistan’ın Kerala eyaletinde Koçi’de ölene kadar refah içinde yaşadı.     
 
Manastır girişinin sol tarafında Vasko dö Gama’nın mezarı var. Taş lahit üzerinde, yatar vaziyette heykeli ve   göğsünün üzerinde birleştirdiği avuçları ile Tanrı’ya olan imanını arz ediyor olmalı. 
 
Heybetli manastırı dolaşıyor ve caddeyi geçerek, Tejo nehri sahillerine geliyoruz, Kaşifler Anıtı’nın önüne.
Kaşifler Anıtı kompozisyonu çok güzel. Portekiz halkı ve tarihi  içinde elbette çok şeyler ifade ediyor olmalı. 52 metre yüksekliğindeki anıt, yelkenlerini açmış bir tekneyi andırıyor. Deniz keşiflerini, saraydan destekleyen Prens Henry ( Denizci Henry ) nin 500. ölüm yıldönümü nedeniyle anıtın üzerindeki kalabalığın en önünde  elinde teknesi ile Prens Henry duruyor.  Arkasında  yer alan bazı Portekiz’li denizci ve bilim adamları şunlar; Vasko dö Gama ( Hindistan kaşifi ), Padro Alvares Cabral ( Brezilya kaşifi ), Ferdinand Macellan ( ilk dünya turuna çıkan Portekizli denizci ), Diogo Cao ( Kongo kaşifi ), Bartelemo Diaz ( Ümit burnunu ilk geçen denizci ),  Luis de Camoes ( yukarıda anlattığım denizci şair ), Pedro Nunes ( 16. yy matematikçi ), Nuno Gonçalves ( 15. yy ressam )   
  
  Hava bugün de iyi, ıslanmayacağız anlaşılan. Meteoroloji iki gündür yanılıyor, bugün de yanılır umarım. Yağmur yok ama, Tejo kıyılarında çok sert bir rüzgar esiyor . Vasko dö Gama’nın Hindistan keşfine çıktığı  bu yerde,   mozaiklerle çizilmiş bir harita üzerinde Portekiz denizcilerinin keşif rotaları ve tarihleri belirtilmiş. Jeronimo Manastırından çıkan kalabalık buraya yönelince, bir şeyin, bir yerin fotoğrafını çekemez oldum. Haritanın üzerine basanlar, kendini bu denizcilerle sefere çıkan kahramanlardan sayıyor olmalı. Fırsat buldukça Kaşifler Anıtını fotoğraflamaya çalışıyorum. Sonra, yine Tejo nehri sahilinde, Kaşifler Anıtının az ilerisindeki Belem Kulesi’ne doğru yürüyoruz.          
Belem Kulesi, 16. yy başlarında, Vasko dö Gama anısına dönemin kralı tarafından yaptırılmış. Manuelin tarzı denilen uslüpte, yani  Romanesk, Gotik ve uzun yıllar işgali altında kalınan Emeviler’in mimari tarzında inşa edilmiş. 1983 yılında Jeronimo Manastırı ile birlikte Unesco Dünya Kültürü Mirası listesine alınmış. Yapıldığı yıllarda, Tejo nehrinin içindeyken, zaman içinde arayla birleşmiş ve sağlık merkezi, hapishane olarak kullanılmış. Kuleye giriş 5 €, ne var ki, kapıda uzayan kuyruğu görünce hiç de istemiyorum içeri  girmek.
 
Şimdiden, yoğun turist kitleleri yıldırdı. Her köşede kitle turizminin eseri ( çoğu nereyi gezdiğinin ayırdında olmayan, rehberlerinin ardında sürüklenen ) turistler yüzünden, pek çok yere girilemez durumda bence. Bunca kalabalığın girmeyi düşünmeyeceği Berardo Müzesi’ne yöneliyorum. Büyük, modern bir giriş, etrafa hakim yadırgatıcı bir sükunet içinde buluyorum kendimi. Turizmden arınmış bir vaha burası. Resim sanatının belli başlı akımları için ayrılmış salonlarda sanatçıların resimleri sergileniyor. Picasso ile başlıyorum, Mel Ramos’un hamburger üzerine oturmuş güzel kadın resmi çok hoş. Kübizm, Dadaizm, Futurizm gibi pek çok alanda çok büyük salonlarda pek çok resmi keyifle seyrediyorum. Giriş katında çok nitelikli hediyelik eşyalar, kitaplar ve CD’ler satılıyor.
Portekiz Kralı Joe Berardo’nun resim koleksiyonu tutkusu yol açıyor böylesi bir koleksiyon merkezi oluşmasına. Picasso, Dali, Miro, Bacon gibi ünlü ressamların eserlerine ev sahipliği yapan bu müze, Belem Kültür Merkezi bünyesinde.
 
Berardo Müzesinden çıkışta, Jeronimo Manastırının yanında meşhur Ermeni asıllı Portekiz’li milyarder Gülbenkyan’ın Planetaryosunu görüyorum. Önündeki , geleneksel “ kaika” lar dikkatimi çekiyor. Canlı renkli boyaları ve denizci dizaynları ile bir zamanlar Portekiz denizciliğinin gururu olmalılar.
 
Jeronimo Manastırının sol tarafında kısacık yol, uzun boylu tropikal botanik bahçesine götürüyor. Elimdeki haritada farketmiş olmasam, ıskalayıp geçeceğim. Giriş ücreti 2€. Çoğu Akdeniz bölgemizden aşina olduğumuz ağaçlar ve çiçekler, çok ciddi bir teşhir ile tanıtılıyor. Her ağacın veya çiçeğin yanındaki etikette detaylı bilgileri görmek mümkün. Hava giderek ısınıyor, bir de buranın bunaltıcı nemi ile şakır şakır terliyorum resmen. Benim en beğendiğim yer, küçük bir bahçe içinde sergilenen bonsailer oluyor.
 
Tropikal Botanik Bahçelerinden çıkıp, Belem Caddesine sapar sapmaz, kaldırımlara taşmış, uzun bir kuyrukla karşılaşıyoruz. Pao Pao Queijo Queijo isimli bir restoranın müşterilerine ait bu kuyruk. Çoğunun local halk olduğunu görünce, buranın derli toplu bir yer olduğunu anlıyor ve uzun kuyruğa biz de dahil oluyoruz. Genelde fast food tarzı yiyecekler üretiyor, biraz da Doğu mutfağına yatkın. Birer swarma ( dürüm ) döner alıyor ve üst katta, zar zor yer bulduğumuz masada, bir fast food için çok lezzetli olan bu keyfi yaşıyoruz ( 3.85x2=7.70€ ).
 
Aynı caddede, az ileride dünyaca meşhur Belem Pastanesi var. Portekiz’in milli tatlısı sayılan “ nata “nın doğum yeri Belem, daha doğrusu hemen yanı başımızdaki manastır. Porto’da, Majestik Pastanesini anlatırken yazdıklarımı, burada yazmanın tam zamanı, çünkü bu hikaye, bu mekanlara ait. 
 
Nata’nın çıkış yeri ,Lizbon’da Jeronimo Manastırı. Rahipler, elbiselerini apak yapmak için yumurta akı kullanırlarmış. Yumurtanın sarılarını da atmaz, değişik tatlılar yaparlarmış. Porto’da başlayıp, Lizbon’a da sirayet eden 1820 Portekiz Liberal Devriminde, manastırlar, devlet tarafından mahalli hizmet amaçlı kullanıma açılınca, rahipler boşa çıkmış. İşsiz kalınca, Lizbon banliyölerinden  Belem’de ( Jeronimo Manastırının bulunduğu bölge ) pastane açan rahipler, nata’yı da etrafa tanıtmaya başlıyorlar. Formülünü, halen yalnızca 3 kişinin bildiği bir sır. Bu sır manastır rahipleri tarafından aktarılmaya başlanmış ve “gizli tarif” bugün özel bir odada saklanıyor. Her sabah erken saatte “sırdaş” şefler mutfağa girerek, seri üretime geçmek üzere özel kremayı hazırlıyor. Bunun yanında, tartın yapımında yumurta sarısı kullanıldığı kesin olarak biliniyor. Ayrıca Milano Gastronomi Üniversitesi Laboratuvarı’nda yapılan araştırma sonucunda, formülün içerisinde “patates gevreği” de kullanıldığına dair bir kanı hakim. Bu küçük canavarı elinize aldığınızda dış bölgesinin ince kıtır bir kıvamda olduğunu göreceksiniz. İçi ise bir çeşit krem karamel kıvamında sos ile doldurulmuş, ve üstü bizim fırın sütlaca benzer şekilde hafif yanmış.
 
Pastanenin önündeki kaldırımda, karo taşlarda belirtildiği gibi, Belem Pastanesi 1837 yılından beri hizmet veriyor. İçeride, duvarlardaki çiniler ( azulejos )lar, pastanenin ününe yakışmayacak kadar bakımsız, çoğu kırık veya çatlak. Kuyrukta biraz bekledikten sonra, kahve ( bica ) ve nata alıyoruz ( 3.60 € ). Labirent gibi, iç içe geçmiş salonlardaki masaların tümü dolu. Epey dolaştıktan sonra, temizlenmemiş bir masa bulup, ucuna ilişiyor ve natalarımızı keyifle yiyoruz.
 
Sonra, Tejo nehrinin yanına yürüyerek, karşımızdaki 25 Nisan Köprüsünü fotoğraflıyoruz. Pek kolay olmuyor nehir kıyısına gelmek. Vasko dö Gama parkının içinden geçerek, birkaç yolu kesiyor ve nehir üzerindeki bir iskele üzerine çıkıyoruz. Malum, 25 Nisan 1974 Portekiz’de dikta rejiminin, kansız bir darbe ile devrildiği devrimin adı. 
 
Yerden yüksekliği 70 metre olan köprü, Salazar Köprüsü adıyla 1966 yılında hizmete girmiş, Devrim sonrası ismi değişmiş, San Fransisko’daki Golden Gate köprüsünün mimarları tarafından projelendirilmiş.
 
Tekrar Vasko dö Gama parkının yeşil, temiz havuzlu ferahlığından, Gama’nın heykelinin önünden geçerek, Belem caddesindeki duraktan tramvaya binerek, Figuera Meydanının önünde iniyoruz.
 
Amacımız S. Jorge Kalesine çıkmak. İki gündür bulutlar yükünü boşaltamadı, önümüzdeki günlerde yağarsa, odaya kapanıp kalmaktan korkuyoruz. Kaleye kestirmeden çıkalım derken, iki kez Alfama’nın çıkmaz sokaklarına dalıp geri dönüyoruz. Sonunda kan ter içinde çıktığımız yokuş bizi kale girişine getiriyor. Gişeden elektronik bilet alıp ( 8.5 € ) turnikede okutarak giriyoruz.
 
Aşağıda uzanıp giden Tejo nehri denizi andırıyor. İspanyolların Tagus, Portekizlilerin Tejo adını verdikleri nehir, Douro nehrinden sonra İber Yarımadasının en uzun nehri. 1038 kilometre İspanya, 275 kilometre Portekiz sınırları içinde akıyor, 47 kilometre ise bu iki devlet arasında sınır oluşturuyor.
 
Sao Jorge ( Aziz George ) kalesinin tarihi hakkında kesin bilgi ve tarih yok. M.Ö 6 yüzyıl dense de, bazı bulgular, M.Ö 2. yüzyılı geçemeyeceğini söylüyor. Bir müddet Emevilerin işgali altında kalsa da, 1147 yılında  Portekiz’in ilk kralı  Afonso tarafından geri alınmış. 14. yüzyılda, dönemin kralı bu kaleyi savaşçı Sao Jorge’e adıyor.
 
Sao Jorge’ı tanıyalım biraz;imit'e göre Kapadokyalı Aziz.George (st.george ) Libya'da bir krallığı tehdit eden bir ejderhanın yaşadığı bir bölgeye gelir. oranın kralı ejderhanın üzerine ordular göndermiş ama ejderha hepsini yenilgİye uğratmıştır .Ejderha günde iki kuzu yemekte ve bu sebeple çevre köyleri açlığa sevketmektedir,.çare bulamayan köylüler ejderhaya genç kızları kurban etmeye başlamışlardır. bunu duyan kahraman tam da prensesin kurban verileceği gün ejderhaya karşı çıkar. onu bir tek mızrak darbesiyle alt eder ve atının toynakları altında ezdirir. bunu üzerine kral st. George'a çeşitli hediyeler sunar, o ise bunları halkla paylaşır. ve sonra atına binip yoluna devam eder. İstanbul, Büyükada’da, her yıl 23 Nisan’da Aya Yorgi Kilisesi’ne gidilip, adak adanmasının nedeni, Aya Yorgi’nin San George ile aynı aziz olması ve kutsal gününün 23 Nisan’a denk gelmesidir.
 
Kale şehrin oldukça yükseğinde ve işin garibi, ciddi bir tedbir alınmadığı için, dikkatsizlikte düşme tehlikesi içeriyor. Surların yanı başında taş setlere oturuyor, Tejo nehrinin muhteşem hacmini ve ağır bulutlar altında eziliyor görüntüsü veren 25 Nisan köprüsünü  seyrediyorum. Lizbon’a gizli bahçeler şehri derler, doğruymuş. Buradan, hemen her evin bir bahçesi olduğu ve yanındaki binanın duvarlarından dolayı görülmediği anlaşılıyor. Oturduğumuz surların hemen dibindeki evlerin peysajı ve dekoratif unsurları o kadar hoş ki, tam bir sükunet vahası.
 
Sürekli fotoğraf çekiyorum, Sao Vicent de Fora kilisesi ve arkasında uzanıp giden Vasko dö Gama köprüsü, Tejo nehri, Lizbon tepeleri, evleri, her şey ayak altında, göz önünde. Amacım, gün batımının kızıllığında, bulutlar arasında 25 Nisan Köprüsünü fotoğraflamak. Kaleyi dolaşıyoruz. Kale tepesinden uzanan periskop benzeri bir cihaz yardımı ile Lizbon ve çevresinin görüntüsü, bir karanlık salonda beyaz bir çanak üzerine düşürülüyor. 25’er kişilik gruplar halinde içeri alıyorlar. Bir turist grubu ile bekleyip içeri giriyoruz. Ah be diyorum, İstanbul’a da bunca turist gelirken neden düşünülmez böyle cinlikler. Hava puslu, zaten güneş alan yerlerin görüntüsü hiç mi hiç düşmüyor. Yarım saate yakın, rehber anlatıp duruyor, sıkılıyorum, çıksam ayıp olacak, çaresiz bekliyorum.
 
Periskop ve Arkeoloji Müzesi, girişte ödenen 8.5 € ücrete dahil. Müzeye giriyoruz. Kalenin konuşlandığı arkeolojik sit alanında bulunan objelerin sergilendiği alanda, 11. Ve 12. yüzyıllarda Portekiz’e hakim olan Endülüs Emevileri’nin eserleri çok daha ilginç geliyor. İslam sanatının geometrik ve sonsuz uzay motifleri taşıyan ve hala mükemmel renk zenginliklerini koruyan çinileri hayranlıkla izliyor ve hemen yanında İber azulejoslarının ( Portekizce çini demek ) ne denli sönük kaldığını fark ediyorum.
 
Hava giderek bulutlanıyor, kızarıyor ama, muhteşem bir gün batımını fotoğraflamak mümkün olmayacak anlaşılan. Bulutların altında San Fransisko’daki  Golden Gate’in kardeşi olan 25 Nisan Köprüsü ve karşı kıyıdaki yüksek kaide üzerindeki  İsa heykeli çok ürpertici duruyor.
25 Nisan Köprüsünün yanı başında gibi gözüken Cristo Rei, İsa’nın devasa bir kaide üzerindeki heykeli, 80 metre boy, 25’er metre en ve derinliği var. Brezilya’daki dev İsa heykelini hatırlatıyor uzaktan bakıldığında.
 Hava kararmaya yüz tuttuğunda, Alfama’nın balık, rutubet ve nostalji kokan sokaklarına giriyor, bolca fotoğraf çekiyoruz. Se katedralin önünden bindiğimiz tramvayla  Plaça do Comercio ( Ticaret Meydanı  ) geliyor, buradaki Terrerio do Paço metro istasyonundan bindiğimiz trenle  Luz istasyonunun üzerindeki Colombo adlı alış veriş merkezine geliyoruz. Bizdeki devasa AVM’lerin yanında gösterişsiz kalsa da Continental adlı hiper markette bol çeşit var. Kahvaltılık ve su alıyor, biraz mağazalara baktıktan sonra, aynı hattaki tramvayla hostelimizin yakınındaki Avenida  metro istasyonuna geliyor ve günün yorgunluğunun ulaşamadığı  son enerji kırıntıları ile odamıza çıkan merdivenleri aşıp, mekanımıza ulaşıyoruz.
 
                  17.10.2014  (  LİZBON  -  SİNTRA – CASCAİS – LİZBON  )
 
Şu ana kadar gezimiz, yağmuru sıkı takip etmekle geçiyor. Sabah uyanır uyanmaz ilk işim camdan bulutlara bakmak oluyor. Eyvah, bu sabah kötü, kop koyu bulutlar kaplamış gökyüzünü. Bugün, programımda Sintra ve Cascais’e gitmek var. Lizbon’dan 30 kilometre mesafede ve 500 metre rakımda bulunan Sintra’da da yağmur bizi bekliyor anlaşılan. Bugün Cuma, yarın ve öbür gün tatil günü  olacağı için gitmeyi düşündüğümüz bu yerlerin çok kalabalık olacağı kesin. Neticede kahvaltı sonrası toparlanıp gitmeye karar veriyoruz.
 
Sintra’ya giden tren Rossia tren istasyonundan kalkıyor. Özgürlük Bulvarı ( Avenida Liberdade ) boyunca yürüyerek Rossia Meydanı’na iniyoruz. Tren istasyonu gişesinden “ 7 Colinas “ kartlarımızı doldurup, 10.10’da kalkmaya hazırlanan Sintra trenine yetişiyoruz. Yaklaşık yirmi dakika sonra Sintra’da inerek, sessiz sakin otobüs durağında, buraya gelme nedenimiz olan Pena Sarayı ve Arap ( Moorish ) Kalelerine çıkaracak 434 nolu otobüsü bekliyoruz ( 5 € ). Hop on – hop off denilen otobüslerle, turistik merkezlerde, istenilen durakta inilerek gezmek ve sonra yine binerek başka bir yerde inmek mümkün. Böylece, gün boyu, kullanılan otobüsler biraz pahalı da olsa, gezginlere zaman kazandırıyor.
 
Tenha dediğim durak, çok geçmeden öyle bir doluyor ki, neredeyse gezmekten vazgeçer gibi oluyorum. Zira, kalabalıkla ne fotoğraf çekmek, ne de gezilecek yeri doğru düzgün anlayabilmek mümkün. Sintra’nın Doğa Tarihi Müzesi’ne doğru, otobüs homurdanarak çıkarken, bir anda sis bastırıyor ve göz gözü görmüyor. Önce, Pena Sarayı’nın önünde iniyoruz. Pena Sarayının önündeki demir kapıdaki görevli kuş uçurtmuyor, verdiğimiz 5’er Eurolar üzerine buradaki gişede kuyruğa girerek, Saraya giriş için bilet kuyruğuna giriyorum. Pena Sarayının içinde kayda değer bir şeyler olmadığını okumuştum. Sadece, dışarıdan seyretmek, teraslarında dolaşmak ve birkaç küçük salonun ziyaretinin bedeli bu ücret. Gişedeki adam öylesine ağır çalışıyor ki, kuyruk uzadıkça uzuyor. Sis, yağmur gibi üzerimize yapışıp ıslatıyor. Giderek gerilmeye başlıyorum ki; ikinci bir gişeyi açıyorlar ve sonunda bileti alıyorum ( 10.5 € ).  Elimizde biletler görevliye uzatıyor, Cumhurbaşkanı yaveri edası ile biletlerin ucunu kesiyor ve geniş bir bahçeye giriyoruz.  Burada da uzamış bir kuyruğa dahil olup, sisin üzerimize yapışmasını hissederek bekliyoruz. Bir ara kalabalığın arkasındaki levha dikkatimi çekiyor. Pena Sarayı önüne götürecek otobüsün, sadece 2 kilometrelik yol için bilet ücreti de 3 €. Bunu görünce kalayı basarak, sisler içinde hayal meyal görünen orman yoluna dalıyoruz.
İyi de yapmışız, sisler içinde Pena ormanlarının ağaçları öylesine fantastik fotoğraflar veriyorlar ki, sisin ıslattığı vücutlarımızın ürpermesine aldırmadan durmaksızın fotoğraf çekiyoruz. Keyifli yürüyüş, Pena Sarayı’nın önünde bitiyor. Yükseldikçe sis yoğunlaştığı için, sarayın ancak duvarlarını görebiliyorum, görüş mesafesi 10 metre civarında.
 
PENA SARAYI VE PENA PARKI HAKKINDA;
Ulusal Pena Sarayı ( The Pena National Palace ), Portekiz’in Sintra belediyesi sınırlarında yer alır. Saray, Sintra’da bir tepenin üzerinde konumlanmıştır ve açık bir havada çok rahatça Lizbon’un metropol alanlarından dahi görülebilir.
Portekiz ulusal anıtlarından biri olan saray, 19.yy.romantizminin, en belirgin temsilcilerinden birini oluşturmaktadır. Saray ve bahçeleri, Unesco Dünya Mirası Listesi kapsamında korumaya alınmıştır ve Portekiz’inde yedi harikasından biridir.
 
Sarayın tarihi, Sintra yukarısında bir tepenin üzerinde, Pena’lı Leydi’ye adanmış bir şapel iken ortaçağda, inşaasından önce, geleneğe göre Meryem Ana’nın hayaletinin görünmesi üzerine, başlar. 1493 yılında, Kral John II ve eşi Kraliçe Eleonor, buraya bir hac ziyareti yapmış.
Yüzyıllar boyunca Pena, 18 rahibin yerleştiği sakin, küçük bir meditasyon yeri olarak kalmış iken, 18.yy.da hasar gören manastır, 1755 Büyük Lizbon Depremi ile harabeye dönüşmüş, sadece şapel önemli bir zarar almadan kurtulmuştur. 1838 yılında, Kral Ferdinand II, eski manastırı ve Mağrib Kalesi’ne kadar olan alanı, yeniden düzenlemeye ve Portekiz Kraliyet ailesi için bir yazlık saray olarak yeniden inşa etmeye karar vermiş. Ren Nehri kıyılarındaki kaleler hakkında bilgisi olan bir Alman Mimara yaptırılan saray, 1847 yılında tamamlanmıştır.
 
Son Portekiz Kraliçesi Amelia’nın sürgüne gitmeden önce son gecesini geçirdiği saray, 1910’da Cumhuriyetin ilanı ile, ulusal anıtlar kategorisine alınmış ve müze olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bugün saray, Portekiz Cumhuriyeti tarafından hükümet ve çeşitli görevler için kullanılmaktadır.
1995 yılında, çevresinde yer alan bahçeleri ile birlikte, Unesco Dünya Mirası listesine alınan saray, Portekiz’in en çok ziyaret edilen eserlerinden biridir.
 
Pena Park, engebeli bir arazi üzerinde, 2200 hektarlık bir alana yayılan, geniş bir ormanlık alandır. Park, saray ile aynı zamanda, mimar Baron von Eschwegw ve Baron von Kessler tarafından, kral Ferdinand II’nin görevlendirmesi ile oluşturulmuş .Sarayda kullanılan romantizm parkada yansıtılmış. Kral, dikilecek ağaçların, uzak sömürgelerden getirilmesini temin etmiş. Parkta, Kuzey Amerika Sequoiası, Manolya, Çin Ginkgo’su, Japon Cryptomeria’sı gibi nadide türler ile Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen eğrelti otları ve ağaçlar geniş bir yelpazede yoğunlaşmıştır. Parkın çeşitli bölgelerinden direkt olarak saraya bağlanan labirentvari bir yollar ve patikalar sistemi de mevcuttur.              
Sisin fotoğraf çekmeye imkan vermediği yerde, Pena Sarayı’nda, böyle bir şanssızlığa üzülüyorum, ama; yapacak bir şey yok. Kalabalığın ulaşamadığı köşelerde, fotoğraf anları yakalamaya çalışıyorum. En beğendiğim yer, sarayda şu anda kafe işlevi gören terasın önünde, Emevilere ait soğan başlı minare oluyor. 
 
Aslında, Sintra sakin ve iyi bir zamanda gelinip, tüm Pena Park ile birlikte günlerce doyasıya gezilecek bir bölge imiş, ne var ki; yağmurun peşimizi bırakmadığı bu günlerde, neredeyse  önümüzü görmemize mani olacak bir siste yapacak fazla bir şey yok. Yüzümüze pulverize halinde çarpan sis üşütmeye başlıyor. Gezebildiğimiz kıyı köşesini gezdikten sonra, Pena Sarayını terk ediyor ve parkın labirentleri andıran orman patikalarına dalıyoruz. Ağaçlar ve göletleri birer fantastik unsur haline getiren sisi yine sevmeye başlıyorum yürüdükçe. Bu ruh hali içerisinde, sömürülen ülkelerin getirileri yapılan bir debdebe mekanı olan Pena Sarayına ödediğim paraları bile helal edebilirim artık. 
Orman içinde, birer sevimli hayaletlere benzetiyor ağaçları sis.
 
Göletler, hatta içindeki kuğular bile daha bir esrarengiz oluyor. Keyifle fotoğraflayarak ilerliyoruz sisler içinde. Bazen karşımıza Emevilerden kalma küçük tesisler, seralar, hatta, üzerinde Arapça yazılı saksılar çıkıyor. Sis aman vermiyor, bilet gişelerinden önünden içeri giriyorum. Sisin kayganlaştırdığı taş döşeli patikalarda yürümek dikkat istiyor. Bazen, kalenin burçlarını görebiliyorum. Ama; üzerinde Arapça yazılı yeşil bayrağı ve başka bir burçtaki Portekiz bayrağını göremiyorum. Yukarı çıkan rampalar kan ter içinde bırakıyor beni. 
 
Küçük bir arkeoloji Müzesinde, Emevi döneminden birkaç parça yer alıyor. Hemen karşısında taşlara oyulmuş, kurukafa ve iki çapraz kemik bulunan Arap mezarlığı kimsesizliğin içinde ürkütücü geliyor. Arap kalesi nizamiyesinden dönüyorum, derken bir yağmur başlıyor. Eşim, girişteki kafede bica’sını   ( kahve ) içmiş benim gelmemi bekliyor. 
 
Ana yola çıkıp, ilk gelen  434 nolu otobüse biniyor ve Sintra Cumhuriyet Meydanında Eski Saray binasının önünde iniyoruz. Birkaç güzel fotoğraftan sonra, müzenin karşısındaki dar ve eğimli sokakların kimsesizliğinde kayboluveriyorum. Aşağıda, restoran ve kafelerin dizildiği sokakların uğultusu yükseliyor.
 
Tekrar 434 nolu otobüse binerek, ilk geldiğimiz tren istasyonunun yanındaki otobüs durağında, Cascais’e daha doğrusu Avrupa anakarasının en batı noktasında bulunan Cabo de Roca’ya gitmek üzere 403 nolu otobüsü beklemeye başlıyoruz. Neredeyse bir saat bekledikten sonra geliyor. Beklerken oluşan kuyruğun başında duracakken en sonunda durunca, Avrupa insanlarının da çiğ süt emmiş olduğu anlaşılıyor. Kuyruk dağılıyor bir anda, biz en önde iken otobüste zor oturacak yer bulabiliyoruz ( 4.10 € ).
Kırkbeş dakika kadar süren yolculuk, çok sevimli evlerin ve bahçelerin bulunduğu köylerin, mahallelerin içinden geçiyor. Ortancaların, begonvillerin çevrelediği küçük şirin sokaklar, eski yel değirmenleri görüyoruz. Şoför çılgın gibi kullanıyor otobüsü, virajlı yollarda, koltuklardan kaymamak için sıkı sıkı tutunuyoruz. Zaten, ne hikmetse bu hattın şoförlerinin çılgınlığını daha önce de okumuştum.
Sonunda Cabo de Roca fenerinin önünde duruyoruz. Burada inen olmaz, biz fotoğraf için inersek, nerede barınır, Cascais’e gelecek otobüsü bekleriz diye endişeliydim. Otobüsün tamamı iniyor neredeyse, herkes korkuluklarla çevrilmiş  uçuruma doğru yürüyor. Felaket bir rüzgar üzerimizdeki leri söküp alacak neredeyse. Aşağıda Atlantik Okyanusu, gerisindeki korkunç yalnızlığın intikamını alırcasına dövüyor, falezin altındaki kayalıkları.
 
Saçlarımız karmakarışık, yüzümüz rüzgarda savrulmuş fotoğraflar çekiliyoruz. Az ileride Sintra Belediyesi’nin diktiği anıt taş üzerinde Roka fenerinin koordinatları yazılı. En üstte, Jeronimo Manastırında mezarı bulunan ve öyküsünü kısaca anlattığım şair Camoes’in, Yandex aracılığı ile çevirebildiğim mısraları var; “ arazi biter deniz başlar “. Şiirsel bir uslubu olmasa da, doğruyu söylüyor. 
 
Otobüsteki gençler, bir anda coşuyorlar, dalgaların ritmine uyarak. Sessizlik yerini kahkahalara, şen tavırlara bırakıyor. Otobüs durağının arkasındaki küçük binada hediyelik eşya, kitap  vs. satılıyor. En ilgi gören Avrupa’nın en ucunda bulunduğuna dair buradaki görevlinin verdiği sertifika ( 10 € ). Ben, Roka Burnu’nun geniş açı ile çekilmiş fotoğrafının  bir kartpostalını alıyorum. 
 
Çetin rüzgarda üşüyenler, binanın kuytusunda mevzilenip Cascais otobüsünü beklemeye başlıyor. Bir saat kadar korkunç rüzgarda neredeyse titriyerek bekliyoruz. Pena Park’ta Arap Kalesine çıkarken tırmandığım patikalar ter içinde bırakmıştı. Üzerime rüzgarlık giymeme rağmen, rüzgar sanki iğne gibi batıyor tenime.  İnşallah, nezle olmadan atlatırım bu vartayı. Sevinç çığlıkları yükseldiğinde otobüsün yaklaştığını fark ediyorum. Yine virajlarda savrularak devam ediyor otobüs yolculuğumuz, yarım saat sonra Cascais’e varıyoruz. Yine yol boyu yazlık yerleşimler, şirin evler ve bakımlı bahçeler arasından geçiyoruz.
 
Cascais’te tren istasyonunun arkasındaki terminalde bırakıyor otobüs. Kartlarımıza, Lizbon’un Cais de Sodre istasyonuna gitmek için yükleme yapıyoruz istasyondaki gişeden ( 2.1Cascais sahiline yürüyoruz. Yol üzerinde her yer restoran, çoğu da balık ve deniz ürünleri servis ediyor.  İri kayaların arasında ince kumu, marinanın kırıp insafa getirdiği uysal dalgaları seyrediyoruz. Sahil boyunca uzanan  kum heykellerin büyük kısmı, akşam yağan yağmurda erimiş, yıkılmış. Yaz sezonu bitirmiş, yorgun bir kent görünümü veriyor. Lizbon’un 30 kilometre batısında yer alan Cascais, yakın zamanlarda kendi halinde bir balıkçı köyü iken, bugün ikiyüz elli bin nüfuslu turistik bir cazibe olmuş.
Restoranların fiyat listelerini görünce gözümüz korkuyor, burada yemek yemenin hayır getirmeyeceğine karar veriyor ve tren yolculuğu sonrasında Lizbon’da bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Kısa bir kent turu sonrası tren istasyonundayız. 20.16 treninin ılık vagonunda, içimize işlemiş soğuğu unutmaya çalışıyoruz. Rayların tıkırtısı galip gelip uyku dünyasına gitmeden, Cais do Sodre tren istasyonuna geliyoruz. Önce, Avenida 24 de Junho boyunca yürüyerek Ticaret Meydanı’na geliyor, kemerin altından geçerek Rua Agusta boyunca ilerleyerek  Santa Justa asansörünün hemen solundaki  Wok restorana giriyoruz. Kapıda açık büfe 8.95 € yazıyor. Tezgahtaki yemeklerden doyasıya alıyor ve kendimize geliyoruz.
 
Özgürlük Bulvarını ( Avenida Liberdade ) bir kez daha çıkarken, günün yorgunluğunu peşimizde zorlukla taşıyabiliyoruz.
 
18.10.2014    (  LİZBON  -  OBİDOS  -  LİZBON   )
 
Bugün, Lizbon’a 84 kilometre uzaktaki Obidos’a gideceğiz. Akşam, yağmur gece boyu şakırdayıp durdu. Sabah, camı açtığımda kopkoyu bulutlar ve ahmak ıslatan cinsi bir yağmur ile karşılaştım. Odamızda kahvaltı yaparken, gözüm camda, umutla bulutların parçalanıp gitmesini, gökyüzünün açılmasını bekliyorum. Sonunda, yağmurluklarımı, şapkaları kuşanıp kendimizi dışarı atıyoruz. Obidos’a giden otobüs, Campo Grande metro istasyonunun yanından kalkıyormuş.Baixa-Chiado metro durağına gidiyor ve bu kez  7 Colinas kartlarımızı Campo Grande gidiş dönüş için dolduruyoruz. 
Campo Grande istasyonu, eski kentin hayli dışında, yüksek blokların dizildiği  modern bir mahalle. Yanında büyük bir stadyum yer alıyor. Otobüsler dolusu holigan, sabahın köründe ellerinde bira şişeleri ile stadyum önünü doldurmuşlar. Kime sorduysak Obidos  durağının yerini bilen yok. Hatta, birisi bu otobüs, beş dakika sonra kalkacak diyerek bir kuyruğa bile soktu bizi. Sonra, kendisi de ikna olmamış ki; birileri ile konuşarak, başka bir otobüs durağına yönlerdi bizi. Orası da yanlış çıktı tabii ki. Sonunda holiganları getiren otobüsün şoförü, Actor Antonia Silva caddesindeki küçük bir otobüs durağına getirdi de, durak arama çilemiz bitti. Kuyrukta 5-6 kişi var. Genç çiftten teyit alıyor, otobüs dönüş saatlerini soruyorum. Durağın arkasında liste varmış. Otobüs geliyor, biletlerimizi alarak ( 7.60 € ) yerleştiğimiz koltuklarda onbeş dakika kadar bekliyoruz. Akıllı kart kullanımına kızıyorum, ama; şoförlerin bilet kesmesi, para alıp üzerini vermesi öyle zaman alıyor ki, şart olmuş anlaşılan akıllı biletler. Aslında, turistlerin yoğun gezmesi gereken bir yere gidiyoruz, ama, bizden başka yabancı yok otobüste. 11.15’de hareket ediyoruz. Kırsal yerleşimleri keyifle seyrediyoruz ilerlerken. Obidos’a on kilometre kala, Bombarral’da otobüsteki valiz ve çantalı lokallerin hepsi iniyor. Bugün cumartesi, Lizbon halkının hafta sonu evlerinin bulunduğu bir yer anlaşılan Bombarral. Aynı zamanda bir sanayi kenti burası, daha doğrusu on beş bin nüfuslu bir sanayi köyü. Etrafta, sanayi yerleşimlerinin geleneklerinden olan bir çirkinlik ve pislik yok. Tatil günü olduğu için boş olan yolda yüzyirmi kilometre sabit hızda ilerliyoruz. 
 
12.30’da Obidos otobüs durağındayız. İnerken, şoföre dönüş için nereden bineceğimizi soruyorum. Daracık yolun karşısında bekleyin diyor.
 
OBİDOS  HAKKINDA  BİLGİ:  Lizbon’a seksenbeş kilometre mesafede, kale içerisinde yerleşmiş bir köy  burası. Etrafındaki yemyeşil tarım alanları, üzüm bağları, yel değirmenlerinin güzelliği,  çok iyi korunmuş kale içerisindeki Arnavut kaldırımlı, başta begonviller olmak üzere, rengarenk çiçeklerin adeta sokaklara akın ettiği bu cennet belde de, kale üzerinde yürürken, bir çiğlik, bir çirkinlik arıyoruz rahatsız eden, ama yok. Ne haddini aşan bir reklam panosu, ne çanak anten ormanı var göz alabildiğince uzanan alan içinde. Beyaz badanalı evleri köşeleri sarı ve çivit rengi  bordürlerle boyanmış Obidos, Porto’dan sonra Portekiz gezimin favorisi oluyor. Yerleşim tarihi Roma Dönemi’ne kadar gidiyor. 713 yılında Endülüs Emevilerinin eline geçiyor. Üzerinde dolaştığımız kale ilk önce Emeviler tarafından yapılmış. 1143 yılında bağımsız Portekiz Devleti’nin ilk kralı olan ve tüm Portekiz meydan ve sokaklarında adına rastladığımız 1. Alfonso Henrique, beş yıl sonra bu bölgeyi de genişleyen Portekiz topraklarına dahil ediyor. 1288 yılında kendisine eş olarak seçtiği İsabel de Aragon’a düğün hediyesi olarak armağan ediyor Obidos’u. Sonra, hükümran olan tüm kraliçeler de Obidos’u geleneksel miras kabul ederek kollayıp korumuşlar, sürekli imar etmişler. Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Obidos, asırlardır böyle korunmuşluğunun sonunda Kraliçeler Köyü olarak hazırlanmaya başlamış.
 
Geniş kemerli kapının üzerindeki mavi çiniler ( yerel dilde azilejoslar ) üzerinde Meryem kenti kutsar gibi. Bu kutsamadan payımıza düşen olur mu acaba ? Daracık, eğri büğrü Anadolu’mun köy yollarını anımsatan arnavut kaldırımlı yollar boyunca dizilmiş begonviller, ağaçlara dönüşmüş küpe çiçekleri, sarmaşık güllerin renkleri ve kokuları ile sarhoş bir halde yedi yüz yıllık bir yerleşimde olmanın huzur ve keyfi sarmalıyor yürüdükçe. Saatler ilerledikçe, sokaklar hareketleniyor, geldiğimizde kapalı olan hediyelik eşya dükkanları ve restoranlar açılmaya başlıyor.
 
Kale duvarlarının üzerinde boydan boya dolaşıyor, fotoğraf çekiyoruz. Hava mükemmel, fotoğraf çekimi için müşkülpesent olmayı gerektiren hiçbir olumsuzluk yok. Kale çevresini bir kez tavaf ediyoruz, yetmiyor, aslında bir gece geçirmek varmış bu küçük cennette, vaktimiz sınırlı, ister istemez aşağıda yoğunlaşan  Obidos sokaklarına iniyoruz. Sokaklarda, küçük kupalarla ikram edilen Ginja likörlerinden içiyoruz, bilhassa aç karına, Obidos’us bizde yarattığı sarhoşluğu daha da yüceltelim diye ( 1 € ). Ginja vişne ve çilekten yapılan, alkol derecesi hayli sert olan geleneksel likör çeşidi. Saat 14.00’e sarı bordürleri ile sevimli bir restoranda pizza yiyerek enerji kazanmaya çalışıyoruz ( 15 € ). Euro bölgesinde gezerken ilk günlerin handikapı, Euro miktarını yaklaşık üç ile çarpıp Türk lirasına çevirmek oluyor, neticede büyük rakamlar çıkınca da caydırıcı duygular kaplıyor gezginleri. İlk günler biz de bu halleri yaşadıktan sonra, eşimle, Euro miktarını kesinlikle türk lirasına çevirip moralimizi bozmayacağımıza dair karar alınca, harcamalarımız daha da bonkörleşti. Böylece, pul olmuş paramızın ezikliği ile gezimizi heder olmaktan kurtarmış olduk.
 
Obidos’un neredeyse her sokağına, her köşesine giriyor, fotoğraflıyorum. Saat 16.00’da otobüs durağındayız. Tam saatinde geliyor ve beklemeden hareket ediyor ( 7.60 € ) Hayret, otobüs yine boş sayılır. Obidos’u kuşatan bunca kalabalık, ya turlarla, ya başka imkanlarla gelmiş olmalı.  Yaklaşık bir saat sonra, Campo Grande’ye geliyoruz. Yandaki büyük alış veriş merkezine giriyor ve Lidl marketten su ve gerekli ihtiyaçları alarak metro istasyonundan bindiğim metroyla Rossia istasyonuna geliyoruz.
Özgürlük Bulvarı’ndan Avenida’ya, hostelimize yürürken yorgun ama keyifliyiz. Güzel, anlamlı ve özgün bir gün geçirmenin mutluluğundayız. Evet; Portekiz bir nata ise bugünkü Obidos onun muhteşem bir kremasıydı.  
 
 19.10.2014                  (  LİZBON   )
 
Yağmurlar, puslu havalar bitti Portekizde, bizim günlerimiz gibi. Pırıp pırıl bir havaya uyandım bugün. Portekiz’de, ilk kez küçük sırt çantama yağmurluğumu koymadan çıktım dışarı. Bugün niyetimiz, 24 saat geçerli kart alıp, Lizbon’da atladığımız yerleri gezme azim ve kararlığındayız. Her sabah yaptığımız gibi, Özgürlük Bulvarı’nı yürüyerek iniyoruz Rossia Meydanı’na. Portekiz halkı, loto ve piyangoya çok düşkün. Her satış yerinde bilet almak için uzun kuyruklar oluşuyor. Kartlarımızı doldurmak için, lotocunun arka bölmesine geçiyoruz. Masanın arkasındaki kadın, yine uzun kuyruklara gah laf anlatıyor, gah sohbet ediyor, ama, her halükarda durmadan konuşuruz. Elimizdeki, 7 Colinas kartlarımızı dolduruyoruz. Bugün, tüm araçlar ücretsiz artık ( 6 €/kişi ). Lizbon’un 28 nolu tramvayı çok popüler, Alfama’nın fado kulüpleri ile eşdeğer neredeyse. Tramvay, Martim Moniz Meydanınıdan kalkıyor, Rossia Meydanının yakınlarında.
 
Sao Domingo Kilisesi’nin yükseldiği meydandan geçiyoruz. Kilise duvarlarının dibinde sabahlamış evsizler ( ki çoğu Afrikalı göçmen ) battaniyelerini topluyorlar. Beyaz taş kaplı meydan, çepeçevre simsiyah tenli  Afrikalı göçmenlerle acı bir ironi oluşturuyor. Kafalarına taktıkları takkeleri ile çoğu Müslüman olmalı. Kaç gündür dikkat ediyorum da, Portekiz’in alt yapısında, temizlik işlerinde çalışanlar hep zenci. İşyerleri ve bankalar mesai sonunda kapandığında, ellerinde uzun saplı fırçalar ve süpürgeler ile dalyan gibi boylu poslu zenci kızlar çıkıyor ortaya, temizlik yapmak için. Dün, Campo Grande’de  bir ara girdiğimiz ucuz ve kalitesiz eşyalar satan mağazanın tüm müşterileri zenci idi.
28 nolu tramvayın bazısı sadece Estrella’ya gidiyor. Daha az kuyruk olduğu için önce ona binmek istiyoruz. Daracık yollardan kampanasını çala çala ilerliyor, birbirine yaslanmış evlere adeta sürtünerek geçiyoruz. Caddede yürüyenler, binalar ile tramvay arasında kalmamak için, neredeyse duvarlara yapışıyorlar. Estrella Bazilikası’nın önünde iniyoruz tramvaydan. Lizbon’un göz bebeklerinden biri sayılabilir bu bazilika.  Rokoko tarzıkubbesi ve neoklasik mimarinin güzel bir örneği olduğu 28 nolu tramvaydan  iner inmez çarpıyor gözüme. Ayrıca fasad üzerindeki heykeller de belli ki, birer usta işi üretim.
 
Bazilikanın karşısındaki geniş parkın kapısından giriyoruz, burası Estrella Bahçeleri olarak anılıyor. İçerisi, böylesi sıcak bir günde ağaçları, havuzları ile gerçekten bir huzur vahası gibi. Yaşlılar banklarda geçmişi anıyorlar besbelli, dalıp gitmişler. Anneler, serbest bıraktıkları çocukları düşmesin diye arkalarından koşuyorlar. Serinleyip nefeslendikten sonra, diğer kapısından çıkıyoruz Estrella bahçelerinin.
Az sonra, görkemli bir binanın önünde buluyoruz kendimizi. Parlamento Binası burası. Lizbon binalarının neredeyse ortak mimari tarzı olan Neoklasik tercih burada da tüm çekiciliği ile kendini gösteriyor. Yerel halk Sao Bento Sarayı olarak dillendiriyor Parlamento Binasını, 1598 yılında manastır olarak inşa edilmiş, daha sonra kamu binası olarak bu hale dönüştürülmüş. Zaman zaman çağdaş sanat eserlerine de ev sahipliği yaptığı oluyormuş. Nitekim, merdivenleri çıkıp, devasa giriş kapısının önüne geldiğimde, bir sergi açılışı resepsiyonu vardı. İlgiyle baktığımı gören görevli, davetli olduğum zannı ile bana yöneldi, sonra sırt çantamdan yabancı olduğumu anlamış olmalı, geri dönmüştü.
 
Devlet binaları neden böyle devasa ve görkemli yapılır, tebaalarına  gözdağı vermesi için mi acaba diye düşünerek, Parlamento binasının önünden ayrılıyor ve artık neredeyse müptelası olduğum Lizbon’un dar ve eski sokaklarını arşınlayarak, sahile kadar yürüyoruz.  Sonra, Cais do Sodre, derken Plaça de Comercia’ya geliyor, buradan yukarılara çıkarak tekrar Martim Moniz meydanında 28 nolu tramvay durağında yerimizi alıyoruz.
Etrafta bir sürü kılıksız insan dolaşıyor, kuyruktakilerin tamamı yabancı. Bir nostalji olmuş 28 nolu tramvay ile tanışmak istiyorlar. Ancak, dilenciler ve yan keseci oldukları belli grupların tasallutları hiç bitmiyor. Neredeyse bir saate kadar bekliyoruz. Diğer tramvaylar meydana geliyor ve bomboş ayrılıyorlar da, bir görevli ,bunca turistin beklediği tramvay hareketini organize edemiyor. Bugün Pazar günü, Lizbon, turistlerle onlardan istifade etmeye çalışan dilenci ve yan kesecilere ait. Belli ki, kamu tatilde bugün !!! Sağda solda uyuşturucudan dağılıp, yıkılmış insanların arasından geçiyoruz da, hiçbir yönetim bunların, böylesi popüler bir kentte ayaklar altında kalmasına, daha ilerisi tedavi için izole edilmesine kafa yormuyor mu, acaba ?
 
Kısa sürüyor 28 tramvay gezisi, açıkçası fazla keyif de vermiyor. Baxia-Ciado’da iniyoruz. Daha dolu ve tarihi doku içinden geçeceğini ummuştum oysa. Yakınlardaki metro istasyonuna yönelerek, havaalanı hattı olan kırmızı renkli hat ile Orient metro istasyonuna geliyoruz. Hemen yanında çok büyük bir AVM var. Eşim torunlarımıza hediyelik bir şeyler alma derdinde. Ne var ki; ponca dolaşmaya rağmen, kalite ve fiyat olarak tatmin edici bir şeyler bulamayınca , sahile inerek Vasco dö Gama Kulesine doğru yürüyoruz. Felaket bir sıcak var bugün, 30 dereceden fazla olmalı, günlerden de Pazar olunca, sahiller insan dolu. Kafeteryalar dolu, banklarda aşıklar dizdize, hele hele Avrupa’nın olmazsa olmazı, uzun uzun öpüşler arasında dünyayı unutmuşlar. 
 
VASCO DA GAMA KULESİ;   Portekizlilerin haklı gururu olan Vasco do Gama’nın Hindistan’ın bakir topraklarının yağmalanmasına yol açan seyahatinin 500. Yılı anısına inşaa edilen kulenin yüksekliği  145 metre. Gemi ile yapılan seyahat, kulenin gövdesinin yelkene benzeyen kontrüksiyonu ile vurgulanıyor. Tüm Lizbon, Vasco do Gama köprüsü ve Tejo nehrinin önemli  bölümünün izlenmesi için en mükemmel yer burası.
 
VASCO DA GAMA KÖPRÜSÜ; 17 kilometrelik uzunluğunun 11 kilometresi,  Tejo nehrinin üzerinde yükselen bu köprü, 1998 yılında açıldığında Avrupa’nın en uzun köprüsü idi ve bu gün de ünvanını korumaktadır. İspanya’da açılan Expo98 fuarına yetiştirilebilmesi için sadece 18 ayda bitirildi inşaatı ve Avrupa ülkelerinin bu yolla İspanya’ya gelmeleri sağlandı.
Tejo nehrinden ara sıra esen rüzgar ferahlatsa da, sıcaklık bunaltmaya devam ediyor. Uzun zaman geçirdikten sonra sahillerinde Tejo’nun yine metro ile  Baxia-Chiado’ya dönüyoruz. Az sonra, Santa Justa asansörünün önünde hiç bitmeyen, hiç azalmayan kuyruğundayız.
 
SANTA JUSTA ASANSÖRÜ HAKKINDA BİLGİ ; Yedi tepe üzerine kurulu Lizbon’da yokuşlar, tırmanışlar hiç bitmez. 1900 yıllarında, yukarıdaki Bairro Alto’yu ( Carmo Meydanı ) aşağıdaki Baxia-Chiado semtine bağlamak amacı ile Porto’lu bir mühendis tarafından yapımına başlanmış ve iki yılda bitirilmiş. 
 
İspanya’nın coğrafyasından mıdır, genlerinden midir, umarsızlık hemen her yerde göze çarpıyor. Yarım saatten fazladır bekliyor çoğu turist olan insanlar Santa Justa asansörünün kuyruğunda. Ne var ki; görevlilerden bunu farkederek aşağıya gönderecek bir kişi çıkmıyor ne hikmetse. Günlük Daily-pas kartlarımız burada da geçerli, turnikede okutup biniyor ve yukarı çıkıyoruz. Ancak, Santa Justa’nın popüler yeri, daha yukarıdaki seyir terası.  Üstelik buraya sıkışık bir döner merdivenle çıkılıyor, herkesle beraber merdivene yöneliyorum, genç bir kız, elindeki bilet tomarını göstererek, 1.5€/kişi ücret ödememiz gerektiğini söylüyor. Küfürü basacakken, eşim, çıkalım diyor, çaresiz merdivenleri çıkmanın bedeli olarak 3 € ödüyorum. Eğer geçerli kartımız olmasaydı, 10€ da asansör çıkışı olarak ödemek zorunda kalacaktık.
 
Seyir terası gerçekten keyifliymiş. 1.5 € bedeli helal ediyorum, gün batımında buradan Lizbon’u seyrederken. Karşıda Sao Jorge Kalesi, Tejo nehri ve kıyıları, aşağıda Rossia Meydanı güneşin son kızıl ışıkları altında çok güzel görünüyorlar. Lizbon’un karakteristiklerinden estetik çatılar ve pencerelerini böyle yukarıdan seyretmek farklı güzelliklere erişmeyi sağlıyor. Hava kararıyor, ışıkları yanmaya başlıyor Lizbon’un, biz de yine asansör kabinine girerek aşağı iniyoruz.
 
Santa Justa girişinin hemen solundaki Wok Restoran’a giriyoruz. Günlük menüleri ile hayli zengin olan bu yer aslında bir Çin Restoranının zinciri. Tezgahlarda o kadar çok yemek, deniz ürünü, meyve ve tatlı var ki, elimizde tabaklar seçerken yoruluyoruz. Üstelik, sınırsız yemek hakkına sahip herkes. Beğendiğin veya istediğin bir yemeği defalarca alabilirsin, Bu gece, Lizbon’da son gecemiz, bu nedenle iri Jumbo karidesli börek, ahtapot salatası ve Portekiz denince hep hatırlayacağım Süperbock birası alıp, bir veda yemeğine çeviriyoruz Lizbon gecemizi ( 20.90€ ).
Son kez Rossio Meydanından Özgürlük Bulvarına vuruyoruz yorgun ayaklarımızı. Kaldırımlardan, neredeyse yollara taşmış kafelerde, restoranlarda “ gurme “  alemine dalmış turistlerin önünden seyr-ü sefer eyleyerek, hostelimizin yanıbaşındaki  minik Alegria Meydanının karanlığının yanından, off dedirten rampayı son bir gayretle çıkarak odamızın kilidini açmayı başarabiliyoruz.
 
     20.10.2014   (  LİZBON  -  FARO  -  İLHA  -  FARO   )
 
Son kez bir Lizbon sabahına uyanıyoruz saat 07.00’de. Sete Rios otobüs terminalinden bizi Portekiz’in güney sahillerine, Kuzey Atlantik rüzgarlarının estiği topraklara  yani Faro’ya götürecek otobüs  08.15’de hareket edecek.  Odamızda yaptığımız kahvaltıdan sonra, Özgürlük Bulvarı’na çıkıyoruz. Avenida metro durağına yürürken henüz hava karanlık, sokaklarda kimseler yok. Açıkçası, bunca parasız pulsuz insanın sokaklarda yattığı bir kentte güvende olamıyor insan, gözlerim etrafı tarayarak istasyona varıyoruz.  İstasyon hayli kalabalık, öyle olunca rahatlıyoruz elbet.  Lizbon metrosuna adam akıllı alışmıştık, yine son kez, son kontürlerimizi basarak  Avenida metro durağından bindiğimiz metrobüsden Jardim  Zoolojic durağında inerek, otobüs terminaline geçiyoruz.
 
Portekiz, Afrika’dan illegal yollardan çok fazla göç alıyor. Meydanlar, sokaklar Afrikalı dolu. Metro istasyonlarında olduğu gibi, otobüs terminalinde de polisin yapıştırdığı küçük afişler dikkatimi çekiyor sürekli olarak. Kimse illegal değildir, ama; göçleri kontrol altına alabilmek için toplu taşıma araçlarında ve toplum içinde denetimlerin artırılacağını yazıyor bu afişler.
 
Terminaldeki ışıklı panolar, kimselere bir şey sormadan, bineceğimiz otobüsün hat numarasını ve kalkacağı peronu yazıyor. Çantalarımızı bagaja bırakıp, koltuklarımıza gömülüyoruz, şoförün arkasında. Panoramik bir yolculuk bizi bekliyor, Porto, Lizbon derken Portekiz’in  güneyine iniyoruz Atlas Okyanusu boyunca.
 
Günlerdir uzaktan seyretttiğimiz 25 Nisan köprüsünün üzerinden geçiyoruz.  Sağda Belem, kulesi, kaşifler anıtı, solda Alkazar, karşımızda Cristo Rei, yani İsa’nın 80 metrelik devasa heykeli yer alıyor. Köprü girişinde trafik tıkanmış, uzun araç kuyrukları oluşmuş. Bu manzara, İstanbul’u hatırlatıyor. Demiştim ya, Lizbon, İstanbul’un ikiz kardeşi. Ne zamandır bomboş asfaltta, çam ormanlarının arasında ilerliyor otobüs. Faro’ya 188 kilometre kaldığını yazdı az önce levha.  Güneye, Algerve bölgesine indikçe, otobüsün içindeki termometre yükseliyor. Şu ana kadar, yol üzerinde hiçbir yerleşimden geçmedik. Uzaklarda köyler, yol kenarlarında tek tük çiftlikler uzanıyor sadece.  Doğal koruma alanı ilan edildiği için, tertemiz ve bakir kalmayı başarabilmiş ormanlar.
 
11.15’de Faro’da Rioviario terminaline giriyoruz. Sanırım bu kelime Portekizce’de zaten terminal demek. Küçücük bir terminal, dışarıdaki sıcak havanın aksine, tünel gibi esen rüzgarı ile serinletiyor ortalığı. Çantaları alıp, bilet gişesine gidiyor ve yarın 08.20 için İspanya / Seville bileti alıyorum ( 10€/kişi ). Lizbon’dan Seville’e otobüsle gitmek mümkün, ancak, hem yol çok uzun hem de yolculuk gece sürdüğü için, yolu ikiye bölerek bir gece Faro’da kalmayı tercih ettim.
Booking.com’dan rezervasyon yaptığım  Algarve Hostel’i elimle koymuş gibi buluyorum.  Zaten, otobüs terminalinden bile görünüyor ve sadece 100 metre mesafede, Avenida  de Republica caddesi üzerinde. Kapıyı genç bir kız açıyor. Rezervasyon çıktısını göstererek, gecelik ücreti ( 25 € ) ödüyorum. Çantamızda kalmış yiyecekleri, kettle’de yaptığımız çay eşliğinde nefis bir öğüne dönüştüyor ve Praia de Faro diğer deyimiyle İlha de Faro’ya gitmek üzere, tam bir tatil kenti daha doğrusu  Akdeniz kasabası hükmündeki Faro’ya merhaba diyor ve keşfimize başlıyoruz.
Faro, sezon sonu sakinliğini yaşıyor olmalı. Lizbon’daki turist akınından eser yok burada. İyi geçmiş bir sezonun ardından, bir köşede hasılatı sayan işletmecileri hayal ediyor, gülümsüyorum kendi kendime. 
 
FARO HAKKINDA; Faro, Portekiz’in Kuzey Atlantik kıyılarında, Avrupa kıtasından çok sayıda yazlık turist alan bir kent. Kuzey Portekiz’e göre daha Akdeniz iklimine yatkın ve sıcak olan Algarve sahilleri yaklaşık 200 kilometre uzunluğunda.
 
  Az sonra gideceğimiz Faro plajları bu nedenle çok ünlü. Tarihi değerlerden çok, İlha Deserta ve İlha de Faro plajları sezonda yoğun turist alıyor ve konaklama için Faro kullanılıyor daha çok. 5400 kilometrekareye yayılmış, birbirinden izole yüzden fazla plaj, altın arısı kumları ve kristal berraklığındaki suları ile gerçekten bir cazibe merkezi. Faro da, Algarve sahillerine dizilmiş olan Luz, Tavira, Sagres, Lagos gibi turistik yerleşimler içinde en büyük ve popüler olanı. Üstelik, Algarve bölgesinin tek havaalanı Faro’da bulunuyor.
 
Marinasında dizilmiş tekneleri, dar ve güneş görmeyen sokakları, azulejos ( çini ) döşeli şirin duvarları ile geleneksel evleri ve usta işi ferforje bezeli kapıları ile Faro’yu seviyorum, bir de hüküm süren sakin ve sükunet dolu yaşamı. Tabii, kaldığımız hostel de, gezdiğim bölge de kentin eski yerleşimlerinin olduğu bölge. Yeni kısmında yükselen binalar, yoğun trafik ve göklere püsküren gürültü kısa bir tur sonrası, moıdern kentten kaçıp, Faro’nun eski kentinin kimsesizliğine sığınmamıza neden oluyor. Ezginin günlüğünün “ Bahçedeki Sandal “ı geliyor aklıma.
Bu arada, Praia de Faro’ya yani İlha de Faro da denilen, upuzun kumsallara götürecek olan 15.05 otobüsünü kaçırmışız kenti dolaşırken. 16.35 otobüsünün hareketine kadar bir kez daha dalıyoruz Faro sokaklarına. Bu kez, hareket saatinde duraktayız ve 6 kilometre ilerideki plajlar bölgesine hareket ediyoruz ( 2.22€/kişi ). 
 
Önce Faro havaalanına giriyor otobüsümüz. Bir lagünün oluşturduğu geniş alanın önünde indiriyor yolcuları. İleride uzanan denize gitmek için, lagünün üzerindeki tek yönlü trafiğe açık olan köprüden geçmek gerekiyor. Farklı, fantastik bir hava veriyor, lagünler. İncecik kumların üzerinde cüretkar uzanmış bikinili birkaç kadın ve erkek görünce, canımız denize girmek istiyor. Ama; zaten, sürekli darbelenen sağlığımızı, üşütüp bozmak riskine giremiyoruz.  Rüzgarın ve Atlantik Okyanusu’nun dövdüğü sahiller, denizin serpintileri ile buğulu bir görüntü veriyor kilometreler boyunca. İleride büyük binalar hayal meyal görünebiliyor sis ve denizin serpintisinden. Albufeira ve Quanteira sahilleri olmalı. Bu yalıtılmışlık ve sükunete bayılıyorum. Geziye başladığımızdan bu yana, 10 gündür, turistik zonlarda diğer turistlerle omuz omuza gezmenin verdiği gerginlik akıp gidiyor üzerimden. Burada, fotoğraf çekerken, önüme kimse gelmiyor, neredeyse saatlerce ortalığın boşalmasını beklemiyorum fotoğraf çekebilmek için. Bol bol fotoğraf çekiyor, yürüyebildiğimiz kadar boydan boya yürüyoruz, incecik altın sarısı kumlar üzerinde.
 
Tekrar daracık köprüden geçerek otobüs durağına gidiyor ve 19.05 otobüsü ile Faro’ya hareket ediyoruz. Kent girişindeki  AVM’ler bölgesinde iniyor ve ihtiyaçlarımızı aldıktan sonra Avenida de Republica ( Cumhuriyet Caddesi ) üzerindeki hostelimize geliyoruz.
Kısa da olsa nefes almamızı, huzur ve sükuneti hatırlamamızı sağlayan Faro gezisi de böylece bitmiş oluyor. Elbette Faro ile birlikte, on gündür devam eden  Portekiz gezimiz de bitmiş oluyor.
 
                  21.10.2014   (  FARO  -  SEVİLLE   ) 
Gezide de olsa sabah kahvaltısı mutadımızı bozmuyoruz. Demlediğimiz çay, peynir, tereyağ ve balın eşliğinde yapılan kahvaltı sonrası, tüm gün süren yürüyüş ve koşturmalar için gerekli enerji bulabiliyoruz. Yine sağlam bir kahvaltıdan sonra, kelimenin tam anlamıyla iki adım ötedeki otobüs terminaline geliyoruz. Porto’daki terminale benzer sevimsiz, havasız bir yer burası da. 08.20’de hareket ediyor döküntü otobüsümüz.
 
İspanya’da Endülüs bölgesine müthiş bir turist akını var. Seville’de kalacak hostel için epey uğraşmış sonunda booking.com’dan bulabilmiştim. Seville’den sonraki durağımız için Cordoba ( Kurtuba ) için bakayım demiştim dün akşam. Bizim ölçülerimizdeki hostellerin tümü dolu. Telaşla aramayı hızlandırdım, göz diktiğim yerler teker teker rezerve oluyor. Sabaha karşı, zar zor 2 gece için 92 € ‘ya hostel bulabildim. Başlamışken, iki adım sonraki durağımız Malaga için de yer aradım ve 3 gece için 142 €’dan bir otel bulabildim. Böylece, Granada haricinde konaklama sorununu çözmüş oldum. Bunları yazmamın nedeni, İspanya’da neredeyse düşük sezon yok gibi. Her zaman, bu ülkeye akan bir turist kitlesi var.
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6502
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster