Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Haziran '15

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
197
 

Post-Vestfalyacı Sistem

Post-Vestfalyacı Sistem
 

30 ve 8 Yıl Savaşlarına son veren 1648 Vestfalya Barış Antlaşmaları devletlerin merkez aktör kabul edildiği, güç dengesine dayalı Avrupa-merkezci bir uluslararası ilişkiler sistemini öngörmekteydi. 1789 yılına dek güç dengesi sağlayan Vestfalya sistemini kendi tarihleri için bir dönüm noktası olarak kabul eden Avrupalılar, bu sayede yalnızca kendi aralarındaki kanlı savaşlara son vermekle kalmadılar, aynı zamanda, bir “Avrupa ailesi” ve harmonisi fikirlerinin de temelini atmış oldular. Vestfalya barışı Avusturya'nın İsviçre'yi, İspanya'nın ise Hollanda’yı bağımsız olarak tanımasını sağladı. Romalı Katoliklerle reformcu Protestanlar arasındaki çatışma hâlini karşılıklı saygıya dönüştürdü.
 
Mezhep savaşlarının aslında meselenin yalnızca görünen yüzü olduğunu, esas hedeflenenin iktidar olduğunu da ortaya koydu. Nitekim Katolik bilinen Fransa, Avusturya imparatorluğunun fazla güçlenmesini engellemek amacıyla, Orta Avrupalı Protestan prenslikleri destekleyebilmişti.  Ancak aynı Fransa, Vestfalya Barışının öngördüğü güç dengesi sistemine karşı gelerek, Napoléon Bonaparte döneminde dünyayı fethetme hırsına kapılarak Avrupa’yı, Rusya’yı ve hatta Afrika’yı işgal etmeyi de denedi. Hem Fransız İhtilalinin yaydığı milliyetçilik ve cumhuriyetçilik akımları hem de -geçici olarak hüküm süren- Fransız İmparatorluğunun yayılmacı ve işgalci tavırları, Napoleon ordusuna karşı ittifak kurulmasına ve en nihayetinde 1815 Viyana Kongresinin toplanmasına sebep oldu. Kongrenin başkanı Avusturya prensi Klemens von Metternich ve nihai kararları belirleyen ülkeler ise İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya idi. “Halkların Baharı” diye adlandırılan 1848 Devrimlerine rağmen Metternich güç dengesi sistemi, 1814’ten 1914 Birinci Dünya Savaşına dek sürdü. Bu tarihten sonra, bir daha asla böyle bir güç dengesi sistemi var olmadı. Bazı akademisyenler Soğuk Savaş’ın istikrar sağlayıcı olduğu vurgusunu yapsalar da, bu dönemde bir güç dengesi kurulduğu tezinin kesin kanıtlanabilir olmadığını söyleyebiliriz.
 
Vestfalya sistemi devlet egemenliğine saygı gösterilmesi gerektiğini ve devletlerin uluslararası arenada her şeyi kontrol eden merkez aktör olduklarını öngörüyordu. Ancak günümüzde "devlet" merkezli bakış açısı yeterli gelmiyor. Artık çok-uluslu şirketlerin, uluslararası kurumların, hükümet-dışı örgütlerin ve hatta tek başına bireylerin etkili olabildiği bir sistemden söz ediyoruz. Günümüzün rekabet ortamında devletler rollerini yeni aktörlerle paylaşıyor. Henüz örnekleri çok nadir de olsa, uluslararası mahkemelerin kararlarına devletlerin boyun eğmeye hazır olduğunu görüyoruz.
 
Devlet merkezliliğin yerini çok merkezlilik almış olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üye-devletinin karar alıcı pozisyonunda bulunması ve veto hakkına sahip olması, çok büyük bir haksızlık olarak göze çarpıyor.
 
ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Britanya'nın sahip olduğu güce başka ülkeler de sahip olmak istiyor. Güney Amerika’da, Doğu Asya’da, Ortadoğu’da, Kafkaslarda, Orta Asya’da, Afrika’da pek çok bölgesel ağırlık ve çekim merkezleri çeşitleniyor. Onlar da artık dünya politikalarında söz sahibi olabilmek istiyorlar. Bu isteklerinde çok da haklılar.
 
Öte yandan, BM Güvenlik Kurulunda daimi üye-devlet statüsünde bulunan 5 devleti, hiçbir uluslararası örgüt, hiçbir konuda kınayamıyor. Avrupa Birliği gibi prestij sahibi, güçlü kurumlara sahip olmasıyla bilinen bir birliğe ait bir parlamentoda bile, tek taraflı ve siyasi kararlar alınabiliyor. Avrupa Parlamentosu; Türkiye'nin "tehcir" olarak tanımladığı ve büyük üzüntü duyduğu 1915 olaylarını "soykırım" olarak ilan ediyor. Ancak, ABD askerlerinin Irak ve Afganistan'da yaptığı insan hakları ihlallerini soruşturamıyor, kınayamıyor. Rusya'nın 1864'te, 93 Harbi sonrasında ve 1944'te Çerkezleri, Dağıstanlıları, Çeçenleri, Kırım Tatarlarını ve diğer halkları sürgün ettiğinden bahsedemiyor. Balkanlardaki topraklarını bırakıp gitmek zorunda kalan Müslüman Türklerden de bahsedemiyor. Ürdün'de, Türkiye'de yaşayan sürgün edilmiş halkların torunlarına "Arsa, ev ve mülklerinin geri iadesi" için Rusya'ya baskı yapmıyor. Fransa'nın Cezayir'de, Ruanda'da, diğer eski sömürge topraklarında yaptığı katliamları ve soykırımları ise hiç kınayamıyor. Görmezden geliyor. Çin'in Uygur halkını bastırma biçimini, Britanya'nın geçmişte köle ticaretine karışmış olmasını da hiç eleştiremiyor.
 
TC Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezine bağlı Perceptions dergisinin Bahar 2014 sayısında çıkan bir makale, Vestfalyacı uluslararası ilişkilerin revize edilmesi gerektiğini vurguluyor. Akademisyen L.H.M. Ling tarafından kaleme alınan "Romancing Westphalia: Westphalian IR and Romance of the Three Kingdoms" isimli makale,  "West knows best" zihniyetinin çarpıklığını gözler önüne seriyor. Aslında bu zihniyete, sadece Batı'yı değil, dünyaya tek başına hegemon olmak isteyen tüm güçleri katmamız daha doğru olabilir. Avrupa, ABD, Batı merkezci; ya da Avrasya, Çin, Rusya merkezci bir bakış açısı, günümüzü açıklayamaz.
 
Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran Doğu ve Batı kutuplaşması da, insanlığa büyük bir zarar vermişti. Bu kutuplaşmadan ders almak ve çok sesli, çok aktörlü bir dünya düzeninden söz etmek daha mâkul görünüyor. Bölgelerinde güçlenen, kabına sığamayan ve "istikrar"hedefleyen devletlerin dışlandığı bir anlayış terk edilmeli. Bugünkü dünya için post-Vestfalya tabirini kullanan akademisyenler, işte bunu hedefliyor.
 
Post Vestfalyacı düzende Türkiye'nin Yeri
 
"Çok aktörlü" ve "çok merkezli" günümüz dünyasında sivil toplum kuruluşlarının, hükümet dışı örgütlerin, çıkar gruplarının, bireylerin, uluslararası yardım kuruluşlarının, çok uluslu şirketlerin, barış ve savaş endüstrilerinin kimi zaman devletlerden bile daha etkili olabildiklerini gözlemleyebiliyoruz. İşte Türkiye’nin bu noktada rolü çok yetersiz kalıyor. Beşar Esed rejiminin zulmüne uğrayan iki milyona yakın Suriyeliyi misafir ettiği halde, Türkiye pek çok dünya gazetesinde, "Sünnici olmakla" ve "IŞİD'i desteklemekle" suçlanmıştı.
 
İstediğiniz kadar haklı olun; dünyaya kendinizi sağlıklı ve doğru bir şekilde tanıtacak kanallarınız yok ise, ya da bu kanallarınız yetersiz kalıyor ise, haklı olmanıza rağmen, haksız konuma düşersiniz. Dünyanın pek çok ülkesinde televizyonda CNN, BBC, France 24 gibi haber programlarına kolayca erişim sağlamak mümkündür. Reuters, AFP, RIA Novosti gibi haber ajansları çok büyük bütçelerle, dünyanın her yerinde aktif faaliyet gösteriyorlar. Bunu ise, "liyakat" ve inovasyona verdikleri önem sayesinde başarıyorlar. Oysa TRT, Anadolu Ajansı ne yazık ki "liyakat" ve inovasyon konusunda geride kalıyor. Bir şeyler yapmak isteyenlere fırsat verilmiyor. Bu iki kurumun revize edilmesi gerekiyor. Türk dizilerinin Arap dünyasında, Balkanlarda "yumuşak güç" sağladığına şüphe yok. Dışişleri Bakanlığı, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların da Türkiye'nin itibarını son yıllarda olağanüstü bir şekilde yükselttiğini söyleyebiliriz. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye'nin kendi içindeki farklı kesimlerine açılması, yaratıcı fikirlere açık olması ve bu düzende güçlü bir yer edinmesi için daha fazla çaba harcanmalıdır. Kendi vatandaşına değer vermeyen bir ülkenin, uluslararası kamuoyunda takdir edilmesi çok zordur. Uluslararası sistemin kendisine karşı uyguladığı çifte standartlara karşı sesini çıkarmayı ve hakkını aramayı planlayan bir ülkenin, öncelikle, kendi içinde hak ve adaleti temin etmesi beklenir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 141
Kayıt tarihi
: 30.06.15
 
 

Sosyal Bilimler ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster