Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Haziran '16

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
157
 

Prof. Nil Sarı ve Öğretmen Osman Yücel ne diyor; ben ne diyorum?

Prof. Nil Sarı ve Öğretmen Osman Yücel ne diyor; ben ne diyorum?
 

 

Her yıl, ulusal ve dinsel bayramlar başta olmak üzere, onlarca bayram kutlanır ülkemizde. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi “ulusal” ya da “millî” dediğimiz bayramlar…

Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gibi “dinsel” ya da “dinî” dediğimiz bayramlar…

 

 

                Hepsi bu değil tabiî. “1 Mayıs İşçi Bayramı var, 14 Mart Tıp Bayramı, Hukukçular, Gazeteciler Bayramı…”

 Çocuk Bayramımız var da Gençlik Bayramımız yok mu?

                Doktorların, işçilerin, çiftçilerin var da, öğretmenlerin yok mu?

                “Öğretmenler Günü”nden ayrıca 17 Nisan Köy Enstitülerinin Kuruluşu Bayramı da var, 16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluş Bayramı da…

                Bu bayramlarda büyük devlet adamlarımız, önemli konuşmalar yaparlar; radyo ve televizyonlarda.

                Statlarda ya da salonlarda yapılan törenlerde de o ilin ya da ilçenin en büyükleri, mikrofon başına geçip, “Günün mânâ ve ehemmiyetini tebarüz ettiren bir nutuk irat eder” ve alkışlanırlar.

                Bugüne dek, öylesine önemli ne nutuklar dinlediniz, kim bilir!

                Bildiğiniz gibi, “nutuk” kökü yabancı bir sözcük… Türkçesi söylev…

                Desem ki size, “Yirmi – otuz yıldır, dahası kırk – elli yıldır dinlediğiniz bu söylevlerden unutamadığımız biri var mı?”

                Nasıl mı?

                Hani sizi coşturan, heyecanlandıran, düşündüren…

                Beyninize ve yüreğinize yeni bir kapı, yeni bir pencere, yeni bir ufuk açan…

                Öyle ya canım, bugüne kadar nice cumhurbaşkanı, nice başbakan, nice parti başkanı dinlediniz. Sözgelişi İnönüye, Bayar’a, Menderes’e, Gürsel’e yetişemediyseniz bile; Demirel’e, Ecevit’e, Evren’e, Özal’a, Çiller’e de mi yetişemediniz?

                Yoklayın hele bir belleğinizi… Size yön veren, doğru bildiğiniz yolun yanlış, yanlış bildiğiniz yolun doğru olduğuna sizi ikna eden hiçbir söylev dinlemediniz mi?

                Öyleyse eğer, onca değerli insan laf olsun diye mi konuştu?

                Diyorsunuz ki şimdi içinizden: “Nerden çıktı bu nutuk, ya da yeni adıyla söylev muhabbeti? Amacın ne? Ne demek istiyorsun sen arkadaş?”

                Söyleyeyim: Yabancı değilim ben bu konuya. Geçmişte bayramlarda, törenlerde az nutuk atmadım zira.

                “Olabilir, atmışsındır. Ama az, ama çok hepimiz atmışızdır. Ne olmuş yani?” mi dediniz?

                Haklısınız; atmışsınızdır mutlaka. Ağzınız torba değil ki. Sizin de var dudağınız, diliniz.

                Ben şunu merak ediyorum:

                Siz, yaptığınız bir konuşmadan diyelim ki beş, on yıl sonra, size o konuşmanızla ilgili bir şey söyleyen, bir şey soran oldu mu?

                Neden mi soruyorum bunu?

                Baştan da söyledim ya, merak ediyorum.

                Niçin mi merak ediyorum?

                Öğrenmek için elbette… Kötü bir şey değildir ki merak… Dahası, iyi bir şeydir bence.

                Az buçuk bir şeyler biliyorsak bugün, merak edip araştıran insanlara borçluyuz bunu. Ama ben, böyle deyip sorunuzu geçiştirmeyecek, neden merak ettiğimi söyleyeceğim:

                Yaklaşık üç ay önce, elektronik postadan bir mektup düştü bilgisayarıma. Bakalım kimdendir, necidir, ne diyor:

                “Çok Değerli Hocam;

                Sizi elli yıl geriye götürmek istiyorum. Beni tanımıyorsunuz. Hasanoğlan’da öğretmensiniz. (1964 – 1965 öğretim yılı olabilir.) Ben ise, köyden fakir bir aile çocuğu… Yapılan iki sınavı da hakkıyla kazanarak gelen bir öğrenciyim. Dersimize girmediniz. 4/E sınıfının dersine giriyordunuz. Bu sınıftaki arkadaşlarımın anlattıklarından tanıyorum sizi.

                Ailemde okur – yazar yoktu. Ama beni ve kardeşimi okutabilmek için kendileri köyde, biz ise ilçede iki çocuk, tek başımıza kiralık bir göz odada, zaman zaman aç kalarak okuma uğraşı veriyorduk.

                İşte böyle bir aileden gelen öğrencinin dünya görüşü de bu düzeyde olacaktı.

                Değerli Öğretmenim; uzatmak istemiyorum. Yüz yüze olsak, çok şeyler anlatmak mümkün. İşte asıl olan konuya geçiyorum:

                Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde okuyan âbilerimizin yaptığı “Açıkhava Tiyatrosu”nda “16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluş Yıldönümü” kutlanıyor. (Tam da bugün) (*) Günün anlam ve önemi ile ilgili konuşmayı siz yapıyorsunuz. Mikrofon başında genç, dinamik ve yakışıklı bir öğretmen… Pür dikkat sizi dinliyor herkes. 3. ya da 4. sınıf öğrencisiyim. Çok heyecanlıyım. Konuşmanızdan çok etkileniyor, âdeta ürperiyorum.

                Çevreme bakınıyorum. Bir şeyler olduğunu, sanki yeni bir hayata başladığımı hissediyorum. Bu heyecan içinde konuşmanızın içeriğini yitirdim.

                Konuşma bitiyor. Çok büyük bir alkış kopuyor. Ben ise ayakta alkışlıyorum.

                Sizden sonra başka bir öğretmenimiz geliyor mikrofon başına. O eski, her zamanki nutuklarından birine başlıyor: “Dinle davul ne diyor? Dan, dan, dan... // Ben bu sese vurgunum: Can, can, can!..” dizelerini yineliyor. Bu minval üzere devam edip bitiriyor konuşmasını.

                Daha önceki konuşmalarında çok alkışlanan öğretmenimizin alkışı, bu konuşmayla azalıyor. (Bu duruma sinirlendiğini sanıyorum.)

                İşte bu kişinin nutuklarının arkasından giden ben Osman Yücel, sizin bu önemli konuşmanızdan sonra, dünya görüşümde 180 derecelik bir değişimle, gazeteciden “Akşam Gazetesi” alıyorum. O yılların önde gelen solcusu Çetin Altan’ın “TAŞ” köşesini okuyorum. Kısacası, o gün bugündür “Atatürkçü Düşünceye” sahip emekli bir eğitimci olarak hayattayım.

                Sevgili Öğretmenim;

                Benim dünya görüşümü siz değiştirdiniz. Bir konuşmanın bu kadar etkili olduğunu, bozuk anlatımımla size aktarmış bulunuyorum. Size minnettarım.

Saygılar sunarım.

                                                                                                                             Osman Yücel

NOT: Bu konuşmadan kısa bir süre sonra, yanılmıyorsam, Kars – Arpaçay Ortaokulu’natayininiz çıktığını söylemişlerdi. Öğretmenim, siz edebiyatçısınız; belki o konuşmayı saklamış olabilirsiniz. Paylaşırsanız sevinirim.” (O. Y.)

 

                Sondan başlayayım. Maalesef o konuşmayı paylaşamadım; sevgili Osman Yücel’le. Saklamamıştım çünkü. Yalnızca onu değil, hiçbir konuşmamı saklamamıştım. Elli yıl sonra, böyle bir mektup alacağımı bilsem, saklamaz mıydım?

                Bu mektupla şu gerçek bir kez daha kanıtlanmış oluyor ki, bir öğretmenin yaptığı her şey, olumlu ya da olumsuz söylediği her söz, öğrencilerin kafasında bir iz bırakıyor mutlaka.

                Elli yıl geçse bile, silinmiyor bu iz asla.

                “Buradan alınacak ders, çıkarılacak sonuç nedir?” diye soruyorsunuz, öyle mi?

                Cevabını, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Nil Sarı’nın ağzından vereyim:

                “Ne yazık ki, en zeki, en çalışkan ve en yetenekli çocuklarımızı ya Tıp Fakültelerine ya Teknik Üniversitelere yönlendiriyoruz. Oysa iyi doktor ve iyi mühendis olmak için fazla zeki olmaya gerek yok. Teknoloji o kadar gelişmiş durumda ki bugün, doktorun da mühendisin de işini makineler yapıyor.

                Kan tahlilini, idrar tahlilini makine yapıyor. Nabzı makine ölçüyor. Röntgen, ultra-son, tomografi ve EMAR’ı hep makineler çekiyor; sonuç doktorun önüne geliyor. Bunlara bakıp hastalığı teşhis etmek, “iki kere iki dört” gibi basit bir iştir.

                Mühendislik de öyle… Bütün hesapları makineler yapıyor. Sen yalnızca, elindeki hazır formülleri uyguluyorsun. Gerçekten de bugün, başarılı bir mühendis, başarılı bir doktor olmak için kesinlikle çok zeki olmaya gerek yok.

                “En zeki ve en çalışkan çocuklarınızı mutlaka sosyal bilimlere teşvik edip yönlendirmeliyiz.” demişti; on yıl kadar önce, Silivri’deki bahçemizde yaptığımız bir söyleşide.

                Yüzde yüz katılıyorum ben, değerli profesörümüzün bu görüşüne. Ama bir ek yaparak:

                En zeki, en çalışkan ve en yetenekli gençlerimizi önce öğretmenliğe yönlendirerek…

                Yeni nesil öğretmenlerin eseri olacaksa, öğretmenlik en itibarlı meslek olmalıdır mutlaka.

                İyi doktoru, iyi mühendisi, iyi politikacıyı, iyi yurttaşlarımızı onlar yetiştirecek çünkü.

 

                Hüseyin Erkan

                                                                                                                                                                      huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) 16 Mart 2016 günü gönderilmiş bu e-posta. Ve o gün, öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü…

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 277
Toplam yorum
: 51
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster