Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '11

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
48595
 

Psikolojide bağlanma kuramı

Psikolojide bağlanma kuramı
 

Çocuklukta ve yetişkinlikte sergilenen yakın ilişki biçimlerini anlamaya yönelik araştırmalardan biri Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma (attachment) kuramıdır. Bowlby, (1969)’e göre bağlanma davranışı başka bir bireye karşı yakınlık arama ve sürdürme olarak tanımlanmıştır. Bowlby, bağlanan nesne olarak bebeğe ilk bakım veren kişiyi tanımlamıştır. Bu ilk bakım veren kişi büyük oranda anne olduğundan bağlanma kurumanı bebeğin annesiyle olan ilişkisini temel alarak oluşturma yoluna gitmiştir. Bowlby’e göre temeli bebeklikte atılan anne ile kurulan ilişki modelleri, bebeğin tüm yaşamına damgasını vuracak nitelikte süregelen bağlanma davranışları oluşturmakta ve başkalarıyla kurulan yakın ilişkilerde etkisini göstermektedir.

Hazan & Shaver, (1987)’e göre bağlanma teorisi temel olarak psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’ın bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin doğasına eğilir. Örneğin, evrimsel adaptasyon açısından tartışılmaz bir önemi olan çocukluktaki bağlanma sisteminin temel özelliklerinin yetişkin ilişkilerinde de sürdüğünü gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bunun yanında “bağlanma stili” kavramı ile yürütülen araştırmalar insanların duygularını nasıl düzenlediklerine, stresle nasıl başa çıktıklarına, ilişki tatminine ve depresyona kadar birçok konuda anlamlı mesajlar vermektedir En önemlisi, bu teori içerisinde kişi ya da birey diğer kişilerle beraber ilişki bağlamı içerisinde değerlendirilmektedir.

Bağlanmaya Yönelik Tanımlar

Bowlby (1980)’e göre bağlanma davranışı, bir bireyin korktuğunda bir figürle ilişki kurmak ya da yakınlık aramak için duyduğu istek şeklinde tanımlamıştır. Temeli bebeklik döneminde oluşan bağlanma davranışı, yetişkinlik dönemindeki bağlanma davranışı üzerinde de etkili olmaktadır.

Ainsworth (1989)’e göre bağlanma kuramı, John Bowlby ve Mary Salter Ainsworth’ün ortak çalışmalarına dayanmaktadır. Bebek, doğduğunda bakım verenle yakınlığı sürdürmeye yönelik bir davranış repertuarıyla donatılmıştır. Bu davranışlar arasında en dikkat çekici olanı bağlama davranışıdır. Bebeğin ağlaması bakım verme davranışını aktive eder ve bakım verenin bebeğin yakınına gelmesini sağlar. Başlangıçta bu bağlanma davranışları direkt olarak özgül bir kişiye karşı yöneltilmekten uzaktır, ancak zamanla bebek bir kişiyi diğerlerinden ayırmaya başlar ve doğrudan bağlanma davranışını farklılaştırır. Bebekliğin ilk yılının ortalarında yeni bir dönem ortaya çıkar. Kendiliğinden önemli değişiklikler meydana gelir. Bu dönemde ortaya çıkan bağlanma davranışları yakınlığı koruma amacına yönelik daha etkin davranışlardır. Üstelik bebek birincil bakım vericiyle ilgili ilk içsel temsillerini (representation) şekillendirir. Birinci yılın başından sonuna kadar bebek yavaş yavaş bakıcısına yönelik beklentilerini de oluşturur. Başlangıçta bu oldukça ilkel düzeyde meydana gelir. Bebeğin uyku- uyanıklık döngüsü ve diğer döngüleri bakım verenin ritmine uyum sağlamaya başlar, ancak bazı durumlarda bebek bu döngüye tam olarak uyamayabilir, zamanla bu beklentilerini içsel olarak organize etmeye başlar. Çocuğun dil becerilerinin gelişmesi çocuk ve bakıcı arasındaki iletişime, ortak planlarına ve birbirlerinin isteklerini daha iyi anlamalarına yardım eder. Çocuğun kendilik tasarımları ve başkalarıyla ilgili tasarımları (içsel çalışan modelleri) geliştikçe bakıcıdan ayrılmayı daha iyi tolere edebilir, bakıcıdan daha uzun süreler ve daha az sıkıntı duyarak ayrı kalabilir. Motor hareketlerinin gelişimiyle beraber çocuk yürümeye, koşmaya başlayınca güvenli üs (secure base) olan bakıcıdan oyun arkadaşlarıyla birlikte olma ve çevreyi keşfetme için uzaklaşır.

Campos ve ark. (1984)’a göre, yakınlığı sağlayacak ve sürdürecek hareket yeterliliğinden yoksun olan bebekler, erken bebeklik dönemlerinde yakınlığı başlatmak için diğerlerine ağlama ya da gülümseme gibi davranışlarla bir takım sinyaller göndeririler. Fakat insanlar arasında bebek ve yetişkin arasındaki yakınlık sadece bebeğin yakınlık sağlayıcı sinyaller göndermesine değil aynı zamanda yetişkinin bu sinyallere cevap verecek bütünleyici yatkınlığına da bağlıdır. Etolojik-bağlanma teorisyenlerine göre, gelişmiş uyumu yansıtan bu yatkınlıklar sayesinde bebekler, yakınlık-sağlayıcı sinyallerine tutarlı ve tekrar eder biçimde uygun tarzda tepki veren yetişkinlere karşı bir bağlanma geliştirirler. Böylece bebekler bu kişilerin, ihtiyaç duyduklarında kendilerine koruma ve bakım sağlayacaklarına ilişkin bir güven geliştirirler. Bebeklerin yakınlık sağlamak amacıyla yetişkinlere gönderdiği sinyallere yetişkinlerin uygunluk ve dakiklik bakımından farklı tepkiler vermeleri sonucunda da bağlanma bakımından bireysel farklar ortaya çıkar.

Bartholomew (1990)’e göre bağlanma kuramının temel ilkesi, bebeğe bakım veren kişiyle erken bağlanma ilişkilerinin daha sonraki sosyal ilişkiler için prototip sağlamasıdır. Yetişkinlerin yakınlıktan kaçınmasının kökeni, erken bağlanma deneyimlerindeki ebeveynin bebeğe karşı reddedici olmasıyla ilişkili olan duygusal hassaslıktır. Yetişkinler çocuklardan farklı olarak bağlanma ihtiyaçlarının yerine getirilmediğinin bilincindedirler.

Bağlanmaya Yönelik Kuramsal Yaklaşımlar

Bağlanma davranışlarını inceleyen çeşitli ekoller yaptıkları araştırmalar doğrultusunda farklı kuramlar çerçevesinde bu davranışı açıklamaya çalışmalardır. Bu kuramların bazıları; Bowlby’nin bağlanma kuramı, Psikanalitik kuram, öğrenme kuramları, Nesne İlişkileri Kuramı ve İlişkisel Kuram olarak ele alınabilir.

İnsan yavruları ile primat yavrularının duygusal tepkileri arasındaki dikkat çekici benzerlik Bowlby’ı bunun evrimsel bir durum olduğu sonucuna götürmüştür. O, bu duygusal bağın bebekleri anneden kısa süreli ayrılmalarda av olmaktan ve diğer çevresel tepkilerden korumak için biyolojik bir işlevi olduğunu varsaymıştır. Özellikle yaşamları boyunca az yavru yapabilen türler için bu ilişki çok önemlidir. Bu görüşe göre hem anne hem bebek böyle bir ilişkinin kurulabilmesini kolaylaştırmaya yarayan beğeniler, tercihler, fiziksel özellikler ve davranış eğilimleri ile donatılmışlarıdır.

Bowlby (1989)’e göre yaşamın ilk yıllarında bakıcının çocuğa verdiği tepkiler ve onun yakınlık isteğine karşı sergilediği davranışlar çocuk tarafında zihinsel temsiller olarak kodlanırlar. Bowlby zihinsel temsilleri içsel çalışan modelleri olarak tanımlar. Bu tanıma göre bebek ilk bakım veren kişiyle etkileşimlerinden yola çıkarak kendisi ve başkalarına dair algılar geliştirir. Bakıcının bebeği algılayış şekli ve ona yönelik olan davranış biçimleri bebeğin kendisiyle ilgili bir benlik algısı geliştirmesine ve sonraki yaşantısında da bu benlik algısını içsel bir model olarak taşımasına neden olur. Aynı şekilde bebeğin gözlemlediği bakıcı davranışları ve yaklaşımları da bebekte başkalarına yönelik başkası algısı ortaya çıkarmakta ve bu başkası algısı hayatının ilerleyen dönemlerinde içsel bir model olarak kurduğu ve kuracağı ilişkileri etkilemektedir.

Bowlby, kaynağının bebeklikte bakıcıyla olan ilişkiden alan içsel çalışan modellerin değişmez nitelik taşıdığını iddia ederek bireylerin tüm yaşantılarında etkili olduğunu ve kuşaktan kuşağa aktarıldığını savunmuştur. Bowlby yetişkinlerin kişilik problemlerinden nevrotik düzeydeki semptomlarına; evlilik problemlerinden çocuk yetiştirmede yaşanılan sorunlara kadar birçok yetişkin işlevsizliğinin içsel çalışan modellerin etkisi altında gerçekleştiğini iddia etmiştir. Buna karşın; Barthelow, Erick Erickson ve Daniel N. Stern gibi diğer kuramcılar her ne kadar içsel çalışan modellerin kişilerin yaşamlarında etkili olduğunu kabul etseler de bunların bireyin tüm yaşamını etkileyecek bir kader niteliğini taşımadığını iddia etmişlerdi. Bu kuramcılar bireylerin kurduğu sosyal ilişkiler, yaşamsal deneyimler ve yüksek etki bırakan olaylar sonucu bu modellerin değişebileceği dolayısıyla yeni oluşabilecek ilişki modelleriyle yaşamın ileriki dönemlerinde yeniden yapılandırılabileceğini savunmuşlardır.

Psikanalitik kurama göre yaşamın ilk iki yılını kapsayan oral dönemde bebeğin temel haz kaynağını ağız ve çevresi ile ilgili faaliyetler oluşturmaktadır. Emzirme yoluyla bebeğe bu hazzı veren kişi olduğu için anne bebeğin temel sevgi objesi haline gelmektedir.

Melaine Klein tarafından ortaya atılan ve Psikanaliz ekollerinden biri olarak kabul edilen Nesne ilişkileri kuramına göre, Psikanalitik kuram’da ödipal dönem öncesi kabul edilen oral ve anal dönemlerde bebeğin dış dünyayı nasıl algıladığı ve dış dünya deneyimlerini zihninde nasıl organize ettiği ileri yaşamında oldukça önemli etkiler bırakmaktadır. Bu dönemde nesne olarak kabul edilen bakım veren anne ve diğer kişilerle kurduğu ilişkilerin bebeğin zihinsel yapısında ve yaşam boyu kuracağı yakın ilişkilerin şekillenmesinde önemli roller oynadığını ileri süren bir zihin teorisi olarak ele alınabilir.

Bağlanmaya yönelik kuramsal açıklamaların bir yenisi de son dönemde Paul Watchel’ın savunduğu “İlişkisel Kuram” olmuştur. Watchel bu kuramı ile şimdiye kadar süregelen bağlanma teorilerine yeni bir açılım getirmiştir. Watchel’ın ilişkisel kuramına göre; bebek gelişim sürecinde annesiyle etkileşim halinde olarak hem edilgen hem de etken bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla Watchel kurulan bu ilk ilişkinin tek taraflı olmadığını, annenin davranışlarıyla bebeği davranışlarını şekillendirdiği gibi bebeğin de aynı şekilde annesinin davranışlarının şekillenmesinde aktif bir rol oynadığı teorisini ortaya atmıştır.

Ainsworth’un Ganda Projesi

Ainsworth 1953-1955 yılları arasında Uganda’da kalmış ve bu süre zarfında Uganda’daki bebekleri ve annelerini öğleden sonra birkaç saatliğine ziyaret ederek incelemiştir. Çalışmada yirmi beş anneyi yaklaşık yedi aylık bir dönem boyunca ziyaret etmiştir. Bu çalışmayı anne-bebek etkileşiminin kalitesindeki bireysel farkları incelemek ve bebeğin verdiği işaretlere annenin duyarlılığını değerlendirmek amacıyla yapmıştır. Yapılan ziyaretlerde çok iyi, kusursuz bilgi veren ve kendiliğinden ayrıntılar sağlayan anneler yüksek düzeyde duyarlı olarak değerlendirilmişlerdir. Tersine, bebeğin davranışlarındaki ince ayrıntılara duyarsız görünen diğer anneler de düşük düzeyde duyarlı olarak değerlendirilmişlerdir

Anisworth’ün Ganda çalışmasının sonucunda bebeklerde üç tip bağlanma örüntüsü gözlenmiştir. Güvenli olarak bağlanan bebekler az ağlamakta ve annenin varlığında keşfetme davranışında bulunmaktan memnun görünmektedirler. Güvensiz olarak bağlanmış olan bebekler anneleri tarafından kucağa alındıklarında bile daha sık ağlamaktadırlar ve daha az keşfetme davranışında bulunmaktadırlar. Henüz bağlanmamış olan bebekler anneye karşı belirgin olarak farklı bir davranışta bulunmamaktadırlar. Güvenli bağlanma anne duyarlılığıyla anlamlı olarak ilişkilidir. Duyarlı annelerin bebekleri, güvenli bağlanma eğiliminde olmaktadırlar. Buna karşın daha az duyarlı annelerin bebeklerinin güvensiz olarak sınıflanmaları daha muhtemeldir. Ayrıca annelerin bebeklerini emzirmekten zevk almaları ile bebeklerin güvenli bağlanmaları da ilişkili bulunmuştur.

Margeret Mahler’in Çalışması

Bağlanmayla ilgili bir diğer araştırma ise Margeret Mahler’in İngiltere’de uygulamaya koyduğu ve daha sonra sonuçlarını “İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu” adlı eserinde yayınladığı araştırma projesidir. Mahler ve ark. (1975) devlet destekli bu araştırma için bir bakım merkezi kurmuşlardır. Bu bakım merkezin amacı anneleri ve bebekleri arasında üç aydan altı yaşa kadar olan etkileşimlerini gün ve gün gözlemleyerek, bu ilk kurulan ilişkinin dinamiklerini ortaya çıkarmak olmuştur. Bu bağlamda bölgedeki gönüllü anne ve bebekler gündüz vakit geçirdikleri bu merkezde profesyonel bir ekiple gözleme tabi tutulmuşlardır.

Sistematik gözlemler bebeğin periyodik olarak annenin varlığını ve ilgisini kontrol ettiğini göstermektedir. Bebek anneden zamanla yavaş yavaş uzaklaşmaya ve özerkleşmeye başlar, ancak arada optimal bir mesafe bırakır. Yani gereksinim duyduğu anda anneyi görebilecek ya da işitebilecek uzaklığa gider. Optimal durumlarda belirli dereceye kadar ayrılık kaygısı yaşar ve bu kaygı arttığı anda, yavru anneye koşup duygusal yakıtını yeniden doldurur. Yani anneye bakar, ona dokunur, onun kokusunu alır, onunla iletişim kurar. Bu araştırma sonucuna göre çocuk, anneyle etkileşimin ürünü olarak ilişkisel davranış modelleri oluşturur. Bu ilişkisel davranış modelleri çocuğun ileriki zamanlarında kurulan tüm yakın ilişkilerde kendini tekrar eder nitelikte kişilik yapılanmalarına dönüştüğü teorisi gündeme gelir.

Ainsworth’ün Yabancı Durum Çalışması

Bağlanma ilişkisinde bireysel farklılıkları tespit etmek amacıyla yapılan bir diğer araştırma ise Ainsworth, Bleher, Waters ve Wall (1978) tarafından Bowlby’ın kuramını temel alarak “Yabancı Oda” adını verdikleri araştırmadır. Bu araştırma ile 12-18 aylık bebeklerinin anneleri, yabancılarla ve çevreleriyle olan etkileşimleri incelenmiş, bebeklerini tepkilerine göre raporlar tutularak bağlanmadaki bireysel farklılıklar ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

Yabancı oda durumu yaklaşık üçer dakika süren sekiz aşamadan oluşur. Gözlem, içinde oyuncaklar ve anne için bir koltuk ve dergiler bulunan oda gibi düzenlenmiş bulunan bir psikoloji laboratuarında yapılır. Gözlem başlamadan önce anneye bebeğine doğal davranması, bebeğin dikkatini odadaki oyuncaklara özelikle çekmemesi, ancak bebeğin iletişim girişimlerine içinden geldiği gibi karşılık vermesi söylenir.

Bu sekiz aşama şunlardır:

Birinci aşama: Anne, bir gözlemcinin eşliğinde bebeği odaya getirir. Gözlemci anneye bebeği nereye koyacağını ve kendisinin nereye oturacağını söyler ve odadan çıkar.

İkinci aşama: Anne bebeği odadaki oyuncakların yanına koyar ve sandalyesine oturur. Bu aşama 3 dakika sürer.

Üçüncü aşama: Tanıdık olmayan bir yabancı kapıyı vurarak içeri girer. Bir dakika sessizce oturur sonra bir dakika anneyle sohbet eder ve sonra yavaş yavaş bebeğe yaklaşır ve ona bir oyuncak gösterir. Bu süre içerisinde anne köşesinde sessizce oturur ve üçüncü dakikanın sonunda görülmeyen bir şekilde odadan çıkar.

Dördüncü aşama: Birinci ayrılık; eğer bebek mutlu bir şekilde oyunla meşgul olursa yabancı katılımcı olmaz. Eğer pasif kalırsa bebeğin ilgisini oyuncaklara çekmeye çalışır. Eğer bebek rahatsızlık, sıkıntı duyarsa, yabancı onun dikkatini başka bir yöne çekmeye ya da onu rahatlatmaya çalışır. Eğer bebek rahatlayamıyorsa, bu aşama kısa kesilir ve anne bebeğin çok rahatsız olduğunu düşünürse odaya girebilir.

Beşinci aşama: Birinci kavuşma; anne içeri girer ve bebeğe hareketlenmesi ve kendisine spontane bir tepki vermesini sağlamak için kapıda bekler. Daha sonra yabancı görülmeyen bir şekilde odadan ayrılır. Anne çocuğu rahatlatarak tekrar oyuncaklarla oynamasını sağlar

Altıncı aşama: İkinci ayrılık; işaret verildikten sonra anne çantasını odada bırakarak tekrar çıkar. Bu kez çıkarken bebeğe mutlu bir şekilde “hoşça kal” der öyle çıkar. Bebek üç dakikalığına yalnız başına bırakılır. Çok fazla sıkıntı yaşarsa bu aşama kısa kesilir.

Yedinci aşama: Anne odada yokken yabancı içeri girer ve bebeğe dördüncü aşamada olduğu gibi davranır. Bebeğin yabancı tarafında rahatlatıp rahatlatılmayacağı, yabancıyla birlikteyken oyuncaklarla oynayıp oynamadığı gözlenir. Bebeğin duyduğu sıkıntı ve rahatsızlık fazla olursa bu aşama kısa kesilir.

Sekizinci aşama: Anne geri döner, yabancı odadan çıkar. Burada bebeğin anneyle tekrar bir araya gelme tepkileri gözlenir.

Ainsworth ve ark. (1970)’nın yapmış olduğu bu araştırma sonucunda üç değişik bağlılık türü belirlenmiştir.

Güvenli Bağlılık (secure): Bu bağlanma stiline sahip bebekler anneleriyle güvenli bir bağ geliştirip onların yokluklarında az huzursuzluk yaşadıkları ve bir yabancı ile odada yalnız kaldıklarında ise onunla rahat iletişim kurdukları fark edilmiştir. Bu bebeklerin anneleri odaya geri döndüklerinde az olan huzursuzluklarının çabuk sakinleştiği ve çevreyi keşfe ve oyunlarına geri döndükleri fark edilmiştir.

Kaçınan Bağlılık (anxious avoidant): Bu bağlanma stiline sahip olan bebeklerin anneleri odadan çıktığında çok fazla tepki göstermemekte oldukları, duygusuz göründükleri ve üstünkörü olarak oyuncaklarla oynadıkları gözlenmiştir. Anneleri odaya geri döndüklerinde ise anneleri ile temas kurmaktan kaçındıkları, daha çok çevreyle ilgilendikleri fark edilmiştir.

Kaygılı-kararsız Bağlılık (anxious resistant): Bu bağlanma stiline sahip bebekler anneleri odadan çıktığında oldukça yoğun bir sıkıntı, kaygı ve kızgınlık sergiledikleri gözlenmiştir. Anneleri odaya tekrar geldiklerinde ise olumsuz duygu durumlarının devam ettiği, sakinleşemedikleri ve başka şeylerle ilgilenme konusunda isteksiz oldukları gözlenmiştir.

İçsel Çalışan Modeller

Araştırmacılar son yirmi yıl içinde bağlanma yönelimlerindeki bireysel farklılıkları ortaya çıkarmışlardır. Örneğin Hazan ve Shaver (1987), bağlanma stillerine ilişkin olarak ergenler ve yetişkinleri güvenli, kaçınan ve kaygılı olarak sınıflandırmışlardır. Bartholomew ve Horowitz (1991) ise bağlanma stillerini, olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modellerin kesiştiği noktada tanımlamışlardır. Böylece, iki boyutun -olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modeller- çaprazlanmasından dört temel bağlanma stilinin ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir.

Güvenli Bağlanma: Bu bağlanma stilinde çocuk “olumlu benlik” ve “olumlu başkaları” modellerini esas alarak bakıcısıyla güven temelli bir ilişki yapılandırır. Güvenli bağlanma stili, kişinin ileri yaşamında içten ve samimi ilişkiler kurabilme, tutarlı davranışlar sergileme, doğal olma, iyi niyet ve yaşama karşı pozitif bir bakış açısı takınmak gibi beceriler olarak kendini gösterir. Bu bireyler karşılaştıkları problemler karşısında baş etme becerilerini etkin olarak kullanmakta, sağduyulu hareket edebilmekte ve gerektiğinde başkalarından destek almakta sorun yaşamamaktadırlar. Bu bağlanma stiline sahip olan bireylerin sağlıklı bir kişilik yapılanmasına sahip olduğu söylenebilir.

Bartholomew ve Horowitz (1991)’e göre güvenli bağlanan bireylerin, başkalarıyla kolaylıkla yakınlık kurdukları ve bu konuda daha az kaygı yaşadıklarını, başkalarının onayına daha az gereksinim duyduklarını ve dolayısıyla da özerk kalmayı başarabildiklerini belirtmişlerdir.

Saplantılı Bağlanma: Bu bağlanma stilinde çocuk; “olumsuz benlik” ve “olumlu başkaları” modelleri esas alarak bir bağlanma gerçekleştirir. Saplantılı bağlanma stiline sahip bireyler başkalarına karşı olumlu duygular beslemesine rağmen aynı duyguları kendi benliğine göstermeme gibi ilişki modelleri çerçevesinde ilişkilerini yapılandırır. Eksik olan güven duygusunu başkalarına bağlı kalarak, başkalarının boyunduruğunda onlara hizmet ederek tamamlamaya çalışırlar. Reddedilmek ve terk edilmek bu tarz bireyler için katlanılması güç bir hal alır.

Saplantılı bağlanma stiline sahip kişilerdeki en belirgin özellik kendine güven eksikliğidir; hem reddedilmekten hem de terk edilmekten korkarlar. Bu nedenle bu tür kişiler ilişkilerinde kendilerini kanıtlama eğilimi gösterirler, ilişkilerinde takıntılıdırlar ve ilişkileri ile ilgili gerçekçi olmayan beklentilere sahiptirler.

Kayıtsız Bağlanma: Bu bağlanma stilinde çocuk; “olumlu benlik” ve “olumsuz başkaları” modellerine esas alarak bir bağlanma gerçekleştirir. Kayıtsız bağlanma stiline sahip kişiler özerkliklerine oldukça önem verdikleri gibi başkalarıyla kurulan ilişkilerde bağımlı kalmayı reddederler.

Bartholomew (1990)’e göre bağlanma figürü tarafından reddedilme durumunda olumlu kendilik imgesini (self image) sürdürme yollarından biri, bağlanma nesnesiyle arasına mesafe koymak ve uygun bir kendilik modeli geliştirmektir. Böylelikle kişi bağlanma sistemi etkinleştiğinde olumsuz duygulara karşı hassas olmaz. Savunmacı kaçınma başarılıdır. Bağlanma ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına karşı savunma stratejileri kullanılır. Bu stildeki insanlar edilgen olarak yakın ilişkilerden kaçınırlar. Bağımsızlığa fazla değer verirler ve yakın ilişkilerin önemsiz olduğunu ifade ederler. Hayatın kişisel olmayan alanlarında da (iş gibi, hobiler gibi) aynı durum söz konusudur. Bu kişiler kayıtsız bağlanma stiline sahiptirleri

Korkulu Bağlanma: Bu bağlanma stilinde çocuk; “olumsuz benlik” ve “olumsuz başkaları” modellerine esas alarak bir bağlanma gerçekleştirir. Güvenli bağlanmanın tersine korkulu bağlanma stiline sahip bireyler kurduğu ilişkilerde hep güven sorunu yaşarlar. Reddedilmek ve incinmek gibi duygulardan kaçma amacıyla ilişkilerine hep bir mesafe koyma ihtiyacı duyarlar. Duygularını karşısındakine ifade etmekten, içten ve samimi ilişkiler kurmaktan kaçınırlar.

Bartholomew (1990)’e göre korkulu bağlanma stilindeki bireyler, kaçınmacı stildeki çocuklar gibi bağlanma ihtiyacına ket vurmaktadırlar. Sosyal temas ve yakınlık istemektedirler, ancak kişiler arası güvensizlik ve reddedilmekten korkma deneyimleri yaygındır. Huzursuz olan sosyal ilişkileri sosyal onaya karşı aşırı bir duyarlılıkla kendini belli eder. Bu bireyler, reddedilme ihtimalini ortadan kaldırmak için sosyal durumlardan ve yakın ilişkilerden kaçınırlar, kendilerini reddedilmeye karşı hassas olarak algılamaktadırlar.

Sonuç

Sonuç olarak bağlanma stillerinin bireylerin yaşamları boyunca benlik algılarında, seçimlerinde, iş yaşamlarında, aile içi ilişkilerinde, otoriteyle kurulan ilişkilerde, yakın ve romantik beraberliklerde ve daha birçok yaşamsal alanda önemli rol oynadığı fark edilmiştir. Bundan dolayı son zamanlarda ülkemizde ve dünyada bağlanma stillerinin hangi yaşamsal alanlarla ne derecede ilişkili olduğuna dair bilimsel araştırmalara ağırlık verilmeye başlanmıştır.

Kaynağını erken çocukluk yıllarındaki bakım veren kişi ile kurduğu ilişki modellerinden alan bağlanma stilleri; bireylerin hayat boyu kurduğu yakın ilişkilerde, aldığı kararlarda, kendisini ve diğerlerini algılayış biçiminde, eğitim hayatlarında, meslek hayatlarında, kurduğu ve kuracağı evliliklerde ve daha birçok yaşamsal alanda etkilerini göstermektedir. Güvenli bağlanma stiline sahip bireyler diğer bağlanma stillerine göre ruhsal olarak sağlıklı bir grubu oluşturmaktadır. Güvenli bağlanma stiline sahip olmayan diğer bireyler ise bağlanma stilleri kaynaklı olarak yaşamın birçok alanında sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında anne-baba tutumları ve anne-babaların bağlanma stilleri konusundaki farkındalıkları hem bireylerin kişisel yaşamları hem de toplum için üzerinde önemle durulması ve önlemler alınması gereken bir konudur. Dolayısıyla ailelerin bu konuda bilinçlendirilmesi, onlara bu konuda eğitimler ve danışmanlık hizmetleri verilmesi büyük önem taşımaktadır.*

Ümit AKÇAKAYA

Uzm. Psikolojik Danışman & Psikoterapist

www.umitakcakaya.com

* Bu yazı Ümit Akçakaya'nın yayımlanan "UYANIŞ" adlı kitabından alınmıştır.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 5097
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster