Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '08

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
265
 

Psikolojik ben

Psikolojik ben
 

Uzun zaman sonra yeniden onu görmeye gidecektim. Çok sevdiğim biriydi. Her gittiğimde başucunu çiçeklerle süslerdim. Oda benim gibi papatyayı çok seviyordu. Ama ben çiçekleri başucuna koyunca utanıyor olsa gerek sesini hiç çıkarmaz üstüne üslük küçük bir tebessümü bile bana çok görürdü. Bazen sessiz kaldığı için kızardım ona bağırırdım başında ağlardım. Ama o yine sesini çıkarmaz sessizce dinlerdi beni. Çok uzun zaman olmuştu adını telaffuz etmeyeli. Biraz heyecan vardı üstümde. Ama yüzümü yalayan soğuk, heyecandan daha ağır bir etki bırakıyordu pencerenin önünde dururken. Yıllardır umurumda olmayan güvercinlere dün akşamdan kalan ekmek parçalarını vermek için açmıştım penceremi.

Kolay olmamıştı benim için penceremi açmak. Küçüklüğümden süregelen güneş ışığıyla aramda ki sorun benim artık ‘’çocuk’’ sıfatından çıkıp ‘’delikanlı’’ sıfatıyla birlikte sorumluluk almama rağmen hala sürüyordu. Kırmızı kadife perdelerimi aralayıp kahrolası pencereyi açmaya çalışmak sanki saatlerimi almıştı. Ellerim unutmuştu pencere kolunu kavramayı. Halbuki eskiden ne kadar güzel anlaşırdık onunla.

Eskiden diyorum… Diyorum çünkü unutmayı seven bir herif olduğum için dün bile bana sadece geçmiş olarak gelmektedir. Özlemle hatırladığım geçmişime ‘’birkaç güzel anı’’ hatırlamak istemediklerime de ıvır zıvır diyorum ben. Neden ıvır zıvır diye sormayın çünkü onları ne diye hatırladığımı da unutmuşum. Her şeye rağmen bir bayanın elini tutar gibi tuttum penceremin kolunu. Korkmak için ya da film izleme amaçlı değil sevgilinin elini o karanlıkta hafif utangaçlık hafif heyecan içinde tutmak için gidilen gerilim filmlerinde ki gibi yani. Dokuz-on yaşlarında yaşamışızdır hepimiz bunları. Ama pencerem, karşımda ki bayanlar kadar nazik davranmamıştı bugün bana.

Hemen hayalperest rolü için sahneye çıktım perde kapalı ışıklar yanmamış bile olsa. Bilek güreşinde şampiyon olduğum seneleri hatırlayıp hızlı bir manevrayla sola döndürüp kendime çektim. Aslında ben bilek güreşi hiç yapmadım. Biraz saçma biraz da angarya bir iş gelirdi küçükken de güç gösterileri izlemek ve en önemlisi yapmak. Ama hayal kurmak ve inanmak için elinde somut bir delile ihtiyaç duymuyor insan. Yine de gerçekçi davrandığımı düşünüyorum çoğu insana göre. Kendimi süperman ya da heman yapabilirdim bu durumda. Hatta bir cadı yapıp burnumu oynatmam penceremin saniyesinde ve rahat açılmasına neden olabilirdi. Ama her zaman redkit zagor karışımı bir kahraman olmak istemişimdir. Daha samimi ve gerçekçi buluyorum ben onları. Onlarda yalnız belki ama süper güçleri var sonuçta. Ama ben Ankara’nın en hızlı ve iyi silah kullanan adamı olmak istemezdim…

Sonunda çocukların günlerdir uğraştığı devasa kardan adamı erimeden yakından görebilmiştim. Amacım aslında sadece güvercinleri beslemekti ama o anda ilgimi çeken şeye bakmak bana daha cazip geliyordu. Kocaman bembeyaz bir kafa üstünde iki büyük çakıl taşı ve pembe bir atkı. Galiba atkının rengi dikkat çekiciydi beyazlığın arasında. Hani kot pantolonun üstüne değişik bir renk seçersin, sonra aynaya baktığında sanki kilodunun üstüne bir bez bağlamışsın da sana kahkaha atıyor gibi görünür ve sende çıkarır en çok sevdiğin gömleği giyersin buda öyle bir şey işte. Atkıyı bırakıp kardan adamın yüzüne aşağılayıcı bir şekilde baktım, eksik olan bir şey olduğunu fark ettim. Havuç, patates ya da ona benzer bir sebze ile yapılmış bir burnu yoktu. İşin kötüsü hiç burnu yoktu. Kulaklarının olmamasına alışığım belki ama neden burnu yoktu adamın?. Çocukların unuttuğunu düşündüm. Belki de o görkemli adamın her işe burnunu sokmaması için çocuklar kökten bir çözüm bulmuştu. Sonra hevesim iyice kaçtı ve elimi siyah poşetin içine ekmek parçalarını almak için daldırdım. Beklediğimden daha yumuşaktı ekmekler. Kuş beyinli yaratıklar rahat bir ziyafet çekecekti anlaşılan. Onlara yeni açtığım şarabımdan da ikram etmek isterdim ama dediğim gibi kuş beyinli olunca alacakları tat da aynı oluyor diye düşündüm. Bazen benim yaptığım da kuşlarla aynı sayılırdı.

Arkadaşlarınız yanınızda her şey çok güzeldir sigaralar ellerde mutlu bir ortamın içindesinizdir. Ama o gün salon erkeği olmak istemediğiniz için elinize geçen en ucuz şarapla sokak çocuğu gibi yollarda gezerek içkinizi yudumlamak istersiniz. Sonuç olarak eğlenmiş hatta eve gelince anlaşılan biraz da dağılmış halinizle çok mutlusunuzdur. Ama içilen şarabın sadece ekşi ve mide bulandırıcı tadı ağzınızda kalmıştır. Kuşlara haksızlık yaptığımı düşünmeksizin tekrar pencereme yöneldim. Penceremin kenarı karla dolmuştu. Temizlemek için avucumla karları sağ tarafa doğru sürükledim. İçim daha da soğumuştu ellerimin yardımıyla. Yoksa hasta mı olacaktım? Bir hafta önce otobüs durağında son otobüsü kaçırınca eve yürüyerek dönmek zorunda kalmıştım. Aksilik bu ya o günde ceketimi çalışma masamda bırakmıştım. Sabah bakkala gittiğimde üzerimde ki kazak o gün için uygun gelmişti bana. Akşam o kadar soğuk olacağını emin olsun sizde tahmin edemezdiniz. O gün feci şekilde üşüdüğümü ve gece sık sık öksürdüğümü hatırlıyorum. Hasta olmaktan nefret etsem de bazı iyi durumları vardı aslında. Onlardan pek söz etmek istemiyorum şimdi. Ama uykuyla uyanıklık arasında gidip gelmek sonu belli oyunlara dayanmak kadar zor olur hep benim için. Ellerimi pijamama kurulayıp ekmekleri küçük küçük bölerek penceremin önüne koydum. Bir kaç erkek güvercinin kız arkadaşıyla gelip demlenecek kadar güzel bir yer yaratmıştım penceremin önünde. Bugünlük bu kadar hayvan severlik yeter diye düşünüp kapattım penceremi. Açarken fark etmediğim pencere buhusunda hayal mayal olarak dağınık saçlarım gözüme çarptı. Fena sayılmazlardı aslında. Birkaç tarak darbesinden sonra tam istediğim gibi olacaklarına emindim. Parmağımı en pahalı dolma kalem şekline getirip buhuya kaliteli bir imza attım. Aslında markaya parasına göre kaliteye takmış biri değilim. Ama kalem kullanmayı çok seven biri olarak en rahat ve güzel yazıların pahalı kalemlerin mürekkebiyle yazıldığına bir çok kez şahit olmuştum. Kağıda attığım kadar karizmatik durmamıştı gerçi ama yine de beğendim. Perdelerimi çektim ve o loş karanlığı andıran dünyama kendimi tekrar bıraktım.

Hala soğuğun etkisinden kurtulamamıştım. Gidip sıcak bir duş almak bu sabah yaptığım en iyi şey olacaktı. Odamdan tam çıkacakken terliğimin ucuna bir şey takıldı. Dikkatli bakınca bunu bana komplo kurmak isteyen adı gibi senelerdir tükenmeyen kırmızı saplı kalemim olduğunu anladım. Çekil yolumdan dercesine alıp yanımda ki masada duran kitap yığının üstüne fırlattım. Öne doğru bir adım atmamla kopan gürültü sabahın köründe çalan telefon çığlıklarına eş değer sayılabilir nitelikteydi. İstemeyerek arkamı döndüğümde beni ilk karşılayan, defalarca severek okuduğum Charles Bukowski’nin ‘’ekmek arası’’ romanı oldu. Her gördüğümde rastgele bir sayfa açıp okumadan geçmediğim kitap bugün bana yabancı gelmişti. Diğerleri gibi üst üste dizip tekrar masamın üzerine koydum. Keyifsiz ama hem ısınıp hem de rahatlayacağımı bilerek banyoya yöneldim. Sıcak suyun altında kaç saat durduğumu hatırlamıyorum. Saçımı kurulamak için aynaya baktığımda yüzüm epeyce kızarmıştı. Kendimi gerçekten rahat hissediyordum. Buzdolabından bir nar suyu alıp deri koltuğuma oturdum. Fazlasıyla rahattı bugün eski dostum. Her gün birkaç şişe içtiğim nar suyu arkadaşımın dediği kadar harika ve tadını tüm hücrelerimde hissedebilecek kadar etkiliydi bence de. Buna sessiz odamı izlerken ya da dinlerken mi desem diye düşünürken emin olmuştum. Sadece boğazımdan kayan nar suyunun sesi duyuluyordu. Duvarlara çarpıp çarpıp gelen ve kalbime dolan sadece yalnızlığın sesimiydi yoksa yalnız kalma isteğimin çığlıklarımıydı?. Sorulara yanıt vermek istemeyecek kadar iyi hissediyordum kendimi artık. Yıllardır yanıt vermekten konuşma isteğim bile azalmıştı. Çünkü insanlar benim yerime yeterince konuşuyordu. Hepsi kendini dünyanın ritmine kaptırmışlardı. Ama ben ne hayatın ne de gitarımla çaldığım hızlı şarkıların ritimlerine alışabilmiş değildim. Pek çok hızlı ritimli şarkıyı çalarken zorlanıyordum. Yeteneksiz değildim ama ben çok iyiyim değip zor şarkıları çalmayı isteme isteğimin olmasını istemiyordum. Beni pek rahatsız etmiyordu bu durum. Cümlelerime ‘’biz’’ yerine ‘’onlar’’ ya da ‘’ben’’ diye başlayarak egomu tatmin etmek çok güzel bir duyguydu. Bir nevi diğerlerinden arıtmıştım kendimi.

Moda dergilerini açıp saatlerce okuyan ve ardından dışarı bir örnek aynı olarak çıkan beyefendi ve hanımefendiler iştahımı aşırı derecede kaçıran, rahatsız edici bir kokuydu mazgalların arasından çıkan ve buram buram burnuma kokan. Pek de düşünüp uğraşmamak gerekliydi bu tarz sıkıcı ve sonu okyanustan sonra sadece küçük bir dereye dökülen konularla… bunları anlatırken bile yeterince sıkılmıştım. Bir an önce giyinmezsem geç kalacaktım. Duvarda asılı duran ve aldığım günü hala hatırladığım kırmızı renkli saatim beni hiç beklemedi şimdiye kadar. Sürekli acelesi vardı… Ne zaman baksam ya akrep kaçıyordu yelkovandan ya da yelkovan akrepten kaçıyordu. Emektar saniye çubuğu ise onlara aldırmadan yıllardır işini en iyi şekilde yerine getiriyordu. Acaba insan bir saat olsa canı bu kadar sıkılırmıydı?. Etrafında ki herkes ondan izin alarak bir şeyler yapıyordu çünkü. Uyanma saati, uyuma saati buluşma saati vb şeyler anlayacağınız. İnkar edilemez bir yönetimi vardı saatin insanlar üzerinde. Belki bir genel müdürle eş değer yaptırım gücüne sahipti ama herkes den çok daha hareketli olduğu kesindi. Ama hayır ben bir saat olmak istemezdim. Sürekli göz önünde olmak çok kötü bir şeydi. Murathan Mungan’ın da dediği gibi ‘’saklanmanın en kolay yolu sürekli ortada görünmektir. Herkes seni gördüğünü sanır sen de rahat edersin’’ bence de çok mantıklı bir söz. Ayrıca her şeyin bana göre ayarlanması ve yılda iki kere arkanızı açıp sizi ileri geri almaları hiç hoş değildi. Evet evet ben bir saat olamazdım.

Yeniden bir sessizlik olmuştu odamda. Saate kendimi fazla kaptırmamdan olacak ki tık tak sesleri kafamın içinden geliyor gibiydi. Bugün ilacımı almayı unuttuğum tik tak seslerinin devre arasında aklıma bir anda gelivermişti. Ne ilacı bu diye soracak olursanız sakinleştirici niteliği olan ve bana çok iyi gelen bir ilaç kullanıyordum. Normalde sakin biriyimdir aslında. Ama bazen o kadar gergin oluyorum ki kendime sakin ol abi demektense gülmek için en iyi yöntemin ilaç almak olduğuna karar verdim. Mutfağa gidip ilacı dilime koydum. Koyar koymaz kekremsi bir tat oluştu ağzımda. Buzdolabını açıp litrelik pet şişe suyu çocukken mahalle maçı sonunda keyifle dudaklarıma yaslayarak içtim. Dudaklarımı saran soğuk su, karlı bir havada karşı binada oturan çok beğendiğim kızı öpmek kadar güzeldi. Aslında çok güzel bir kız değildi. Ama küçüklükten beri bende bir hayranlık bırakmıştı. Konuşmasından ve hatlarından daha çok bakışı gülümseyişi ve bir şey sorarken başını hafifçe sağa doğru eğişi hayran kalınacak derecede güzeldi. Acelem olmasa kütüphanemden eski fotoğrafları çıkarır bütün bir günümü onlarla geçirebilirdim. Daha önce bunu birçok kez yapmıştım. Ama bunun için uygun bir zaman değildi. Bu planı aklıma not alıp ileri bir tarihe erteledim.

Yerimden kalktım ve hızlı adımlarla giysi dolabımın önüne geldim. Dolabı açtığımda sanki bir gökkuşağının içine düşmüş küçük bir cüce gibi hissettim kendimi. Yığınlarca renk renk tişörtler ve pantolonlar üst üste dağınık bir şekilde beni karşıladı. Giyinmeyi çok sevmem de çocukluğumdan kalan bir alışkanlıktı. Çünkü çocukluğumdan itibaren bana uyumlu renkler ve birbirine uymayan renkler hep öğretilmişti. Salon beyefendili ve sokak çocukluğu arasında gidip gelen ruhsal durumum sayesinde bir çok tarzda ev sahipliği yapan bir dolabım vardı. En çok sevdiğim çağla yeşili olan kazağımı alıp hemen üstüme giydim. Çok beğenerek aldığım bir kazaktı ve aynada kendime yakıştırıyor olmam çağla yeşili kazağımı vazgeçilmez yapan en önemli nedenlerdi. Yeni yıkanmış ve paçaları bacağımdan zor geçen kotumu da giydim mi tam istediğim gibi çıkabilirdim dışarı. Dönüp aynaya son bir kez daha baktım. Yıllardır gördüğüm yüze bugün fazlasıyla alışmıştım. Geçen zaman içersinde saçlarım kurumuş ve gayet güzel yüzümü tamamlıyorlardı. Çalışma masamda duran montumu giydim ve anahtarımı cebime koydum. Çıkmadan önce bugün biraz daha farklı olmak için sevecen bir gülümseme oturttum yüzüme. Fena sayılmazdı ne çok ciddi ne de çok sulu tam ortasını bulabilmiştim. Ayakkabılarımı giyip kapıyı hızlıca çektim. Dışarısı rüzgarlı olmalıydı çünkü kapım ellerimden kaçar gibi kendini geriye doğru çekmişti. Sert bir ses çıktı ve ses apartmanda yüksek bir desibelde yankılandı. İşte tam bu sırada uyandım. Başım en az dünkü kadar ağrıyordu. Kafamda dolaşan sorular ağrıları daha da çekilmez yapıyor ve beni adeta suça teşvik ediyordu. Aklımı karıştıran bir çok sorudan düşünmek için bazılarını seçip kendime sordum. Saat kaçtı? Okula geç mi kalmıştım? Dün görmeye gittiğim kişinin ona verdiğim çiçeklerden haberi varmıydı? Ve şu anda mezarında yatarken benim kadar rahat mıydı?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 255
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

Ilık bir nisan sabahı Barış olarak Ankara'da dogdu. Karakterini matematıkten nefret etmek uzerıne ku..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster