Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
91
 

Raci Hoca (1. Bölüm)

Öncelikle…

Tedavi edilmek için getirildiğim hastanede, kendisinin Tanpınar olduğunu iddia eden bir adam varmış. Lakin diğer koğuşlara girmemize şimdilik müsaade edilmediği için henüz kendisiyle müşerref olamadım. Bunca zaman sonra Tanpınar'ın adını duymak aklıma sizi getirdi ve sizden bir haber almak umuduyla bu mektubu yazmaya karar verdim.

Aradan geçen onca yıldan sonra beni hatırlamanız güç olabileceği için kendimi size hatırlatmak amacıyla bir kaç ortak hatıramızdan bahsetmek isterim.

Ben sizin ..... dönem öğrencilerinizdendim. Parlak zekâm ve edebiyata düşkünlüğüm ile derslerinizde dikkatinizi çekmiş ve böylece ders dışında da sizinle hasbıhâl etme şerefine nail olmuştum. Beni hiç kırmaz ne zaman sizinle konuşmak istesem bana vakit ayırırdınız. Bir kaç kez kır kahvehanelerinde oturmuş edebiyat mülahazalarında bulunmuştuk. Ahhh o günlerrr! Hâlâ havsalamda büyük yer teşkil eder. O dönemde çok sevdiğiniz Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine bir deneme kitabınızın yeni baskı yapmasının getirdiği bir sevinç içindeydiniz. İşte o günlerden bir gün, sanırım bu sevincinizi paylaşmak için benimle görüşmek istemiş, hatta kitabınızın ikinci baskısını da kutlamak için bir lokantayı buluşma yeri tayin etmiştiniz. Şiddetli tavsiyeniz üzerine son bir haftamı Tanpınar'ın kitaplarıyla geçirmiş, okudukça doyamadığım kitapları peş peşe, uykusuz kalma pahasına bitirmiştim. Aslında bu acelemin birazda sizi memnun etmekle de ilgisi vardı tabii ki.

O gün elimde yeni baskı yapan kitabınızla buluşma yerine erkenden gelmiş heyecanla sizi beklerken, kafamda artık kitaplarını okuduğum Tanpınar hakkında sizi memnun edeceğini düşündüğüm birkaç fikir ile meşguldüm.

Nihayet çok sürmedi. Geldiniz, bana kırk yıllık dost gibi sarılıp karşıma oturduğunuzda heyecanımdan kafamda çevirip durduğum fikirlerimi unuttum. Siz oturur oturmaz kitabınızın edebiyat çevrelerince ilgi odağı olduğundan bahsetmeye başlamış ve “İnsan daha ne ister, insan daha ne ister,” kabilinden sözlerle sevincinizi dışa vuruyordunuz.

Bu esnada ısmarlanan yemekler gelmişti. Ben bir öğrencinin hocasıyla yemek yeme şerefine nail olduğum için mutlu fakat mahcup bir halde idim. Siz bir yandan yemek yerken bir yandan da neşeli iniş çıkışlar içindeydiniz. Fakat ben mahcubiyetimden bir türlü yemeğe başlayamamış öylece sizi dinliyordum. Bir ara sustunuz ve sanırım mahcubiyetimin farkına vardığınızdan olsa gerek, “Yesene Salim oğlum, bugün çok güzel bir gün, çekinme sakın,” gibisinden laflar ettiniz.

Evet, yemeye çalışıyordum, fakat belki ilk defa karşınızda yemek yiyeceğimden sebebini anlamadığım bir sıkıntı içindeydim. Çok aç olmama rağmen ağır ağır yiyor ve sofra adabına ters bir davranıştan kaçınmam bir yana birde fazlasıyla kibarlaşmıştım karşınızda. Oysa siz kaşığı kâh salataya kâh çorbaya daldırıyor üstelik döke saça yiyor, ağzınızı keyifle şapırdatıyor, bir yandan da Ahmet Hamdi'yi tüm dünyanın tanıması gerektiği konusunda konuşup duruyordunuz.

Bir ara bana, “Bırak kibarlığı Salim Efendi” dediniz.

Sizin de bu telkininizle üstümden atmaya çalıştığım mahcubiyeti bir kenara bırakıp konuşmalarınıza eşlik ederek yemeye koyuldum. Siz, “Ha şöyle,” dediğinizde artık ben çala kaşık yiyordum.

“Düşünsene,” dediniz, “Kitabım dünya dillerine çevrilebilir ve Ahmet Hamdi benim vasıtamla tanınabilir, öyle değil mi?”

Ağzım o an dolu olduğu için size hemen cevap verememiştim ve sizde tekrar, “Öyle değil mi, diyorum,” diye üsteleyince, “Evet haklısınız.” demiş, fakat bunu derken ağzımdaki yemekten bir küçük parça kulağınızın hizasında arkanıza doğru fırlamış gitmiş ve siz konuşmayı kesip fırlayan parçanın gidişini takip ederek arkanıza kadar dönüp bakmıştınız. Bir müddet karşılıklı susmuştuk, sonra siz sanki bir şeye karar vermişlerin yüz ifadesiyle;

“Neyse ne diyorduk, ha, evet, dünyaya tanıtacağım Tanpınar’ı.” demiştiniz.

İşte ne olduysa o an oldu, az önce ağzımdan süratle çıkıp giden şey benim için sanki az sonra patlayacak bombanın pimi mahiyetindeydi. Çok utanmış, sıkılmıştım ve hareketlerime bir tedirginlik çökmüş, kaşığı tutan elim titremeye başlamıştı. O an keşke yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim diye düşünüp durmuştum. Buna rağmen durumu geçiştirmek için yemeğe kaşık sallamış ardından kopardığım bir lokma ekmeği ağzıma tıkmıştım. Siz bu esnada;

“Ahmet Hamdi büyük adam...” dediniz.

Ben artık cevap vermeye takat bulamıyor az önceki olayı düşünüyor sarardıkça sararıyordum. Yine;

“Ahmet Hamdi büyük adam...” dediniz.

Keyfim kaçmıştı, sanki daha önceki buluşmalarımızdaki o şen şakrak konuşkan öğrenci ben değildim, sırtımdan aşağıya terler hücum ediyor, tonlarca yükün altındaymışım gibi nefes almakta zorlanıyor ve yanınızdan kaçıp gitmek istiyordum… Siz tekrar; “Tanpınar gelmiş geçmiş en büyük edebiyatçı...” dediniz.

Ve bir anda yüzünüzde oluşan ciddi bir ifadeyle elinizdeki çatalı masaya sert bir şekilde bıraktınız.

“Senin neyin var bugün Salim Efendi, söylediğim kitapları okumadın mı? Yoksa dur dur, okudun da beğenmedin mi? Evet evet beğenmedin değil mi, o yüzden deminden beri garip hallerdesin. Sen de bendeki bu anlayışı abartı bulanlardansın aslında, senin de diğerlerinden farkın yok değil mi? Sadece not peşinde gezen bir öğrencisin sende öyle mi!!!”

Ben ani öfkenizin etkisiyle ağzımda büyüyen, büyüdükçe de beni tıkayan lokmayı bir türlü yutamadığım gibi, tarafınızdan da yanlış anlaşılmanın sıkıntısıyla perişan bir haldeydim. “Söyle, beğenmedim de, çok hayalci de!”

“Hocam, abartıyorsunuz de!!! Sandığın kadar iyi bir edebiyatçı değil de!”

Boğazımda düğümlenip kalan lokmanın sıkıntısından bir an önce kurtulmak için önümde duran su dolu bardağa sığındım, içtiğim suyun beni rahatlatacağını düşünmüştüm fakat bu seferde genzime kaçan bir su damlasıyla iyice tıkanıp kalmış, kesik kesik öksürmeye başlamış, öksürürken de aptalca bir nezaket içine girmiştim.

Bu esnada siz öfkeli bir halde peçeteyle ağzınızı siliyor, diğer bir taraftan da içine düştüğüm durumdan habersiz bana ithamlarda bulunuyordunuz.

“Demek beğenmedin, nesin ki sen, kimsin? Tanpınar'ı değerlendirebilecek meziyette değilsin sen! İnanmıyorsun Tanpınar'ın iyi edebiyatçı olduğuna değil mi?”

İyice yanlış anlaşılmamı düzeltmek amacıyla size; “Yok hocam yanlış anladınız” türünden bir şeyler söyleyerek durumu telafi etmek için ağzımı açarken dişlerimin arasından keskin bir ıslık gibi

“Cıııkkkk!!!” diye bir ses çıktı.

İşte bu ses benim hayatımın yönünü değiştirdi. Bir karabasan oldu. Siz bu, benim iradem dışında çıkan sesi kendinize itiraz olarak aldınız. Bir müddet öfkenizden konuşamadınız, fakat çok sürmedi. Bana türlü türlü hakaretlerde bulundunuz. Hesabı istediniz. En son hatırladığım şey hırsınızı alamayıp masaya yumruğunuzla vurup su dolu bardağı devirip paltonuzun eteklerini savura savura lokantadan çıkışınız oldu. Lokanta çalışanlarının “Cık cık cık!” diye sizi ayıpladıklarını işittim.

Her şeyi perişan etmiş, karşınızda yemek yemenin mahcubiyetini çok ağır ödemiş, düşünmediğim şeylerle suçlanmıştım. En kötüsü de sonraki günlerde görüşme talebimi geri çevirdiğiniz gibi benimle karşılaştığınız yerde de o günküne benzer öfke krizlerine girmeniz oldu.

Derslerinize devam edemedim. Bu üzüntü bende çok acı tesirler bıraktı. Okulu bıraktım. Yanlış yollara girdim. Kimsenin yanında yemek yiyemedim. Bende bazı arızalar gözükmeye başladı, şöyle ki, “Cık cık cık” sesleri duyuyordum. Nereye baksam “Cık”... Uyuyamaz oldum. Rüyalarımda ağızlarını şapırdatarak “Cık cık cık” sesleriyle yemek yiyenleri gördüm. Gittikçe eziyete dönüşen sesler yüzünden kulaklarımı ellerimle kapatarak dolaşmaya başladım.

“Cık”,çıldırmak üzereydim. Dostlarım çok endişelendiler ve beni bu hastaneye getirdiler. Fakat inanın hasta falan değilim. Umarım beni anlar ve affedersiniz.

Saygılar…

Öğrenciniz Salim Şakrak-23-HAZİRAN-1975

 

 

SALÌM SAKRAK BEYEFENDIYE MEKTUP

Babama yazmış olduğunuz mektup gönderildikten çok sonra bir tevafukla elime geçti. Yaşadığınız talihsizliğe uzüldüm. Bizler de kötü günler geçirdik. içinde bulunduğunuz hastanede Tanpınar olduğunu söyleyen kişi babamdır. Kendisi de hasta olduğuna inanmıyor. Babamı orada ziyaret ederseniz memnun olacaktır. Fakat rica ederim mektubunuzda anlattığınız şeylerden babama bahsetmeyiniz.

Şaduman Bozkurt-10-ağustos-1988

Melek Koç, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 47
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster