Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
67
 

RACİ HOCA (2. Bölüm)

Sabiha Hanımefendiye mektup
Size bu mektubu eski eşiniz Raci Bey’in hekimi olarak değil, dostu olarak yazıyorum. Tedavi süreci uzayan hastalarla hekimler arasında bazen böyle dostluklar gelişebiliyor. Gelişen bu dostluklar hastanın hekime güven duymasını, bunun neticesinde de hekime, hastalığın seyrini daha iyi gözlemleme imkanı sağlıyor. Bu kısa mektupta size tedavi sürecinden bahsetmeyeceğim elbette. Raci Bey ile tedavi dışında da bir araya geliyor ve sohbet ediyoruz. Açıkçası ben bu sohbetlerimizden keyif alıyor ve ondan çok şey öğreniyorum. KendisiniTanpınar sanmasının dışında bir sorunu yok. Diğer hastalar gibi taşkınlık yapmıyor. Söylediği her sözde bir filozofluk seziliyor.
Bulunduğu klinikteki bazı hastalar da Raci Bey’in sözlerine kulak vermeye başladılar. Raci Bey bizim ilaçlar yoluyla yapmaya çalıştığımız şeyi ruhlara dokunan sözleriyle yaparak kendisini dinleyen hastaları sakinleştirmeyi başarıp farkında olmadan biz hekimlere büyük bir kolaylık sağlamış oldu. Her ne kadar hastalar bazen Raci Bey’den duydukları sözlerin ruhlarında bıraktığı etkiyle birbirlerini tokatlayıp itip kakarak yerlere yuvarlanıyorlarsa da bunu duydukları coşkuya bağlamak mümkün. Kaderin bir cilvesi olmalı ki Raci Bey’in üniversiteden Salim Şakrak adında bir öğrencisi de aynı klinikte tedavi görüyor.
Raci Bey’den işittiğim bir kaç ismi not aldım. Cezmi Hoca diye birisinden çok bahsediyor. Fakat anladığım kadarıyla bu Cezmi denen kişiden pek hoşlanmıyor ve bu kişiyi bir tür nefretle anıyor. Bir gün Raci Bey sakin sakin otururken aniden öfkeyle ayağa kalkıp işaret parmağını karşısında duran boş sandalyeye tehdit edercesine sallayarak, ‘’Sen Cezmi!! Sen ey cüce!! Muhayyile senin gibi küçük insanların haddi değil!! Sen bu rasyonalist tutumunla beni, yani Tanpınar’ı anlayamazsın!!’’ Diye bağırdıktan sonra elinin tersiyle az önce azarladığı bu görünmeyen kişiyi kovmuş ve bu görünmeyen kişinin gidişini koridor boyunca nefretle izledikten sonra yüzünde memnun bir ifadeyle tekrar yerine oturmuştu. Herhangi bir travmaya neden olmaması için hastalara direkt sorular sormaktan kaçınıyoruz. Bu yüzden Cezmi Hoca ile ilgili edinebildiğim tek bilgi onun cüce olduğudur...
Not aldığım bir diğer isim de meğer size aitmiş. Geçen hafta babasını ziyarete gelen kızınız Şaduman hanıma sorduğumda, ‘’Annem olur’’, dedi ve Raci Bey’le boşanmanıza kadar her şeyi kısaca anlattı. Raci Bey’in sizden bahsederken yüzünde oluşan ifadeden yola çıkarak sizi sevdiğini ve özlediğini söylemek isterim. Lütfen bu cüretimi bağışlayınız. Bir hekim olarak hastamın yaşadığı travmaları bilip anlayabilmem tedavi için çok önemlidir. Şahsi kanaatimce Raci Bey’in akıl hastalığına sebep olan travmalardan biri de sizden ayrılması yüzünden ortaya çıkmış olmalı. Yirmi beş yıllık uzman hekimliğim süresince pek çok vaka gördüm. Duyduğu karşılıksız aşktan deli divane olanlar, sevdiği insanı yitirenler, platonikler. Ben aşkı tanırım hanımefendi, aşk insanı göğe çıkarır ya da yerin dibine sokar. İnsan sevdiği kişiden ayrı kalınca içinde bir şeyler kopar ve tamiri imkansız arızalara yol açar.
Bu arada kızınızı çok iyi yetiştirmişsiniz. Aldığı terbiyeyi konuşurken seçtiği kelimelerden ve bu kelimelere eşlik eden jestlerinden bile anlamak mümkün. Böyle güzel ve nazik bir hanımefendiye ancak romanlarda rastlanır sanıyordum.
Raci Bey bulduğu her fırsatta bana çocukluğunuzun birlikte geçtiğini, kumral olduğunuzu, başka kimsede görülemeyecek derecede kendinize has güzel el hareketleriyle konuştuğunuzu anlatıp duruyor. Bir sabah Raci Beyi kontrole gittiğimde onu, başını ellerinin arasına almış, yatağının üstünde oturuyor buldum. ’’Bu gün nasılsınız’’ diye sorduğumda, ’’Sabiha ile salın üzerinde denize açıldığımız bir rüyanın içindeydim. Eli elimde başını omzuma yaslamış, bana şarkı söylüyordu. Eli birden elimden kaydı, tutamadım. Birazdan alabora olduk, sal devrildi, Sabiha sulara gömüldü’’dedi üzüntüyle. Ve o gün hiç konuşmadı.
Sözü uzattığım için kusuruma bakmayınız. Raci Bey’in sıhhati için sizi görmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. On beş yılı geçen hastane hayatında bir kez bile ziyaretine gelmediniz. Ne yaşadınız bilmiyorum, ancak bu günlerde Raci Bey’in size çok ihtiyacı var. Lütfen kendisini ziyarete geliniz. Bunu sizden Raci Bey’in dostu olarak rica ediyorum.
Saygılarımla..
Başhekim Adnan Ziya Karadağlı
19 Eylül 1988
 
 
Başhekim Adnan Beye Mektup
Demek hastalarınızı hem akıl hastası olarak tanımlıyor, hem de onlarla dost oluyorsunuz. Şunu iyi bilin ki bu davranışınız bilime ihanettir. Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla bu dostluk neticesinde Raci’nin hastalığını hoş görmeye başlamışsınız. Peki bana söyler misiniz bu dostlukta kim kime ayak uyduruyor? Raci’yi akıl hastası olarak tanımladığınıza ve bir akıl hastasının çevresine uyum sağlayamayacağını bildiğimize göre bu durumda ayak uyduran kişi de siz mi oluyorsunuz? Eğer öyleyse on beş yılı aşan bir zaman içerisinde hastalığın seyrinde bir iyileşme görülmemesine şaşırmamak lazım.
Raci’nin hezeyanlarını bana olan aşkına yormuşsunuz. Hastaları yatıştırma işi Raci’ye kalınca artan boş vakitlerinizde çöpçatanlık yapmaya kalkışmanız eminim ki Hipokrat’ın kemiklerini sızlatmıştır. Kendisini başkası sanan bir akıl hastasının sözlerine nasıl olur da itimat edersiniz aklım almıyor. Fakat hiç bir şey sandığınız gibi değil. Ben kumral bile değilim. Evet, ismim Sabiha. Başıma ne geldiyse bu isim yüzünden geldi...
Bundan yirmi dört yıl önce yağmurlu bir günün akşamı eve dönmek için okulun önündeki otobüs durağına geldiğimde heyecanımdan yerimde duramıyordum. O gün okulun edebiyat kulübüne katılmış, kulübün başkanı olan Türk Dili ve Edebiyatı yüksek lisans öğrencisi Raci ile tanıştırılmıştım. Raci okulun gözde öğrencilerindendi ve öğrenciler onu sevip sayarlardı. Kulübün eski üyelerinden olan sınıf arkadaşım Nurgül beni takdim ettiğinde, Raci, ismim değil de bir kabahatim söylenmiş gibi şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra elimi sıkarken, sevinçle,’’Demek isminiz Sabiha? Memnun oldum, çok güzel bir isminiz var’’ diyerek gülümsemişti. Raci’nin bu övgü dolu sözlerinden duyduğum mahcubiyetle yüzüm kızarmış, Nurgül alevlenen yüzüme ve Raci’ye kızgınlıkla baktıktan sonra bir bahane ile yanımızdan uzaklaşırken, biz birbirimizden gözlerimizi alamayarak bir müddet öylece kalakalmıştık. Oradan nasıl ayrıldım, otobüs durağına nasıl geldim hatırlamıyorum. Eve gider gitmez yatağıma girdim ve yorganın altında uykuya dalana dek titredim. Sabah içimde hüzünle karışık bir mutlulukla uyandım. Aşık olmuştum.
İşte Raci ile böyle tanıştık. Sonraki bir kaç gün mühendislik fakültesindeki ders aralarını daha önce hiç gitmememe rağmen edebiyat fakültesi kantininde geçirmeye başladım. Ancak Raci’ye rastlayamadım. Gördüğüm tek tanıdık Nurgül oldu. Fakat beni Raci’yle tanıştırdığı günden sonra bir kaç kez karşılaştığımız halde benimle konuşmaktan kaçınmıştı. Bu yüzden Nurgül’e Raci’yi soramadım. Nurgül Raci’ye aşık olmalıydı. Aksi halde bu tutumunu açıklamak mümkün değildi. Bu durum oldukça canımı sıktı. Kimbilir benim gibi kaç kişi daha Raci’ye aşıktı. Bunları düşününce ümitsizliğe kapıldım ve edebiyat fakültesinin kantinine bir daha gitmedim. Ne kadar aptaldım. Basit bir tanışmayı kafamda büyütmüş, Raci’nin sözlerini kendimce anlamlandırmış, daha kötüsü de buna inanmış, şimdi de hüsrana uğramıştım.
Hayal kırıklığıyla geçen bir kaç gün kendimi derslere veremedim. Hoca dersi anlatırken ben Raci’nin bana gülümseyişini, övgü dolu sözlerini düşünüp duruyor, bir türlü onu aklımdan çıkaramıyordum. Ders aralarında kantine gidiyor, başımı önüme eğip elimdeki kitabı okuyormuş gibi kendime ders yapıyor süsü vererek tek başıma oturuyordum. Ara sıra başımı kaldırıyor masalarda gruplar halinde oturan öğrencilere bakıyor, bazen Nurgül’le göz göze geldiğim oluyordu. Göz göze geldiğimiz bu anlarda Nurgül bana düşmanca bakıyor ve luzumsuz kahkahalar atarak gülüyordu. Yine böyle bir gün kantinde tek başıma oturuyor, Nurgül’le arkadaşlığımızın yok yere bittiğini düşünüyordum. Raci’nin de umurunda değildim. Bu düşüncelerle boğuşurken yanıbaşımda duran biri “Merhaba.” dedi. Başımı çevirdiğimde Raci’yi gördüm. Kalbim göğsümden dışarı fırlayacakmışcasına atmaya başladı. Bu beklemediğim karşılaşmadan duyduğum heyecanla kitap elimden kayıp düştü. Kitabı düştüğü yerden almak için eğilirken yine Nurgül’le göz göze geldim. Tek farkla, bu sefer gülmedi. Çehresine oturan donuk bir ifadeyle bize doğru bakarken Raci yanıma oturdu.....
O günden sonra Raci ile sık görüşmeye başladık. Edebiyat kulübünün toplantılarına beraber gidiyorduk. Bahsini ettiğiniz Cezmi’yi bu toplantılarda tanıdım. Nurgül toplantılara Cezmi ile birlikte gelip gidiyor, toplantı boyunca onun yanında oturuyordu. Cezmi o zaman Türk Dili ve Edebiyatı üçüncü sınıf öğrencisiydi. Raci’yi sevmiyor; hatta onun aleyhine konuşuyor, Raci ne derse itiraz ediyordu. Ben edebiyatçılar arasında böyle münakaşalar olabileceğini hiç düşünmezdim. Raci sakin, tatlı bir dille konuşuyor, buna rağmen Cezmi alaycı ve küstah cevaplar veriyordu. Okulun çıkardığı edebiyat dergisinde Raci ile Cezmi’nin yazıları yayımlanıyordu. Raci, Tanpınar üzerine çalışıyor, dergideki yazılarında da Tanpınar’ı işliyordu. Cezmi bir yazısında edebiyatta takıntılı olmayı işleyince Raci küplere bindi ve bir edebiyat toplantısı onların kavgalarıyla yarıda kesildi. Cezmi dürüst bir tartışmacı değildi. Tartışmaları konular üzerinden değil, konuyu tartışmaya açan kişiler üzerinden yapıyordu. Tartışmaktan çok, matadorun elindeki kırmızı beze saldıran bir boğa gibi davranıyor, öfkeden burun delikleri genişliyor, istediği şey alınmayan haşarı çocuklar gibi ayaklarını hırsla yere vuruyordu. O gün çok ileri gidince sabrı taşan Raci’nin gözü döndü ve eğilerek Cezmi’yi yakasından kavrayıp, elindeki dosyayı bir hışımla kafasına indirdi. Cezmi bu saldırı karşısında yumruğunu sıkıp tam Raci’nin suratına vuracakken, yumruğu, aniden doğrulan Raci’nin ancak göğsüne değebildi. Fakat yanlış anlaşılmasını istemem, Raci orta boylu olmasına rağmen Cezmi cüce değildir. Kulüp üyeleri kavgayı ayırmaya çalışırken, Nurgül kavganın sebebi benmişim gibi bana suçlayıcı bir bakış attı. Raci ile Cezmi zaten birbirlerini sevmiyorlardı, ama bu kavgadan sonra düşman oldular.
Raci, elindeki dosyayla toplantının yapıldığı salondan dışarı çıkınca ben de hemen arkasından çıktım. Ona ancak bahçede yetişebildim. Asfalt yolu geçip bir ağacın altına otururken beni farketti. Yanına gidip sessizce oturdum. Yerden bir ot koparıp parmaklarının arasında çevirip attıktan sonra bana dönüp umutsuz bir ifadeyle, “ Hayat hakkında o kadar az şey biliyoruz ki, belki de bu yüzden kendimizi gereğinden fazla önemsiyoruz. “ dedi. Az önceki kavgadan bahsedecek sandım. Fakat sustu. Bir ot daha koparıp yine parmaklarının arasında çevirip attıktan sonra, ilk defa görüyormuş gibi uzun bir süre dikkatle yüzüme baktı. Bir müddet sonra dayanamayarak gözlerimi ondan kaçırırken aniden ellerimi tuttu. Başımı kaldırıp şaşkınlıkla tekrar yüzüne baktığımda, “ Seni seviyorum “ dedi. Tüm cesaretimi toplayıp, neredeyse kekeleyerek “ Ben de “, dedim. “ Ben de seni seviyorum. “...
Bir süre hiç konuşmadan öylece durduk. Sessizliği bozan Raci oldu. “ Bu senin için. “ diyerek yanında duran dosyayı bana uzattı. Dosyada, Tanpınar’a ait Sahnenin Dışındakiler adlı romanın, 1950 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde yayımlanan tefrikası vardı. Bu roman o yıllarda henüz kitap haline getirilmemişti. O gün Raci bana romanın karakterleri olan CemalSabiha veİhsan’dan bahsetti. Romandaki ana karakterlerden birinin ismimi taşıması ilgimi çekti. Raci bu ilgimi anlamış olmalı ki dosyayı açıp ismimin geçtiği bir satırı bularak bana gösterdi. Ben bu satıra, ismimi değil de ismimi taşıyan karakterin kendisini görecekmişim gibi merakla baktım. Raci benim bu merakımdan hoşnut oldu ve Sabiha’nın yer aldığı bazı bölümleri okumaya başladı. Ahenkli sesiyle heyecanlanarak okuyor, bazı cümleleri tekrarlıyor, bu tekrarladığı cümleleri bana göstererek, “ Bak Sabiha, görüyor musun? Ne ilginç bir karakter, değil mi? “ diyordu. Ben, sesinin neşeli iniş çıkışlarıyla mest oluyor, parmaklarının sayfaları çeviren telaşını ve okuduğu metinlerden duyduğu mutluluğun yüzüne vuran yansımalarını seyrettikçe yüreğim taşıyor, onu daha çok seviyordum. Ertesi gün okul dışında buluşmak için sözleşip ayrıldık. O gece sevincimden uyku tutmadı. Raci’nin bana hediye ettiği tefrikaya sarılıp yatağımda bir sağa bir sola dönerek sabahı zor ettim....
Tefrikayı okumuş, Tanpınar’ın anlatımına hayran kalmıştım. Sabiha’yı ilginç bulmuş, Sabiha’ya duyduğu karşılıksız aşk yüzünden Cemal’in durumuna üzülmüştüm. Romanın beni en eğlendiren yanları ise Kudret Bey’in iç hesaplaşmalarıydı. Edebiyat kulübüne devam ettikçe edebiyata olan ilgim arttı. Edebi eserleri inceliyorduk. Açıkçası ben edebiyatı sadece aşk romanlarından ibaret sanırdım. Hafta sonlarındaki buluşmalarımızda Raci’nin müdavimi olduğu kitapçılara gidiyorduk. O zamanlar kitabevlerinde buluşan okuyucular fikir tartışmaları yapıyor; edebiyat, tarih, felsefe üzerine konuşuyorlardı. Bu kitapçılar arasında Ragıp adında biri vardı ki Raci onunla iyi anlaşır ve en çok onun dükkanında vakit geçirirdi. Ragıp bizden bir kaç yaş büyük olmasına rağmen herkes ona Ragıp Efendi diyerek saygı gösterirdi. Doğrusu ben Ragıp Efendiyi biraz tuhaf bulurdum. Tartışma adabının dışına çıkıp işi kavgaya vardıranlara doğru, elinin altında tuttuğu bir sinekliği sallayıp “ Beyler !! “ diyerek ikaz ederdi. Bir gün bu ikazı dikkate almayan birinin sırtına sineklikle hafifçe vurmuş sonra vurduğu kişiden değil de dönüp benden özür dilemişti. İşin garipliği kimsenin sinekliği yadırgamamasındaydı. Sineklik, sineklik değil de yalnızca kitapçılarda olabilecek bir alamet gibi görülüyordu adeta. Bir gün Ragıp Efendi Raci’ye, sinekliğin eğitim ve psikoloji üzerindeki tesirinden bahsetmiş, sonra bir sırrını açıklar gibi fısıldayarak, “ Yalnız Raci’ciğim, dikkat et, öğretim demiyorum, eğitim diyorum “ demişti. Sonradan öğrendiğime göre Cezmi’de Ragıp Efendinin dükkanına gelir gidermiş. Fakat Cezmi’ye orada hiç rastlamadık.
O sene derslerimi vererek mühendislik fakültesinden mezun olup özel bir işletmede çalışmaya başladım. Nurgül bir kaç dersten geçemeyerek okulu uzattı. Dersleri Raci’ye yakın olmak için kasıtlı olarak bıraktığını düşünüyordum. Nitekim okulun son günü elime tutuşturduğu bir mektup bu düşüncemin doğruluğunu ispatladı. Nurgül mektubunda zehir zemberek sözler ederek, sevdiği adamı elinden almakla suçluyordu beni. Bu mektuptan Raci’ye bahsetmedim. Zaten aramızda Nurgül’ün bahsi hiç geçmemişti. Fakat hırsıma yenik düşüp Nurgül’e tumturaklı bir cevap yazdım. Nurgül’ün mektuplarının ardı arkası kesilmedi. Ben de her seferinde sert cevaplarla mektuplarına karşılık verdim. Bir sene sonra Raci tez hocasının yanında asistan olmuş ve derslere girmeye başlamıştı. Doktora öğrenimine başladığında ise Raci artık edebiyat fakültesinde bir hocaydı. Bir gün sevinçle elimi tutarak, “Ahh Sabiha! Dilediğim her şeyde muvaffak oldum “ dedi. Ben Raci’nin bu sözlerinden kadınca bir teessüre kapıldım. Aynı gün Raci bu teessürümün sebebini anlamış gibi evlilikten bahsetti.
1966 yılının kasım ayında evlendik. Raci’nin anımsadığım ilk tuhaflığı nikah günü oldu. Yaklaşık bir saat kadar gecikti. Salonun bize ayrılan süresi bitmek üzereyken sabırsızlıkla bekleyen yüzlerce davetlinin arasından geçerek nikah masasına oturduk. Raci’nin suratından düşen bin parçaydı. Fakat ben bu halini mahcubiyetine verdim. Gerçekten de nikahtan sonra normale döndü. Davetlilerle şakalaşıp etrafa gülücükler dağıttı. Dünyanın en mutlu insanıydım. Artık karı koca olmuştuk. Birlikte yaşayacağımız evimize girip baş başa kaldığımız o ilk gün yeni evlenmiş her genç kızın düştüğü yanılgıya düştüm ve ben de kendi evliliğimin diğer bütün evliliklerden farklı olacağını düşündüm. Ancak unutmamalı ki kötü şeyler her zaman başkalarının başına gelmez.....
Evliliğin bizi dünyadan soyutladığı o ilk heyecan yerini sıradanlığa doğru bırakırken 1967 yılının aralık ayında bir kızımız dünyaya geldi. Hayat tüm oyununu arzularımız üzerinden oynar. Kızımıza Raci’nin annesi Şaduman Hanım’ın ismini verdik. Kaybolmaya yüz tutmuş heyecanımızı onun dünyaya gelişiyle tekrar kazanmıştık. Kızımızın her bir gelişme evresi evliliğimizi sıradanlaşmaktan kurtarıyordu. Bizi en çok mutlu eden ise konuşma evresi oldu. Fakat bir süre sonra buna da alıştık. Bir dadı tuttuk. Ben çalışma hayatına geri döndüm.
Raci okul dışındaki zamanını çalışma odasında Tanpınar üzerine çalışarak geçiriyor, nadiren, kitapçılara uğramak için dışarı çıkıyordu. Bazen bir şeye ihtiyacı olup olmadığını öğrenmek için odasına girdiğimde onu bir kitabı okuyarak odanın içinde bir ileri bir geri yürürken ya da masasının başında düşünürken buluyordum. Ara sıra aldığı notları gösterir, fikrimi sorar, bazı yazılarını da bana daktilo ettirirdi. Bir gün daktilo etmem için verdiği, ‘Tanpınar Romanlarında Kadın Karakterler’ başlıklı yazısını okuyordum. Huzur adlı romanın karakteri Nuran’ın üzerinde fazla durmamış, Mahur Beste’nin ana karakterlerinden olan ve Sahnenin Dışındakiler romanında da Cemal’in ağzından güzelliği anlatılan Atiye Hanım’a kısaca değinmiş, buna rağmen yineSahnenin dışındakiler romanındaki Sabiha’nın güzelliğini, konuşurken yaptığı el işaretlerini, musikiye ilgisini uzun uzadıya ele almıştı. Yazıyı bitirdikten sonra engel olamadığım bir kıskançlık duygusu beni esir aldı. Tanpınar’ın romanlarındaki kadınların hepsi kumral, güzel ve musiki ile ilgililerdi. İçimde büyüyen kıskançlığı daha fazla gizleyemeyerek, hınçla, “ Sabiha’yı diğerlerinden farklı kılan şey ne? “ diye sordum. Raci elindeki kitaptan başını kaldırmadan, “ Nuran, Atiye, Sabiha ortak özelliklere sahiptirler. Fakat Sabiha sürekli çevresinde olan biteni ve kadın özgürlüğünü sorgulayan aydın kişiliğiyle diğerlerinden ayrılır. Romanın anlatıcısı Cemal için Sabiha çok önemlidir. İfade gücü ve tespitleri, konuşmalarını süsleyen kendine özgü el işaretleri öyle yerindedir ki onu tanıyan herkes gibi Cemal de Sabiha’nın etkisi altına girmiştir. Ayrıca güzelliği ile de Nuran ve Atiye’den ayrılır. Tanpınar Sabiha karakteriyle kendi ideal kadın anlayışını ortaya koymuştur.“ dedikten sonra yaptığı açıklamanın üzerimdeki tesirini görmek ister gibi dönüp dikkatle bana baktı. Bu açıklama ile duyduğum kıskançlık adeta kanıma karıştı ve bu kan beynime sıçradı. Nuran ve Atiye’nin hakkını teslim eder gibi, “ Sen Sabiha’yı fazla abartıyorsun” dedim. Raci’nin kaşları çatıldı; bakışları bir anda buz kesti, bir şey söyleyecek gibi oldu, fakat vazgeçti. Elindeki kitabı masaya yavaşça bırakarak kalkıp pencereye yöneldi, bir müddet dışarıyı seyrettikten sonra kapıya doğru yürürken aniden duraksadı, varlığımı yeni farketmiş gibi geriye dönüp tekrar bana baktı ve odadan çıktı. Birazdan dış kapının sesini duydum. Pencereye koşup tülü aralayarak baktığımda Raci’nin sokakta hızlı adımlarla uzaklaştığını gördüm...
O günün akşamı erkenden yatak odasına çekildim. Bir müddet beşiğinde uyuyan kızımızı seyrettikten sonra aynanın karşısında oturarak Raci’nin eve dönmesini bekledim, gece yarısı olmasına rağmen dönmemişti. Bir roman karakterini kıskanıp kendimi tutamayarak Raci’yi yok yere eleştirmiştim. Raci’de, yaptığı tahlili değil de Sabiha’nın kendisini eleştirdiğim için kızmış gibi davranmıştı. Olanları aklım almıyordu. Aniden ayağa kalkıp aynadaki aksime bakarak konuşmaya başladım. Alelade sözler söyleyerek söylediğim sözleri el işaretleriyle süslemeye çalışıp durdum. Fakat yaptığım el işaretleri bana öyle eğreti geldi ki oturup sinirimden ağlamaya başladım. İçimde bir nefret duygusu belirdi ve Sabiha’ya, tıpkı Sabiha’nın romandaki karakterlerden biri olan Sakine Hanım’ın arkasından dediği gibi , “N’olacak cadı. Münasebetsiz cadı. “ diyerek aynadaki aksime doğru bağırdım. Çıldırmış gibiydim. Sabiha sadece Tanpınar için değil, belli ki Raci için de ideal bir kadındı. Raci’nin tanıştığımız gün ismimi duyunca söylediği sözler geldi aklıma. “ Demek isminiz Sabiha, çok güzel bir isminiz var. “ demişti. Yoksa sırf ismim Sabiha olduğu için mi bana yakınlık duymuştu. Yani o ideal kadını bende aramış, sonra yanılgıya düştüğünü anlayarak mı böyle tuhaf davranmaya başlamıştı. “ Biraz sonra aklım başıma gelir gibi oldu. Hayır! “ dedim kendi kendime “ Bu kadarı da fazla!“ Bir roman karakterini kıskanmakta neyin nesiydi. Duyduğum kıskançlık yüzünden zihnim bana oyun oynuyor olmalıydı. Şaduman’ın ağlamasıyla bu düşüncelerden sıyrıldım. Şaduman’ı beşikten alarak yatağa yatırıp yanına uzandım. Biraz sonra göz kapaklarım ağırlaştı ve uykuya dalar dalmaz bir kabus beni kıskıvrak yakaladı. Şu an bile tüm ayrıntılarıyla hatırladığım bu kabusta kendimi Sahnenin Dışındakiler tefrikasının içinde hapsolmuş buldum. Çalışma odasındaki kitaplığın en üstünde duran tefrikanın içinden baktığımda odanın ortasında duran bir kadın gördüm. Dikkat edince onun Sabiha olduğunu anladım. Uzun kumral saçları omuzlarından aşağıya dökülüyor, kucağında tuttuğu Şaduman’ı bir anne şefkatiyle göğsüne bastırarak “ Ah Raci, ne şeker bir çocuk değil mi? “ diyordu. Raci ise çalışma masasının önünde oturuyor, mutlu bir ifadeyle onları izliyordu. Ben bir yandan Raci’ye sesleniyor bir yandan da tefrikanın içinden çıkış yolunu bulabilmek için satırların arasında telaşla koşuyor, bir sayfadan diğer bir sayfaya atlarken romandaki karakterlere rastlıyor, onların şaşkın bakışları altında çaresizce çırpınıp duruyordum. Sıçrayarak uyandım...
Bu olaydan sonra adeta birbirimize yabancı olduk. Ara sıra Şaduman’la ilgilenmek için yanımıza geliyor, bir tür vazife bilinciyle aramızda oturuyor, benimle de gerekmedikçe konuşmuyordu. Ben de çalışma odasına gitmiyordum. Aramızdaki bu soğukluk uzun süre devam etti. Bir gün eve neşeyle geldi ve benden yazılarının daktilo edilmesi için yardım istedi. Aylar sonra ilk defa çalışma odasına girdim. Her şey eskisi gibi olacak, aramızdaki soğukluk bitecek diye sevindim. Ben yazıları daktilo ederken Raci bir yere yetişmeye çalışan insanların aceleciliğiyle odanın içinde yürüyor, Tanpınar üzerine çalışmalarının bittiğini, düzeltmeleri yaptıktan sonra dosyayı yayınevine teslim edeceğini, basıldığında Tanpınar eserleri üzerine yazılmış ilk kitap olacağını anlatıp duruyordu heyecanla. “ Düşünsene Sabiha, kıymeti yeterince anlaşılamamış Tanpınar’ı bu kitapla dünyaya tanıtabileceğim “ dedi sevinçle. Ben bir taraftan önümdeki müsveddeleri daktiloya geçerken diğer taraftan da Raci’nin sevincine ortak oluyor, içimden de aylar önce kapıldığım aptalca kıskançlık yüzünden utanç duyarak, Raci’yi kırdığım ve aramızda dargınlığa yol açtığım için kendime kızıyordum. Raci odanın içinde çıktığı bitmez tükenmez yürüyüşü boyunca yanımdan her geçtiğinde daktilo ettiğim bir nüshayı alıyor, ikinci turda bu nüshayı bırakıp başka bir nüshayı alarak, sanki bunları kendisi değil de bir başkası yazmış gibi yeni bir ilgiyle inceliyordu. İyiden iyiye coştuğu bir sırada unuttuğu bir şey aklına gelmiş gibi odanın ortasında birdenbire durarak bana öyle manalı baktı ki bir an aylar süren dargınlığımız üzerine konuşacak, gönlümü alacak sözler söyleyecek sandım. Fakat umudum kısa sürdü. Raci, “Tanpınar’ı bir kitap üzerine yazmak doğru değil! Böyle eser hiç olmazsa altı cilt olmalıEvet, fikirlerimi anlatacağım, harekete geçeceğim. Herkes kim olduğumu görecek. Beni inkar edenler, bana zulmedenler, cellatlarım, boyumun hakiki ölçüsünü görecekler. Şimdiye kadar sadece sustum, fakat şimdiden sonra asla ve hiç bir suretle... Susmam milletime ihanettir. Bu ihanete artık devam edemem. Evet, benim gibi bir adam susmamalı! “ dedikten sonra yeniden odanın içinde gezinmeye başladı. Duyduklarımla önce şaşkına döndüm. Bu sözler Sahnenin Dışındakilerromanının karakterlerinden olan Kudret Bey’in söylediği sözlerdi. Dehşete kapıldım. Bir kaç kez ismiyle seslendim. Fakat cevap vermedi. Odanın içinde yürürken kendi kendine mırıldanarak, “ Hele o Cezmi! Ona da göstereceğim gününü “ diyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Kaçar gibi odadan çıktım...
Raci’nin o günkü hali beni çok endişelendirmişti. Ertesi gün akşam yemeğinde gayet normal davranışlar sergiledi. Hatta benimle uzun uzun konuştu. Üzerinde önceki günkü halinden eser yoktu. Ben de bu olayın üzerinde çok durmadım. Son düzeltmeleri bitirdi ve 1970 yılının ocak ayında kitap basılarak kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap çıkar çıkmaz ilgi odağı haline geldi. Tanpınar ve eserleri üzerine müstakil bir eser olarak ilk sayılıyordu. Raci’nin elinde kitabıyla eve geldiği gün dün gibi aklımda. Mutluluktan yerinde duramıyordu. Kitabı elime aldığımda çok heyecanlandım. Ön ve arka kapağını inceledikten sonra kitabı araladım ve künye sayfasında ‘Sabiha’ya’ ibaresini gördüm. Önce kitabı bana ithaf ettiğini düşünüp sevindim. Sonra sevincim birdenbire yerini derin bir üzüntüye bıraktı. Eğer Raci kitabı bana ithaf etmiş olsaydı künye sayfasında ‘ Eşim Sabiha’ya ‘ yazılı olurdu diye düşündüm. Alacağım cevaptan korktuğum için Raci’ye bu konuda bir şey sormaya cesaret edemedim. Kitap basıldıktan sonra artık Raci bize daha fazla vakit ayırır diye düşünüyordum. Fakat eskisinden daha çok çalışma odasına kapanıyor, bazen de tüm geceyi orada geçiriyordu. O günlerde ilginç bir şey farkettim. Raci bazı notlar alıyor fakat eskiden yaptığı gibi fikrimi sormuyor yazdıklarını benden saklıyordu. Çalışma odasına girdiğimde yazmayı kesiyor, önündeki müsveddeleri toplayarak soğukkanlı bir tavırla çekmeceye koyuyor, ne yazıyorsun diye sorduğumda önemli bir şey olmadığını, şimdilik küçük notlar aldığını söylüyor, sırrının açığa çıkmasını istemeyenlerin yaptığı gibi lafı değiştirerek gündelik şeylerden bahsediyor, elinde çevirip durduğu kaleme bakarak benimle göz temasına girmekten kaçınıyordu. Bu anlam veremediğim davranışları merakımı uyandırdı. Raci’nin dışarda olduğu bir gün bir dedektif edasıyla çalışma odasına girdim ve çekmecede ne var ne yok hepsini masanın üzerine döktüm. Bir sürü evrak ve notların altında Raci’nin el yazısıyla yazılmış bir tomar mektup buldum. Önce bunları mektup türünde yazılmış denemeler sandım. Dikkatle incelediğimde mektupların ‘Sabiha’ya yazılmış aşk mektupları olduğunu anladım. Masanın üstündekileri aceleyle çekmeceye yerleştirdikten sonra mektupları yanıma alıp yatak odasına geçtim....
Evet sevgili başhekim, şimdi her şeyi anladınız mı? Bir kadının başına gelebilecek en büyük fekaletlerden biridir aldatılmak. Peki kiminle aldatıldım? Gerçekte olmayan bir kadınla. Bir roman karakteriyle. Ne kadar da onur kırıcı. Mektubunuzda “Bir hekim olarak hastamın yaşadığı travmaları bilip anlayabilmem tedavi için çok önemlidir” demişsiniz. Peki hastaların çevresindekilere yaşattığı travmaları da düşündüğünüz oluyor mu?. Ya geride kalan hayatlar? İşte kızımı gördünüz. Konuşurken seçtiği kelimeler, yaptığı jestler. Tıpkı bir roman kahramanı gibi. Çünkü babasıyla iletişim kurabilmek için ‘Tanpınar’ın romanlarındaki kadınlara benzemeye çalışıyor. Ne acı değil mi? Cezmi, Raci’yle aralarında kavgaya neden olan ‘Edebiyatta Takıntılı Olmak’ adlı yazısında söylediklerinde haklıydı. Evet Raci takıntılıydı. Bu takıntılı durumu saplantıya dönüşmüş, zamanla ‘Tanpınar’ın eserleri kendi hayatının gerçeği olmuştu. Size anlattığı rüya da Sahnenin Dışındakiler romanında Cemal’in gördüğü rüyaya benziyor. Bana göre Raci, Tanpınar romanlarının içinde yaşıyordu. Romanlardaki karakterlerin yerine geçiyor onlar gibi davranıyor, onlar gibi düşünüp konuşuyordu. Bir süre sonra karakterler arasında gidip gelmekten yorulunca kendisini Tanpınar’ın yerıne koydu. Raci biliyordu ki Tanpınar olmak demek bütün o romanlar demek ve bu romanların karakterleri olmak demekti. Benim sizin hastanız olan Raci Bey ile bir bağım yoktur. Benim Raci’m üniversite yıllarında tanıştığım Türk Dili ve Edebiyatı yüksek lisans öğrencisi olan Raci’dir. Ona duyduğum özlem artık bana öyle büyük bir acı veriyor ki ömrümün bu son zamanlarını dalları kesilip kütüğe dönüşmüş bir ağaç gibi yaşıyorum.....
Ertesi günün sabahı elimde mektuplar, dadıyla Şaduman’ın yanından bir hışımla geçerek çalışma odasına girdim. Raci masanın başında oturmuş, gazete okuyordu. Mektupları ona doğru uzatarak, ‘Bunlar ne!’ diye bağırdım. Cevap vermedi. Tekrar bağırarak, “ Raci söyle bana, bunlar neyin nesi?!” dedim. Yine cevap vermedi. Suratı asıldı. Bir bana bir elimde savurup durduğum mektuplara baktı. Gözlerimden yaşlar akıyor elimde tuttuğum mektuplar gözyaşlarımla ıslanıyordu. “Yeter artık Raci, lütfen kendine gel“ dedim boğuk bir sesle. Raci sanki sözlerimi duymuyor, beni ve çevresini yabancılayan gözlerle süzüyordu. Mektupları yavaşça masaya bıraktım. Masanın üzerindeki Sahnenin dışındakiler romanının içinde olduğu dosyayı işaret ederek , “ Bunun içindekiler gerçek değil Raci. Sen, ben, kızımız bu ev, gerçek olan biziz.”dedim. Gazeteyi bırakarak sözlerimdeki hakikatin ağırlığı altında eziliyor gibi dirseklerini masanın üzerine dayayıp başını ellerinin arasına aldı. Sanki hayal ile gerçek arasında sıkıştığı yerden kurtulmaya çalışıyordu. Bu acı dolu hali az önceki öfkemi dindirdi. Elimi omzuna koydum ve, “O kadın bir hayal ürünü, bak ben buradayım, yanındayım.” diyerek onu ait olduğu gerçekliğe çekmeye çalıştım.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Raci kendisini kuvvetle tutan bir gücün elinden kurtulmuş ok gibi arkasına yaslandı. Bakışları ürkütücü bir hal aldı. Ani bir hareketle ayağa kalkıp beni iterek kendisinden uzaklaştırdı. Hayatımda bu kadar korktuğum başka bir an yoktur. “ Raci ne yapıyorsun! Benim! Karın! Sabiha!!’ diyerek korkuyla bağırdım.
Raci bu telkinlerime Sahnenin Dışındakiler romanının sonunda Muhlis Bey’in Cemal’e söylediği sözlerle karşılık verdi. Masanın üzerindeki o günün gazetelerinden birini aldı. Gazetedeki alelade bir haberi bana göstererek;
“ Bırak Sabiha’yı şimdi... Daha mühimmi var. Gazete okumadın mı? Nasır Paşayı öldürmüşler. ... İhsan’da orada imiş..” dedi.
O an her şey önemini yitirdi. Çığlık atarak odadan çıktım. Bazı ufak tefek eşyayı bir çantaya doldurdum. Şaduman’ı kucağıma aldım, evi terkettim. Sokağın başında durup son bir kez eve baktığımda dadımız Mukadder Hanım’ın, başörtüsünün uçlarıyla gözlerini kurulayarak peşimizden geldiğini gördüm......
Sabiha Gülersoy
21 ekim 1988
Melek Koç, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 48
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster