Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
61
 

RACİ HOCA (3. Bölüm)

"Kitaplar yumuşak başlı, halim selim dostlar değildir her zaman, insanın çıtı pıtı araç ve gereçlerle gereken bakımı yapıp ruhunu bir evin önündeki küçük bahçeciğe dönüştürmesini sağlayan avuntu kaynakları da değildir: dil salt bir süs işlevi göremeyecek kadar yaman ve değerli bir nesnedir, insanın sahip olduğu en paha biçilmez varlıktır: yağmur ve rüzgardır dil, silah ve sevgidir, güneş ve gecedir, gül ve dinamittir; ama yalnızca biri de değildir bunların : asla tehlikesiz sayılmaz, çünkü söz konusu nesnelerin her birinden biraz bir şeyler içerir: ekmek , sevecenlik ve kin. Ve her birinde, her bir minicik sözcükte gözle görülemeyip, kulakla işitilemese ve yanına yaklaşılamasa da her zaman saklı yatan bir şey vardır: Ölüm.
Çünkü yazılan ne varsa ölüme karşıdır..."
(Heinrich Böll / Gül ve Dinamit sayfa 60)
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Sevgili Gönül, gördüğüm şiddetli kabusun etkisiyle uyandım. Bu gece artık uyuyamam. Son zamanlarda gördüğüm kabuslar iyice arttı. Uyandıktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamadığım bu kabuslar uyku düzenimi altüst ediyor. Bir şey değil, annem çok üzülüyor halime. Bazı geceler bağırarak uyanmışım, annem sesime kalkıp gelmiş yan odadan. Önceki mektuplarımda sana yazmıştım annem de benimle birlikte geldi İstanbul'a diye. 'Zaten Bursa'da kimsemiz yok, hem sen tek başına yapamazsın koskoca şehirde." dedi. Dedi ama geleli üç ay olmasına rağmen bir türlü alışamadı. Haklı, bütün gün evde oturuyor. Geçen gün örgülerini yanına alıp evimizin tam karşısına düşen Rami Parkı'na gitmiş. Meraklı kadınlar etrafını sarmışlar. "Soru üzerine soru sorup durdular, bir daha çıkmam evden." dedi annem.
Dün gece yine kabusun etkisiyle uyandıktan sonra her zaman yaptığım gibi sana mektup yazmaya koyulmuştum ki aniden annem içeri girdi. Kağıdı kalemi saklamaya fırsat bulamadım. Yarı kızgın bir tavırla " Yine Gönül'e mektup mu yazıyorsun?" diye sordu. Yalan söyleyemedim. "Evet" dedim. "Oğlum, unutmaya çalış, böyle giderse hasta olacaksın" dedi. Yanıma oturdu. Ellerimi tuttu. Tıpkı çocukluğumda yaptığı gibi başımı göğsüne bastırdı. Bu şefkat dolu hareketi zapt etmeye çalıştığım gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine yol açtı. Küçücük bir çocukken düşüp bir yerimi acıttığım zamanlarda koşup anneme sarılıp ağladığım gibi ağladım annemin göğsünde. Utandım, sıkıldım ağlarken, ama ağladım yine de. " Anne" dedim. "Canım çok yanıyor, aklımdan çıkaramıyorum, neden anne, neden tüm bu olanlar?" Bir eliyle başımı okşayarak, " İsyan etme" dedi. " Bazen böyle olur." Kalkıp ışığı kapattı. "Bu gece beraber uyuyalım" dedi. Yatağa girip anneme sarıldığımda anladım ki giderek uzaklaştığını sandığım çocukluğum meğer çok yakınlardaymış. Oysa büyüdüm sanıyordum." Biliyor musun anne, ona bir şeyler yazdığımda onunla konuşuyormuşum gibi mutlu oluyorum" dedim. Titrek bir sesle, "Peki" dedi. "Madem seni rahatlatıyor, yaz öyleyse." Karanlıkta yüzünü göremedim ama iç çekişinden annemin de ağladığını anladım. "Ağlıyor musun?" dedim. Sesini kontrol etmeye çalışarak, "Yok, ağlamıyorum, hem niçin ağlayacakmışım" dedi. " Düpedüz ağlıyorsun" dedim. Cevap vermedi. Çocukken birlikte uyuduğumuz zamanlardaki gibi türlü maskaralıklar yaptım. Nihayet ağlamakla gülmek arasında bir kahkaha attı. Uyuyana kadar gülüşüp durduk...
Salim Şakrak
16 Aralık Pazartesi 1968 İstanbul
 
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Bugün derste Cezmi Hoca'dan azar işittim. Hakkı var, dalmışım, dersi dinlemiyordum. Pencereden fakültenin bahçesine bakarken bir ağaçtaki kuş yuvasına gözüm takılınca aklıma seninle Gürsu Parkı'nda dolaşırken bulduğumuz yaralı güvercin geldi. Belediye binasının önüne kadar yürüyüp meydandaki havuzdan su içirmeye çalışmış, fakat bir damla su içirememiştik. "Yaşayacak mı?" diye sorduğunda bildiğimden değil de sırf sen üzülmeyesin diye, "Yaşayacak" demiştim. Sanki kuşun akıbeti elimdeymiş gibi sevinip bana minnetle bakarak gülümsemiştin. Ertesi günün sabahı ağlamaklı gelmiş, "Kuş öldü Salim, hani yaşayacaktı?" demiştin. Ben kuştan çok kuşun ölümüne üzülmene üzülmüş, "Üzülme" demiştim, "Ömrü o kadarmış". İşaret parmağınla gökyüzünü gösterip, "Düşünsene" demiştin, "Bir daha uçamayacak."
İşte bunları düşünürken omzuma değen bir el beni kendime getirdiği gibi az önce beni kıskıvrak yakalayan maziyi de un ufak etti. Elin sahibini aramak için döndüğümde yanıbaşımda Cezmi Hoca'yı gördüm. Sınıfta bir gülüşme oldu. Cezmi Hoca, "Bakıyorum da gözünüz dışarıda Salim Efendi" dedi. "Özür dilerim hocam, dalmışım" dedim. Bu özrüm yetersiz gelmiş olacak ki sınıfa dönüp alaycı bir tavırla "Duydunuz değil mi? Dalmış!" diyerek beni iyice utandırdı. Cezmi Hoca diğer hocalarımıza göre fazla kaprisli biri. Dersinde çıt çıkmaya görsün hemen bu durumu lehine çevirir. Ellerini arkasına bağlar, kurum satar gibi sınıfın içinde yürüyerek eğitim öğretimden başlayıp konuyu kendi öğrencilik zamanlarına getirerek ders sonuna kadar uzun uzun nutuk atar. Arada bir yürüyüşünü keser, oldukça kısa olan boyundan muzdaripmiş gibi parmaklarının ucunda yükselir sonra kaldığı yerden yürüyüşüne devam eder. Onun bu halleri sınıfı eğlendirir, Cezmi Hoca ellerini arkasına bağladığı anda öğrenciler birbirlerine bakarak gülüşürler ve böylece ders kaynar gider..
Salim Şakrak
20 Aralık 1968 Cuma İstanbul
 
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Bugünkü son ders Raci Hoca'nındı. Raci Hoca'nın dersleri diğer hocalarımızın derslerine göre daha eğlenceli geçiyor. Bizimle arkadaşça konuşuyor. Ders monotonlaşıp öğrencilerin dikkati dağılmaya yüz tuttuğunda hemen ders dışı konulara giriyor. Sanırım sınıfta Raci Hoca'yı sevmeyen yok. Bugün bize 'Tanpınar'ın 'Ne içindeyim zamanın' adlı şiirini okudu. Ben şiiri biliyordum. Fakat Raci Hoca'nın tok sesiyle vurgulayarak okuyuşu şiire öyle bir ahenk kattı ki ilk defa duymuş gibi etkilendim. "Bu şiiri daha önceden bileniniz var mı?" diye sordu. Ben şiirin üzerimde bıraktığı tesirin heyecanı ile elimi kaldırdım. Baktım benden başka elini kaldıran yok. Raci Hoca bana şiiri değil de bir sırrı biliyormuşum gibi manalı baktı...
Salim Şakrak
24 Aralık 1968 Salı / İstanbul
 
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Ah şu benim heyecanlarım. Cezmi Hoca sınıfı sözlü yaptı. Sıra bana gelince üzerinde üç gündür çalıştığım konuyu unutuverdim. Oysa neredeyse ezbere bildiğim bir meseleydi. Ne zaman söz hakkı doğsa vücudumu bir ateş sarıyor, ağzım kuruyor, elim ayağım birbirine dolaşıyor, sıtma tutmuş gibi ürperip titriyorum. Fakat uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamda Cezmi Hoca'nın alaycı tutumunun da payı büyük. Gözünü gözüme öyle bir dikti ki geveleyip durduğum kelimeleri bir cümleye tamamlayamadım. Eminim yapacağım hiçbir belagat onu içine düştüğüm bu zor durum kadar memnun edemezdi.
Salim Şakrak
27 Aralık 1968 Cuma / İstanbul
 
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Yine aynı kabus.
Yüreğim ağzımda uyandım. Sana bu satırları yazarken görsen ellerim nasıl da titriyor. Uyandıktan sonra sokak lambalarından sızan soluk ışığın odamın içinde oluşturduğu gölgeleri seyredip durdum bir süre. Tavanın köşesinde bir ışık huzmesi titreşip duruyordu. Başka bir ışık kümesi ise yatağımın tam karşısındaki kitaplığın üstünde dolaşıyordu. Biraz sonra ışık yansımalarının hareketleri kafamın içinde bir ritme, bu ritim ise hüzünlü bir melodiye dönüştükten sonra yerini senin sesine bıraktı. Sesinle birlikte adeta odamın bütün duvarları açıldı ve bir anda kendimi Gürsu’da, tarlaların arasındaki tulumbanın başında, bana şiir okuduğun o sıcak öğle sonrasında buldum. “ Kuşçu amca! Bizim kuşumuz da var, ağacımız da. Sen bize bulut ver sade. Yüz paralık.(1) Şiiri bitirir bitirmez yüzün gölgelenmiş, elindeki kitabı yere düşürmüştün. Ardıma dönüp bakınca karşımda babanı gördüm. Ağza alınmayacak hakaretler savurup, kolundan tutup çekiştirerek götürmesine öylece bakakaldım. Patika yolun sonunda dönüp bana öyle üzgün bakmıştın ki insan ancak kötü bir talihe böyle bakabilirdi. Kırmızı renkli cildinin sırtına ismini kazıyıp sana vermek için getirdiğim şiir kitabını düştüğü yerden alıp hava kararana kadar kendime, babana ve dünyadaki her şeye kahrederek oturup durdum tulumbanın dibinde. O günden sonra benimle görüşmen yasaklanmış, bu yasakla birlikte çocukça masumluğumuz yerini yetişkince iki yüzlülüklere terketmişti...
Hiddetle kalkıp odamın ışığını açtım. Geçmişe tutulan habis bir aynaya dönüşen tüm ışık yansımaları ve gölgeler odanın aydınlanmasıyla birlikte defolup gittiler.
Işığı yaktıktan sonra senden yadigar kalan eşyaları, bana yazdığın mektupları koyduğum dolaba koştum. Dolabın içinde sana dair ne varsa hepsini yatağımın üstüne taşıdım. Sandım ki bunları görmek bana iyi gelecek. Fakat yanılmışım. Bir küçük teneke kutu, bir ağaç topaç, onlarca Mabel sakızı, altı adet kitap ve otuz üç mektuptan oluşan küçük koleksiyonuma göz atarken içimi tahammül edilmez bir ızdırap kapladı. Ehemmiyetini yalnızca benim bildiğim bu nadide eşya ve mektuplar üzüntümü paylaşıyorlarmış gibi solgun görünüyorlardı. Sakızların ambalajında neşeyle gülümseyip duran Arap kızının yüzünü gitgide müteessir bir ifade kaplıyordu sanki. Doğum günlerimde verdiğin altı kitabın arasından mektuplardan oluşan Handan(2) adlı romanı elime alıp alelade bir sayfasını açtım. Kitabı okuyup bitirdiğimizde, “Biz de mektuplaşalım mı?” demiştin. Başta bu düşünce bana lüzumsuz gelmişti. Aynı sokakta oturuyor, aynı okula gidiyor, hemen her gün görüşüyorduk. Halbuki mektup birbirinden uzakta olan insanlar içindi. Önce mantıksız gibi gelen bu fikir yazışmaya başladığımızda bende anlamını buldu. Zihnimin derinliklerinde bastırılmış sözcükler elimde tuttuğum kalem ile yol buluyor, bu yol beni bildiğimden başka, güzelliklerle donatılmış gizemli bir dünyanın içine çekiyordu. Mektupları postaya verirdik. “Mektubu mektup yapan üzerindeki posta puludur” demiştin. Yazdığım mektupları artık sana ulaştıramayacağımı bilmek ruhuma öyle büyük bir azap veriyor ki bu azap yüzünden ölebilirim. Şimdi yazıp yazıp bir kenara koyduğum müsveddeler kendilerini gerçek birer mektup sansınlar diye üzerlerine posta müdürlüğünden aldığım pulları yapıştırıyorum. Bana gelince, seni öyle çok özledim ki kendimi içi boş, pulsuz bir zarf gibi hissediyorum.
İstanbul’a gönderilmenden kısa bir süre sonra kara haberi aldım. Bundan birkaç gün sonra da yazdığın son mektup geldi.
Salim Şakrak
31 Aralık 1968 Salı / İstanbul
 
 
 
Gönül’den Salim’e Mektup
Ah sevgilim.
Seninle kurduğumuz tüm hayaller, tahsil ümidim, kısaca her şey, her şey bitti. İstanbul’a apar topar gönderilmemin sebebini üç gün önce öğrendim. Meğer bizimkilerin niyeti beni teyzemin zengin komşusu Necla Hanım’ın serseri oğlu Burhan ile evlendirmekmiş. Tüm yalvarıp yakarmalarımın karşılığı babamdan işittiğim hakaretler oldu. Ağlamama, kendimi yerlere atıp tehditler savurmama rağmen beni, hayatı boyunca her şeyi kolayca elde etmeye alışmış zenginlik budalası Burhan’a verdiler. Ertesi gün bir pusula yazıp kuzenimle Burhan’a gönderdim. Oralı olmadı. Bu son ümidim de boşa çıkınca aynı günün akşamı kardeşim Semiha’nın da yardımıyla evden kaçtım. Beni Harem Otogarı’nda bulup tekrar eve getirdiklerinde artık yapacak bir şey kalmadığını anladım. Daha üç gün öncesine kadar hayatımın irademe bağlı olduğunu zannederken bir anda kendimi böyle aciz ve hürriyetsiz bulmak beni derin bir bunalımın içine itti. Kaderi hoyrat ellerde bulunan eşyalara dönüştüm adeta. Başkalarında görmeye dayanamadığım bu acziyeti şimdi kendimde görmek kadar beni ne tiksindirebilirdi. Anladım ki düşüncelerimiz asla değiştiremeyeceğimiz gerçeklere karşı kendimizi avutmak için geliştirdiğimiz bir tür tepkiymiş. İşte şimdi ben kendi gerçeğimi gördüm. Kadın olmak! Tüm kaderim bu gerçeğe bağlıymış. Babam kaçmakla onu rezil ettiğimi söyledi. İçinde bulunduğumuz cemiyet insanlık onurunu meğer ikinci sınıf gördüğü kadına bağlamış. Kendi hayatı için bile fikri sorulmayan kadına aynı zamanda cemiyeti ayakta tutmak gibi de görevler verilmiş.
Okuduğumuz tüm kitapları unut sevgilim, onların hepsi birer muhayyile. Dilin kemiği yok, kaleminse hiç... Ne Madam Bovary kadar ahlaksızım ne de Eugene Grandet kadar sabırlı. Öyle üzgünüm ki. Oysa az kalsın başarıyordum. Tam otobüse binmek üzereyken buldular beni. Seni son bir defa görseydim, son bir kez gözlerine bakabilseydim belki bu kadar kahrolmayacaktım. Artık çok geç. Aciz olduğum ve bir geleneğe boyun eğdiğim için affet beni sevgilim. Sen hayatımdaki en güzel şey.. Şimdi şu üstüme kilitlenen kapının ardında inandığım tüm değerler üzerine yemin ediyorum, öyle bir şey yapacağım ki beni evvela kendimden, sonra senden koparanların yaşamları boyunca pişmanlıkları yüzlerinden okunacak. O küstah, ne oldum delisi, şımarık Burhan’ın gövdesine sıtma gibi yapışacağım. Hiçbirine gün yüzü göstermeyeceğim. Onlara genç bir kızın mutsuzluğuyla mutlu olmaya çalışmak neymiş öğreteceğim.
Allahaısmarladık sevgilim. Seni daima seveceğim...
Gönül Akduman
21 Temmuz 1967 Cuma / İstanbul
 
 
 
Salim’den Gönül’e Mektup
Bir kapının önünde duruyorum. Kapının ardından duyduğum sesin ismimi haykırıyor. Kapıyı açıp içinde onlarca kapı olan bir odaya giriyorum. Girdiğim kapı büyük bir gürültüyle kapanıp, arkadan kilitleniyor. Korkuyorum.“Kim var orada!” diye bağırıyorum, Cevap gelmiyor. Derinlerden gelen sesin yankılanıyor. Odanın içindeki kapılardan birini açıp bir odaya daha giriyor, girdiğim bu odada diğerinden daha fazla kapı olduğunu görüyorum. Yüzlerce kapıdan giriyor, yüzlerce odadan geçiyor, bir türlü sana ulaşamıyorum. Girdiğim bütün kapılar daha fazla kapılara açılıyor ve daha büyük gürültülerle kapanarak kilitleniyor. Kendimi sonsuz bir labirentin içinde sıkışmış hissediyorum. Nefes almakta zorlanıyorum. Çaresizlik içinde, “Neredesin!” diye bağırıyor fakat sesimi sana duyuramıyorum. Gücümün iyice azaldığı bir sırada son gayretimle açtığım bir kapı öncekilerden farklı bir odaya açılıyor. Odanın ortasında bir mezar, mezarın ortasında gövdesi kırmızı ciltli bir kitap sırtını andıran, dallarında yaprak yerine sararmış mektupların olduğu devasa bir ağaç görüyorum. Dehşet içinde ağacın üstüne kazınmış kendi el yazımı okuyorum. Gönül Akduman. Doğum Tarihi: 17 Ağustos 1948. Ölüm Tarihi: 22 Temmuz 1967. Sesini duyuyorum, bu sefer çok yakınımdan geliyor. Geriye dönünce seni görüyorum. Giysilerin kan içinde. Ağlamaktan şişmiş gözlerinle bitkin bakıyorsun bana. Sevinçle ellerini tutarak seni kendime doğru çekip sıkı sıkı sarılıyorum. Sıcak bir şeyler bulaşıyor avuçlarıma. Soğuk yüzün değiyor yüzüme. Buz gibi alnına öpücük konduruyorum. Saçların küf kokuyor. “Seni çok özledim” diye fısıldıyorsun. İçim parçalanıyor, “Neden Gönül, neden yaptın bunu?” diyorum. Geri çekilip kanayan bileklerini göstererek, “Ben yapmadım, onlar yaptı! Beni öldürdüler!” diyorsun. Avuçlarımla bileklerine bastırıyor, fakat kanı durduramıyorum. “Bak!” diyerek az ötede bir tulumbanın dibinde su içmekte olan kanadı kırık güvercini gösteriyorsun. Az sonra güvercin tek kanadını çırparak havalanıp bir müddet uçuyor ve yere düşüyor. Düştüğü yere gidiyor, yerde hareketsiz yatan güvercini seyrediyorum bir müddet. Döndüğümde seni bıraktığım yerde göremiyor, aklımı kaçıracak gibi oluyor, avazım çıktığı kadar adını haykırıp deliler gibi koşarak her yere bakıyor, seni bulamıyorum. Mezarın yanına çöküp dizlerimi karnıma çekerek oturuyorum. Kuvvetli bir rüzgar çıkıyor ve yanıma bir mektup düşüyor, elime alıp zarfının üstünde yazılanları okuyunca sana yazdığım mektuplardan biri olduğunu anlıyorum. Başımı kaldırıp ağaca doğru bakıyorum. Mektuplar rüzgarın etkisiyle savrulup kurumuş yapraklar gibi üzerime doğru düşüyor. İçim eziliyor, sırtımı mezarın soğuk mermer duvarına yaslayıp gözyaşlarına boğuluyorum. Aniden ortalık kararıyor. Devrilip sırtüstü yere uzanıyorum. Bileklerimde bir sızı hissediyorum. Üstüm başım sırılsıklam. Terlemiş olmalıyım diye düşünüyorum. Kafamın içinde bir uğultu oluşuyor, sanki kanım çekiliyor, üşüyorum. Kapının ardında bir koşuşturma duyuyorum. Birazdan sertçe kapıya vuruluyor. Bir adam, “Aç şu kapıyı, yoksa gebertirim seni” diye bağırıyor. Korkuyorum, çok korkuyorum. Kapı yumruklanıyor, tekrar, “Aç şu kapıyı!” diye bağırıyor aynı ses. Kapının ardındaki telaş artıyor. Kapı tekmelenmeye başlıyor. Az sonra kapı kırılıyor, bir el ışığın düğmesini arıyor. Oda aydınlanıyor. Gözlerim ışığın etkisiyle kamaşıyor. Tüm gücümü toplayıp doğruluyorum. Ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkamıyorum. Kendimi tekrar sırtüstü yere bırakırken yattığım yerin kan içinde olduğunu görüp dehşete kapılıyorum. İçeriye bir sürü insan doluşuyor. İki kadın feryat edip ağlayarak kendilerini yere atıp dizlerini dövüyorlar. Kadınlardan biri kalkıp kırık kapının önünde güçlükle ayakta duran bir adamın üzerine yürüyor. “Senin yüzünden, sen öldürdün kızımı!” diyor kadın. Başka bir adam kadını tutuyor. “Kızım!” diye acı içinde inleyerek üstüme doğru eğiliyor aynı kadın, omuzlarımdan tutup sarsarak, “Gönül!” diye çığlık atıyor.
“Ben Gönül değilim” demek istiyorum, fakat ağzımı açamıyor, korkudan kaskatı olmuş halde, bir kan gölünün içinde öylece hareketsiz yatıyorum.
Annemin sesini duyuyorum sonra. “Korkma!” diyor. “Korkma!. Sadece bir rüya!”
Salim Şakrak
4 Ocak 1969 Cumartesi / İstanbul
1- Orhan Veli, Kuş ve Bulut adlı şiiri. 2-Halide Edip Adıvar, Handan adlı romanı

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 45
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster