Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mart '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
110
 

Ramazan bir öksüz Oğlan

Ramazan bir öksüz Oğlan
 

Çıtır çıtır yanan odunların sesinin ninni gibi geldiği bir odada; paltosunun yakalarını kaldırmış, ellerini nefesinin sıcaklığıyla ısıttığı halde her tarafı ayazdan uyuşmuş  gençten birisi sandalyede oturuyordu. Masanın üzerindeki klasörün içinden çıkarttığı dosyaları bir bir okuyup arada bir gülümsüyordu. Yetki ve sorumluluk alanında bulunan Fak-Fuk fonunun yıl sonu faaliyet raporu ve alınan iyi sonuçlar hedeflerine ulaştıklarının nişanesiydi. Arkasına yaslanıp gözlerini kapattı, yüzünde mutlu bir ifade belirdi. Genç uyuşan bacaklarını dinlendirmek için ayağa kalkıp odanın içinde tur atmaya başladı. Sobanın içine 2-3 tane daha odun attı, alazlar içine atılanları hemen yutuyor, her yanı kıpkırmızı olduğu halde büyük olmayan bu odayı ısıtamıyordu. Dışarıda nefes kesen bir ayaz vardı, rüzgar uğulduyor pencerenin kenarlarından içeriye buz gibi bir hava ve kar üfürüyordu. Mütevazi döşenmiş odada belirgin bir sadelik hemen göze çarpıyordu. Bir masa 3-4 tahta iskemle, duvarlarda Atatürk portresi, Türk bayrağı ve Türkiye siyasi haritası asılıydı.

Genç pencereden dışarıdaki doyumsuz manzarayı seyretmeye koyuldu. Evlerin, damların üstleri karla kaplıydı. Saçaklardan uzun uzun buzlar sarkıyordu. Karlar bütün kusurları örten beyaz, kaba, yumuşacık bir yorgana benziyordu. Sobaya odun atmak için içeriye giren hademeye buz gibi olan çayını tazelemesini rica etti. Üşüyen ellerini çocukken yaptığı gibi birbirine sürterek ısıtmayı denedi ama nafile.

Masanın başına yine diğer raporları okumaya devam etmek için döndü... Masanın üstündeki telefonun acı acı çalmasıyla kafasını kaldırıp ahizeyi eline aldı.Telefon İlçe Jandarma Komutanlığından geliyordu. Merkeze bağlı dağ köyü olan Arılı Köyü'nden zor bir doğum için ilçeye ulaşmaya çalışan 6-7 kişilik kafilenin kapanan yolda mahsur kaldığını, durumun aciliyetini bildiriyor gerekli izinlerin verilmesini ve gereğini arzediyordu. Soğukkanlılığını muhafaza ederek acilen Köy Hizmetleri Müdürlüğünü ve İlçe Devlet Hastanesini arayıp gerekli emirleri verdi. Vilayetteki Hava Tugay Komutanlığını arayarak askeri helikopter talebini bildirdi, koordinatları yazdırdı. Neticenin tarafına bildirilmesini rica etti yetkililere…

Pusulası bozuk kaptan gibi ne yapacağını bilemedi uzun süre... Şampanya şişesinin sarhoş köpükleri gibi sendeledi, vücudu kalp atışlarına ayak uyduramayınca  adeta sandalyesine çöker gibi oturdu. Hiçbir kalıba sığmayan onlarca düşünce geçti kafasından.Tüm renkler kör olmuştu, her yer beyazdı. Bembeyaz... Hatta kırık beyaz... Koca bir yumruk oturmuştu böğrüne... Rutin giden yaşamının başlangıcını, rüzgara karşı üflediği o yılları anımsadı, gözlerinden dökülen o sıcacık, insani yönünü zenginleştiren incileriyle...Mühürlü dudakları zorla aralandı..

‘’Dayan  bacım, dayan anam... Balkız anam’’... diyebildi...

Anacığını; Balkız'ı  buna benzer bir günde yüzünü bile göremeden kaybetmişti. Aynı hikayenin kahramanlarından biriydi Balca gelin... İlk bebesini 15 yaşında Ramazan ayında doğurmuş, bir yaşına gelmeden kuşpalazından kaybetmişti. 9 ay sonra yine böyle bir beyaz kabus gününde  nice zorluklarla ilçe hastanesine yetiştirilmiş, hemen ameliyata alınmasına rağmen bebek güçlükle kurtarılmış fakat Balca gelin çok kan kaybettiği için yitip gitmişti.. Bebeğe ağabeyi Ramazan'ın kafa kağıdı miras kalmıştı.

Ana ve baba tarafı tüm sülale arıcılık yaparlardı. Kafkas arı cinsi yeryüzünde sadece bu ilçede yaşıyordu. Köylülerin çoğunluğu arıcılık ve küçükbaş hayvancılıkla nafakasını çıkarıyordu. Genç yaşına rağmen ruhen ihtiyar babası ve acıdan sefaletten kocamış  bir nine küçük Ramazan'ın ailesiydi. Akrabaları tarafından kucaktan kucağa geçen öksüz, altı temizlenene kadar koca ninesiyle koyun koyuna sabahladı... Koca ninesi hakkın rahmetine kavuşunca baba çaresiz öksüzü Erzurum Çocuk Esirgeme Kurumu’na devletin şefkatli ellerine teslim etti. Küçük Ramazan dışa dönük, konuşkan, zeki, hırslı, hareketli, kendisiyle barışık  bir çocuktu. Babası arada bir gelir kucaklaşır, koklaşırlardı. Bazı geceler burnunun direği sızlardı sevdikleri aklına düştükçe... Babası fukaranın nafakası gibi bir görünür bir kaybolurdu.

Müdür babasının, öğretmen annelerinin sözünden çıkmaz, zorda kalan arkadaşlarının yardımcısı olurdu hep, mutluydu ama...Bir yanında ki sadık hüznü onu hiç yalnız bırakmıyordu...Kitap okumayı çok  ama çok seviyor, kitaplıktan ayrılmayı hiç istemiyordu. Her fırsatta bahçede ki ağacın altına koşar kahramanlarıyla olayları yaşardı...

İlk, orta, lise derken 18 yaşını doldurmuş, civan gibi bir delikanlı olmuştu. Hitabeti kuvvetli, kelime dağarcığında ki kelimeler çok fazlaydı. Ya avukat ya da yönetici olmak istiyordu. Sınavları büyük bir başarıyla verip Ankara Siyasal Bilimler Fakülte'sini kazanmıştı. Büyük bir azimle okumayı, çalışmayı birlikte yürüterek, aldığı bursunda hakkını vererek 1. olarak bitirdi okulun şeref listesine adını yazdırmıştı. Okul kütüğüne isminin, soy isminin yazılı olduğu pirinç levhayı törenle çakmış, kendine hediye edilen dolma kalem setiyle, saati büyük bir memnuniyetle kabul etmişti.Artık çakı gibi bir kaymakam adayıydı. İç İşleri Bakanlığının açmış olduğu yazılı ve sözlü sınavda başarılı olup bakanlığa çekilmiş 3 yıllık kaymakamlık kursunu(staj)kaymakam vekili olarak yine 1.olarak bitirmişti. Kurs belgesi başarılarını belgeleyen taç gibi ışıldıyordu. Sıra görev yapacağı yeri belirleyen kura çekimine gelmişti. İlk atamalar 5. sınıf ilçelere yapılıyordu. Bacakları hazan yaprağı gibi titriyor, heyecandan içi içine sığmıyordu. Dudakları belli belirsiz hareket ediyor içinden ; ''İnşallah doğduğum ama yaşayamadığım, üzüntülere gark olduğum, Balca anamın, kocaninemin yattığı topraklara çıkar'' diyerek...Kuralar çekilince üzüntü ve hayal kırıklığıyla oturdu yerine. Tayini Mardin'in İdil ilçesine çıkmıştı. Kendisi gibi gideceği yeri beğenmeyenler olabilir düşüncesiyle araştırma yaptı becayiş yapmak için adaylar arasından. Nihayet istediği olmuştu o artık Ardahan İli Posof İlçesi Kaymakamı olarak atanmıştı.Tanrı kendine dönülüp, el uzatan bu öksüzün ellerini boş çevirmemişti. Uzun uzun gözyaşı döktü sevinçten. Karı delerek önce başını sonra gövdesini çıkaran kardelenler gibi; tırnaklarıyla, azmiyle, iradesiyle, güçlü kişiliğiyle tuttuğunu kopartmış, ölümüne kendi kendine verdiği söze sadık kaldığı için kazanmıştı.

Bütün evrakları ivedilikle tamamlayıp, görev emrini ve birkaç parça eşyasını alarak önce vilayete sonrada memleketi Posof ilçesine gelip hemen göreve başlamıştı. Göreve 2 seneliğine atanmış, 9 ayı çarçabuk geçmişti. Kimsesizlerin, gariplerin, öksüz ve yetimlerin, yoksulların, muhtaçların daha 28 yaşındayken babaları olmıştu.

Dalıp gitmişti  asi rüzgarların kavgası dinmiş yaşadığı yerde çürümesini istediği bedeni uyuşmuştu.Tufan hikayeleri gibi kavurdu zihnini düşünceler, yüzünde kederli çizgiler oluştu yol  yol…

Uzun uzun çalan telefonun sesini algılayamadı önce gerçeğin ışığını yakalayıp ses verdi genzini temizleyerek.

‘’Posof Kaymakamı Ramazan Arıcıoğlu buyurunuz...

‘’Efendim ben Posof Devlet Hastanesi başhekimi Dr. Ali Eren anne ve çocuk kurtuldu efendim...

‘’Anne ve babası çocuğun adına diğer ana babalar gibi yine sizin isminizi vermek istiyorlar, nasıl tensip buyurursanız efendim...

      

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 321
Kayıt tarihi
: 25.11.11
 
 

Öğretmenin, öğrenmenin yaşı yoktur felsefesine inanan öğretmenim. Yıllarca okuyarak belleğimde ol..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster