Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Temmuz '09

 
Kategori
Futbol
Okunma Sayısı
1178
 

Re re re, ra ra ra, Gassaray Gassaray, CimBomBom...

Re re re, ra ra ra, Gassaray Gassaray, CimBomBom...
 

Galatasaray Tel Aviv'de...


Bir Türk ve yedi Alman, İsrail’de futbol maçına giderlerse ne olur?

Beraberce çekirdek çitleyip, “Beş, beş, beş, beş...” diye bağırırlar.

İtiraf ediyorum, futbolla pek alakam yok. En son futbol maçımı, Berlin’de sık sık gittiğimiz bir kafede, biraları yuvarlayıp, “Höylöylöylöy...” diye çığıran mahalleliden hafifçe tırsarak seyretmiştim. Avrupa Kupası, Türkiye-Almanya maçı. Attığımız ilk golün ardından “Heeeeeeeeyyyyyyyyooooooo...” diye ünleyerek masaya tırmandığımda, “bilim kurgu filmlerinde postu kurtarmak için uzaylı taklidi yaparken foyası meydana çıkan insanoğlu” muamelesi görmüştüm. Ben diyeyim 100, siz deyin 200 çift mavi göz, bir anda benden yana dönmüş, ortalığı ürkütücü bir sessizlik kaplamıştı. Çok fantastik bir olaydı. Uzatmayayım, “Finale... Oo... Cantare... Oooo...” derken, Almanların verimli çalışma ilkeleri doğrultusunda yatıp yatıp, son dakikalarda attıkları birbirinden pis goller yüzünden maçı kaybettiğimizde, öylesine perişan olmuştum ki, hiç tanımadığım insanlar sırtımı sıvazlayıp, teselli etmişlerdi beni. Hey gidinin gidisi. Yine hayatımızdan koca bir sene geçmiş de haberimiz olmamış.

Tıpkı Galatasaray’ın Tel Aviv’e geleceğinden haberim olmadığı gibi.

Kocam iki gün önce iş yerinden telefon edip, “Galatasaray’ın bir İsrail takımıyla maçı varmış, gitmek ister misin?” diye sordu. Allah’tan bu futbol olaylarıyla ilgilenen yeterli sayıda insan var etrafımızda da, onlar söylemişler. “Gidelim.” dedikten sonra, kendimi şöyle bir yokladım. Gruptaki tek Türk bendim, biri kalkıp da “Galatasaray’da kimler oynuyor?” diye sorsa, en iyi ihtimalle “Prekazi.” diyecektim. Hemen internete girip, biraz bakındım. Bulduğum ilk haberde, takım kadrosu falan gözümden silindi. Kör oldum.

“Galatasaray’ın mor renkli yeni formaları...”
“Aslan gitti, yerine Milka ineği geldi...”

“N’ayır, n’olamaz...” diye haykırdım. Renkleri benim bildiğim kadarıyla 100 senedir sarı-kırmızı olan bir takımın, aniden morarmasına kendim anlam veremezken, bir de bunu Alman dostlara açıklamak zorunda kalacağım düşüncesi yaşamdan soğuttu beni.

“N’olur bu maça mor formayla çıkmasınlar... Ben ölene kadar Milka yememeye razıyım. N’olur ya... Ant verdim bak...” (*)

Neyse, maç günü dolapta inadına giyecek sarı-kırmızı birşeyler ararken, yıllar önce bir yılbaşında babamın hediye ettiği, kırmızı polar bereyi buldum. Dinozor sırtı gibi sarı sarı dikenleriyle, belime kadar uzanan upuzun bir kuyruğu vardı. Eh, bundan iyisi, Şam’da kayısıydı.

Akşamüstü, sözleştiğimiz gibi sahilde buluştuk. Yaklaşık 15-20 dakika yürüyerek, Yafa’daki stadyuma vardığımızda, grubumuza dönüp;

“Şşşşşt... Duyuyor musunuz?” diye sordum.
“Neyi?”
“Sessizliğin sesini.”

Burada “stadyum” kelimesine bir açıklık getirmem lazım. Efendim, öyle Ali Sami Yen, İnönü, Fenerbahçe, ya da ne bileyim Wembley Stadyumu falan gelmesin aklınıza hemen. Küçük düşünün. Daha küçük. Çok daha küçük. 15.000 kişilik mesela. Şimdi, bu stadyumun yarısından fazlasının da inşaat halinde olduğunu düşünün. Koltukları falan sökmüşler, yeniliyorlar. Eski, leş koltukların durduğu iki tribün açık. O tribünlerden biri yanda, diğeri kale arkasında. 1.000 kadar sarı-siyahlı Maccabi taraftarı yanda, 1.000 kadar sarı-kırmızılı Galatasaray taraftarı da kale arkasında oturuyor.

Biletlerimizi alırken, arkadaşlardan biri şaka yollu;

“Ya tarafsız bir bölge yok mu? Biz orada oturalım, kavga mavga çıkarsa arada kaynamayalım.” dedi. Hep beraber güldük ve kendisini ayıplar gibi yaptık. Zira kendisi enine-boyuna, böyle Yeşil Dev Hulk cüssesinde bir arkadaş ve kavga çıksa bile, kimse doğrudan ona saldırmaya cesaret edemeyeceğinden, dayak yeme ihtimali zayıf.

“Korkma” dedim, “Ben biraz Türkçe biliyorum, ortalık karışmadan seni uyarırım.”

Vıcık vıcık nemli sıcakta yürürken hepimizin dili damağına yapıştığından, içeri girer girmez büfeye saldırdık. Stadyumda bira satılmadığını öğrenen Alman dostların hayal kırıklığı büyük oldu. Yerlerimizi aldıktan kısa bir süre sonra kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Futbolcular, ısınmak için sahaya çıkmışlardı. Yüzlerinde “elim titrer de şurayı fazla kesersem, ömrümün geri kalanında hastanın salyasını bana sildirirler” diyen bir beyin cerrahı ifadesiyle, kendini oradan oraya savuran kaleciye top atma, koşup koşup zınk diye durma, fış fış kayıkçı gibi ısınma hareketleri yaptıktan sonra, yine geldikleri gibi aniden gittiler.

Ben bu arada tribünleri incelemeye başlamıştım. Bu kadar çok Türkü bir arada görmek ilginçti. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon formaları giyen, ellerindeki (bazıları nizami olmayan) Türk bayraklarıyla kırmızı kırmızı kaynaşan, organize olup da bir ağızdan, anlaşılır bir şekilde tezahürat yapmayı beceremeyen, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kimi İsrail’e göçmüş, kimi burada çalışan Türkler.

Bunlardan biri, yaşlı bir bey, grubumuzdan iki arkadaşa İngilizce olarak, birşeyler sormuş. Bir süre sonra arkadaşlar beni göstererek, “uhudedipuhu Türk” mealinde birşeyler söyleyince, kalkıp yanına gittim. Türkçe’sinin yetmeyeceğinden endişe ederek, küçük bir çocuk gibi heyecanlandı önce. İstanbul’da doğduğunu, 1949’da ailesinin İsrail’e göçtüğünü anlattı. Eşinin de Ankara’lı olduğundan, ama Türkiye’den çok küçük yaşta ayrıldığı için hiç Türkçe bilmediğinden bahsetti. Geçen onca zamanda, konuşma fırsatı bulamadığını söylediği Türkçe’sini nasıl olup da böyle koruyabildiğini sorunca;

“Televiziya seyrediyorum. Futbol maçlarına bakıyorum. Akşamları çok güzel şarkılar çıkıyor, onları dinliyorum.” dedi.

Kablo televizyonda bazı Türk kanallarının olduğunu daha önce de duyduğumdan, şaşırmadım. O, grubumuzu işaret ederek;

“Kim bunlar, Türkçe konuşmuyorlar?” diye sordu.

“Hepsi Alman, şu beyaz tişörtlü de benim kocam. Beraberce maçı seyretmeye geldik.” dedim.

“Beraber bir fotoğrafımızı çeksinler, bana gönder, olur mu?” dedi.

“Olur.” dedim, fotoğraf çektirdik, adresini aldım. Oyun başlamadan vedalaştık. Kocamın yanına döndüğümde;

“Bizimle oturmak ister mi diye sorsaydın ya.” dedi.

Bazen hakikaten kafam çalışmıyordu benim.

Yaşlı dostumuz, kocamın davetini kırmadı, yanımıza geldi. Maçı beraber seyrettik. Kale arkasında olduğumuz için Maccabi’nin golü haricinde ilk yarıda pek birşey görmedik. Sonra Galatasaray topu alıp, karşı kaleye gitti. Uzun bir süre bizim oralara uğramadılar. Biz de fırsat bu fırsat muhabbeti koyulaştırdık ve arada Galatasaray’ın ilk golünü kaçırdık. O anda acı gerçeği kavradım. Stadyumda olmak iyiydi, hoştu da, kaçan pozisyonun 5 değişik açıdan tekrarı yoktu.

İlk yarı 1-1 bitince kocam birden acıktı. Çocuklu olanlar bilirler. Canları sıkılan çocukların ya karınları acıkır, ya da çişleri gelir ya, işte öyle. Seyyar satıcıdan aldığı kocaman bir simidi, koca bir bardak buzlu Pepsi ile beraber toz ettikten sonra, gözü başka bir satıcının tablasındaki çekirdeklere takıldı. Kader ağlarını örmeye başlamıştı.

Elimizde;

100 gramlık vakumlu çekirdek paketi
Çekirdek çitlemesini bilen 1 Türk
Çekirdekleri ısırıp ısırıp tüküren ve içindekini çıkaramadıkları için söylenen 7 Alman

vardı. “Ya bak, eninden değil, böyle köşesinden çitleteceksin, sonra ortasından dilinle çıkaracaksın.” falan diye göstermem fayda etmedi. Çitletip dibinden sıkanlar mı ararsınız, eliyle tek tek açmaya uğraşanlar mı... Sonuçta onlar beceremediklerinden, bense gülmekten kırıldığımdan, 100 gramlık bir paketi 8 kişi bitiremedik. (Şaka şaka. Çok tuzluydu çekirdekler.)

İkinci yarıda sahalar değişip, Maccabi kalesi bizim önümüze gelince rahatladık. Bizimkilerin art arda attığı iki golle de havamızı bulduk. Tezahürat biraz daha canlanmıştı. Ne de olsa artık oyunu görebiliyorduk. Sanki elimizi uzatsak bizimkilerin başını okşayacak, rakipleri de tişörtlerinden çekecek kadar yakındık sahaya.

“CimBom gol, gol, gol...”, “Re re re, ra ra ra...” larla geçen kısa bir süreden sonra, dördüncü golün ardından millet çıldırdı. “Beş, beş, beş, beş...” diye bağırmaya başladık. Arkadaşlardan biri;

“Ne diyorlar?” diye sordu.
“Beş, beş...” dedim, “Beş demek.”

O andan itibaren bizimkiler de koroya katılıp, “Beş, beş...” lemeye başladılar. Beşinci gol gelmekte gecikmedi, ama maalesef yan hakemin ofsayt bayrağı havada dalgalanıyordu. Televizyondan tanıdığım bu görüntünün haricinde, ilk defa orta hakemin ofsayt hareketine şahit oldum dün akşam. Ortada birleştirdiği iki elini yanlara götürerek, hayali bir çizgi çizdi hakem önüne. “Vay” dedim, “Basit ama etkili.” Bu arada “ofsayt ve kadınlar” konulu şaka yapmaya hazırlananları uyarayım, futbolla ilgilenmeyen bir kadın olarak, ofsaytın ne olduğunu erkeklere anlatmışlığım vardır, ona göre. Kırdırtmayın kalbinizi durup dururken.

Maçın kalan kısmı biraz langırt havasında geçti. Arada “Hakem amca, uf oldu bak...” numaraları da oldu. Oyunun temposu düştükçe düştü. Televizyonda olsa, bu süre zarfında atılan gollerin, tehlikeli pozisyonların tekrarı falan yapılırdı. Zaten hakem de oynatacağını söylediği ilave 3 dakikayı sonuna kadar oynatmadan maçı bitirdi.

İşte böyle. Çok kalabalık olmayan stad, 10 dakikada boşaldı. Yaşlı dostumuzu, bizimle bir bira içmeye davet ettik. Arabayla geldiğini söyleyip, kibarca reddeti. Vedalaşıp, ayrıldık.

Dışarıda, kargaşa içinde birkaç kişinin, otobüsün nereden kalkacağını öğrenmeye çalıştıklarını duydum. “Ne otobüsü?” diye düşünürken, birden tepemde bir ampul yandı. Takımı taşıyacak otobüsü kastediyorlardı. Oyuncularla konuşmak, belki bir imzalarını almak umuduyla bekleyeceklerdi.

Biz, sahile çıkmak için ara sokaklardan birine saptık. Uzaklarda birileri hâlâ “Re re re, ra ra ra...” diye bağırıyordu. “Maç bitti, dağılın artık.” dedim içimden, “Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.”


(*) Galatasaray maça beyaz bir formayla çıktı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 
Toplam blog
: 85
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1364
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster