Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ağustos '10

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
833
 

Reklamlar ve tüketicinin korunması

Reklamlar ve tüketicinin korunması
 

Reklam; ürün ve hizmetlerin topluma tanıtılması, satışınım arttırılması olacağı gibi,  kurum güvenirliliğini ve prestijini arttırmak amacını gütmelidir. İşletmeler arasında rekabet avantajı sağlamak da reklamın maksatlarındandır. Nihayet hepsinin temel maksadı, toplam karın yükselmesi. Pazar payının arttırılmasıdır. Buraya kadar hepsi doğru ve güzel. İşletmenin hayatiyetini sürdürebilmesi ya da yüksek kar hedefine ulaşabilmesi tabii haklarıdır buna saygımız var.

Peki hakları olan bir taraf daha var. O da tüketici. Tüketici olmaz ise reklam neye yarar. Sonuçta emeğinin karşılığı olan gelirinden bir pay ayırıp ürünü/hizmeti satın alan tüketicidir. Bu çerçevede tüketici “veli nimettir.” Emeği ile elde ettiği gelirden şu veya bu ürüne pay ayırır. Emek de kutsal. O halde tüketici saygıya değer bir taraftır.

Ama bu gün artık bu kavramlar göz ardı edildi. Tüketici ye verilen değer, ortadan kalktı. Ezici rekabet ve yüksek kar hedefi karşısında bütün ilkeler bir kenara itildi.

Artık, tüketici artık cebindeki son kuruşuna kadar bütün yöntemlere başvurarak soyup soğana çevrilecek bir unsur oldu.

Buna mukabil devlet dünyadaki gelişmelere ayak uydurarak tüketici koruma yasasını çıkardı. Bu kanun ilk başta sanıldığı kadar faydalı olamadı.

Diğer kanunlar da olduğu gibi. Şikayet ve mahkemelik bir durum ortaya çıkmadıkça bir geçerliliği yok. Tüketici beş liralık bir üründe yaşadığı sorunu mahkemeye ya da kaymakamlıktaki tüketici mahkemesine mi taşıyacak?

Veya “reklamına kandım bu ürünü aldım. Ama bu ürün reklamda söylendiği gibi değil” diye bir yerlere mi başvuracak.

Adı "Tüketiciyi Koruma" vs, diye başlayan bir çok kurum var. Ticaret odaları var. Reklam öz denetim kurumu var. Ama hiçbir tüketici üç beş on liralık üründen yaşadığı zarar için buralara başvuramaz. Çünkü astarı yüzünden pahalıya gelir. 

Sadece, reklamlar nereye vardı dersek. Sanırım konu hemen anlaşılacaktır.

Basit sınırlar içinde ifade etmek isterim ki. Artık tahammül sınırlarını aşan reklam anlayışına dur demenin zamanı geldi ve geçti.

Ama Tüketici örgütleri öylesine güçsüz ki. Bu durum karşısında hiç etkili olamıyorlar. Halbuki varlıklarının temel sebebi bu. İtiraz etmek görevi onların!

Açıkça bu iş, Tüketici Örgütlerine, Üniversitelerin ilgili bölümlerine, Ticaret ve Sanayi odalarına, Reklam Öz Denetim Kuruluna, hatta Reklam Verenler Derneğine düşüyor.

Yani örgütlü oto kontrol tek yöntem. Bu kuruluşlara konudan söz ettiğimizde “şikayet de bulunun gerekeni yapalım.” cevabı ile karşılaşıyoruz.

Öyleyse kendi işimizi kendimiz göreceğiz demek oluyor. Bu durumda bu örgütler tüketici nezdinde "olmayan" itibarını da kaybediyor!

Kısaca israf tüketimini körükleyici, gerek çocukları, gerek bütün toplum kesimlerini olumsuz etkileyen, bir yandan da içerikleri ve sunum şekilleriyle yozlaşmaya yol açan reklamları irdeleyip, ilgili makamlar nezdinde uyarıcı ve takipçi çalışmalar yapmak, örgütlerin bir araya gelmesi ve güçlenmesi ile olabilir.

Yalan beyanları içeren reklamlar öyle fazla ki. “Bazılarını tenzih ederim”

Reklam kandırmak değildir. Ürüne tuhaf ve anlamsız kelimelerle nitelik kazandırmak ilkesizliktir. Türkçenin kötü kullanılmasına ve tuhaf ses ve sözcükleri slogan yapmak ise dilimize, ülkemize, kültürümüze, topluma ihanettir.

Gelelim yapılması gerekenin ne olduğuna; Yetkili mekanizmaları harekete geçirmek, Reklam öz denetim kurumu, Sanayi ve Ticaret odaları gibi kurumları, Üniversitelerin ilgili birimlerini (Hukuk ve İşletme fakülteleri), Tüketici Örgütlerini devreye sokmak gerek.

Takiben tüketicileri eğitici ve uyarıcı çalışmalar ile bilgiyi geniş toplum kesimlerine yaymak,  yaygın etki mekanizmasını işleterek sistemi otokontrole yönlendirmek gerek.

Yoksa tüketici örgütlerinin yegane vazifesi; Ulaşılması güç olan ofislerine gidip stajyer avukatlardan bağış karşılığı nasihat almak değil. Ya da sizin sorununuzu yardımcı olmamız için derneğe üye olmanız gerek "aidatımız şu kadar" demek değil.

Yukarıda ifade ettiğim kurumlar el ele verip kamu adına özel sektöre karşı cesaretle genel anlamda bazı girişimlerde bulunmalıdır. Kısaca kımıldamalı ve görevinin ne olduğunun farkına varmalıdır. O zaman sivil toplum adına vahşi kapitalizmin mensuplarına karşı bir zahmet görevlerini yapmış olabilirler.

Pek tabi ki “hamama giren terleyecektir” Bundan çekinenler gider. Çekinmeyenler gelir.

Bülent Selen

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 965
Kayıt tarihi
: 09.07.10
 
 

Marmara Üniversitesinde  İşletme okudu. İstanbul Üniversitesinde yüksek lisans yaptı.  Dış Ticare..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster