Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mart '18

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
64
 

Reşat Nuri Sahnesi

Reşat Nuri Sahnesi
 

Gazanfer ERYÜKSEL
 
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1961'de askeri depodan tiyatroya dönüştürülen Fatih'teki Reşat Nuri Sahnesi'ni, sanatçıya ve izleyiciye en iyi hizmet verecek şekilde yeniden inşa ediyor.” haberini okuduğumda ilk gençlik yıllarıma uzandım. 
 
Pertevniyal Lisesi’nde birinci sınıf öğrencisiyim. Yıl 1967-1968… Okulda çalışmaya başlayan Türk Halk Müziği Korosu kurulacağını duyar duymaz heyecanlandım. Yıllardır kendi başıma çaldığım darbukayı sazla ve koro eşliğinde çalacaktım. 
 
İlk çalışmaya gittiğimde bizim sınıfta iki yıllık öğrenci olan Dündar’ın da darbuka çaldığını gördüm. Hem de piyasada çalışan bir profesyonelmiş. Canım sıkıldı… Yüz ifademi gören koro şefi İhsan Bey yanıma gelerek, “Sen kaşık çalacaksın…” dedi. Sıkkın bir sesle, “Hocam ben kaşık çalmayı bilmiyorum…” dememle birlikte hoca, “Ne demek bilmem… İki şimşir kaşık al ben sana göstereceğim…” diyerek başımı okşadı.
 
İkinci çalışmaya iki şimşir kaşık cebimde gittim. Hocanın tarif ettiği elimi kaşıkları tutmaya ve çalmaya çalıştım. Kısa zamanda kaşıklara alıştım. Bahar geldiğinde koromuzun İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu Fatih Sahnesi’nde konser vereceğini öğrendik. Bu sahnenin adı daha sonra “Reşat Nuri Sahnesi” olarak değiştirildi. 
 
Koromuzda sonraki yıllarda Türk halk müziğinde yetkin bir ses olan Bedri Ayseli de vardı. Hem bağlama çalıyor, hem de yanık sesiyle solo yapıyordu. (Bedri liseyi bitirdikten sonra Diş Hekimliği öğrenimi gördü ama müzikten de hiç kopmadı… Şimdi bazı TRT yayınlarında onu görmek beni çok mutlu ediyor.
 
Konser günü geldi çattı. Salonda provamızı yaptık. Konser saati yaklaştığımda hepimizde heyecan artmıştı. Beni yüz ifademi gören İhsan Bey, bir elini omzuna koyarak, “Bak oğlum, sahneye çıktığında binlik, iki binlik spotlar yüzüne vurduğunda salonda ancak iki üç sırayı görebileceksin. Kendini lahana tarlasında çalıyormuşsun diye düşün…” dedi. 
 
Bu sözler az da olsa heyecanımı yatıştırmıştı. İlk sahne konserime çıkmış oldum. 
 
İkinci sınıfa geçtiğimizde iki yıllık öğrenci olan Dündar’ın belge alarak okuldan uzaklaştığını öğrendim. Bu durum, benim okulun korosunda tek darbukacı olmam demekti. 
 
Okulumuzun Baş Muavini Kadri Bey bir gün birkaç saz arkadaşı ile Bedri’yi çağırarak Kandilli Kız Lisesi’nin korosuna bizim eşlik edeceğimizi söyledi. Hepimiz havalara uçtuk. Hep okuldan kaytaracaktık hem de kız korsuna eşlik edecektik. Okulda itibarımız biraz daha artmıştı. Bu proje bize Kadri Bey’in eşinin Kandilli Kız Lisesi’nde öğretmen olmasının bir armağanı idi. Lise iki ve üçüncü sınıflarda her yılsonu konserinde Kandilli Kız Lisesi’ne gittik. 
 
Liseyi bitirdiğim 1970 Temmuz ayında piyasada profesyonel müzisyen olacak çalışmaya başladım. Sonbaharda hem İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde, hem de İstanbul Belediye Konservatuarı’nda öğrenciydim. 
 
Sabah Sultanahmet’te akademide ders, öğleden sonra konservatuarın Mecidiyeköy’deki binasında müzik dersleri ve akşamları da piyasada müzisyenlik… Kısaca “deli dana” gibi bir tempoda yaşıyordum. Gece yarısından sonra işten dönünce ayaklarımın altından buhar çıktığını hissediyordum. 
 
1972 sonbaharında ise kendi çabamla kanun öğrenme yolculuğum başladı. Kanun dersi almak için ne vaktim vardı ne de o derse ayıracak param…
 
1975-1976’da Akademi’deki iktisat öğrenimim bitti. Piyasada yavaş yavaş kanun çalmaya başlamıştım. 31 Aralık 1975 gecesi kalabalık bir saz grubuyla Bostancı’da bir gazinoda Piraye Uzun ve Vahdet Ural’a eşlik ettim. Ancak bir karar verdim… Piyasayı bırakacaktım. 1970’de başlayan piyasa müzisyenliğini bitirdim. Ne yapacağımı da bilmiyordum. Ellerim cebimde gezerken bir akşam apartmanın kapısında Konservatuar ve Üniversite Korosu’ndan arkadaşım Ümit Aktop ile karşılaştım. Meğer Ümit bizim mahalleye taşınmış hem de bizim apartmanın B bloğundaymış evleri. 
 
Ümit, nerede çaldığımı sordu… “Piyasayı bıraktım”, dedim, “Bıktım bu keşmekeşten…”
Ümit, “Şehir Tiyatrolarına girsene…”  der demez “Ben garip biriyim orası torpil ister” diyerek cevapladım. Ümit ısrar ederek, “Bir oyun için kanun arıyorlar… Fatih Şehir Tiyatrosu’na git, rejisör Hamit Akınlı’ya benim gönderdiğimi söyle… Kesin işi alırsın…” dedi.
 
Ertesi sabah kar altında bir İstanbul’a uyandık. Otobüslerin sefere çıkamadığı bir kar vardı. Davutpaşa’dan Fatih Şehir Tiyatrosu’na yürüyerek gitti. 
 
Rejisör Hamit Akınlı, nota bilip bilmediğimi sordu. “Konservatuarda okudum… Nota biliyorum…” demem üzerine "yarın sabah 9.30’da kanunun ile burada ol…” dedi.
 
İlk sahne deneyimi yaşadığın Fatih Şehir Tiyatrosu’nda profesyonel tiyatro müzisyeni olacak çalışmaya başladım.     
 
“4 boyutlu ilk cam tiyatrosu İstanbul’da yapılıyor” haberinin devamında ise şu bilgiler vardı.
“Yapılan açıklamaya göre, Türkiye'de ilk defa uygulanacak olan sahne dizaynıyla oyunlar 4 boyutlu hareketli sahnede izlenebilecek. Fatih'te bulunan Reşat Nuri Sahnesi, Bozdoğan Kemeri'ni etkilemeyecek şekilde cam yapı olarak tasarlandı. Sanatçılar için modern kulisler ve soyunma odalarının yanı sıra, fuaye alanının daha kullanışlı hale getirileceği sahne, 370 seyirci kapasiteli olarak hizmet verecek. Uzun yıllar köklü bir bakımdan geçirilemeyen bina, yapılan çalışmayla depreme de dayanıklı hale gelecek.
 
Sahne hareketli 3 parçadan oluşacak
Tiyatro, İtalyan sahne tasarımı yerine, izleyiciye 4 boyutlu tiyatro imkanı sunacak esnek meydan sahnesi tasarımında olacak. Hareketli 3 parçadan oluşan meydan sahnesinde gerektiğinde sahne derinliği arttırılabilecek, ihtiyaca göre ön sahne aşağı inerek orkestra çukuru oluşturabilecek. Sahnenin dört tarafına yerleştirilen teleskopik tribünler açılıp kapanarak performansa göre esnek kullanım alanı sağlayacak. Sahneler zemin kotuna indiğinde ve teleskopik tribünler katlandığında 500 metrekarelik kullanım alanı da oluşacak. Performans salonu olarak esnek kullanıma imkân sağlayacak sahnede orta oyunu, meddah, geleneksel Türk tiyatrosu motifleri de işlenebilecek.
Tiyatro binasının camdan tasarlanmış olması sayesinde, tiyatroya yaklaşırken Bozdoğan Kemeri daha geniş bir açıyla görülebilir hale gelecek. Aynı zamanda yansıtıcı cam yüzey, seyircilere farklı açılardan kemeri seyredebilme imkânı da sunmuş olacak.”
 
İşte o sahnede yeniden çalışma isteği kıpırdadı içimde… Hayat ırmağı ise beni Antalya’ya getirmişti. Ancak hayat sürprizlerle dolu bir yolculuktur. Bir gün niye olmasın… Sahneye çıkamasam da İstanbul’a bir gittiğimde en azından bir oyun seyrederim o dört boyutlu cam tiyatroda…
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 154
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 338
Kayıt tarihi
: 16.12.15
 
 

1952 Yılında İstanbul'da doğdu. Pertevniyal Lisesi'ni ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akad..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster