Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '14

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
115
 

Ruhu hala bir gonca güldü...

Ruhu hala bir gonca güldü...
 

Allah tüm doktorlarımızdan razı olsun...


Bazen ruh, bedenin hızını yakalayamaz. Beden alır başını gider. Yaşar alabildiğine. Heyecanlanır, hasar görür. Öfkelenir, hasar görür. Hatta sevinince bile az da olsa yıpranır hadsiz coşkudan ötürü. Kalp teklemeye, eklemler iflas etmeye başlar. Nihayetinde hücreler hayata karşı kaybetmeyi kabullenir. Bir bir ölenlerin yerine yenisi gelmemeye başlar. Tıpkı yaşamımızın orta yaşlarından sonra bir bir kaybetmeye başladığımız dostlarımız, anne babalarımız gibi. Giderler ve bir daha geri dönmezler... Beden için ölümü bekleme süreci başlamıştır artık. Ama ruh öyle mi ya? Çoğu kişide mızıkçılık yapar. Yaşlanmayı reddeder adeta. İnadına yaşamak için kalbinin, eklemlerinin, kırlaşmış saçlarının onu uyaran çığlıklarına kulaklarını kapayıp sarılır hayata sımsıkı, her gün kendini yenileyen taze bir inançla...

Ruhun bedene karşı duruşunu pek çok kişide görmüşlüğüm var ama bu olaya en son ve en yakından tanık olduğum kişi eşimin babaannesi oldu. Beykoz'daki denize nazır, bahçe içindeki o şirin evlerini her ziyaret edişimde 83 yaşındaki Ayşe babaannemizi hayranlıkla izler, "Bir gün ben de bu yaşlara gelebilecek ve onun kadar hayat dolu olabilecek miyim?" diye merak ederdim. Yıllar önce daha çocukları kundaktayken İstanbul'a gelmişlerdi dedeyle. Dedemiz İtfaiyede çalışmış, sonra da taksicilik yaparak ailesini geçindirmiş, benim hep Nasrettin Hoca'ya benzettiğim zeki, tatlı bir adamdı. Hazır cevaplığı ve neşesi hiç eksik olmazdı. Babaannemizin dediğine göre ve bizim de gördüğümüz kadarıyla tek kusuru midesine fazla düşkün olmasıydı. Babaanne artık yaşlanmış ve yorgun bir vücuda sahip olduğu halde dede onu besbelli hala genç bir kız gibi görüyor ve ondan hizmet beklemeye devam ediyordu. Özellikle de mutfakta tabii!

Bu güzel yaşlı insanları son birkaç aydır ziyaret ederken artık o evden mutlu ayrılamaz olmuştum. İçimde bir acı ve çaresizlik hasıl olmuştu ki sormayın gitsin... Sebep mi? Babaannenin bacakları artık onu taşımaz olmuştu. Eşine hizmet edemediği, evini kendi kendine istediği gibi toparlayamadığı için çok mutsuzdu. Bu bayram çocuklarına hediye alacak gücü bile bulamamıştı bacaklarında. Çok üzgündü ama yapacak bir şey yoktu. Doktorlara götürmüştü kızları ama onlardan da çözüm gelmemiş, kalbi dayanmaz, masada kalır endişesiyle ameliyata yanaşmamışlardı hekimler.

Son ziyaretimizde ise beni derhal harekete geçiren şu sözleri söyledi bana neredeyse ağlamaklı: "Fulya, artık dayanamıyorum. Bir çıbanın üstüne basmak nasılsa öyle benim bu yürüyüşüm. İnsan çıbanın üstüne basar mı? Halbuki bana gençliğimde ne derlerdi bilir misin?"

"Ne derlerdi?" diye sormuştum merakla ve onun içini ferahlatacak bir şeyler söyleyebilmek umuduyla.

"Jip Ayşe derlerdi, kızım," dedi babaanne. "Jip gibi hıza hareket eder. Bir oraya, bir buraya koşturur. Hem çocuklarıma bakar, hem karşıya geçip dikiş siparişlerini alır hem de yetiştirir, paramı kazanırdım. Şimdi şu halime bak. Tamam, koşayım demiyorum ama ben hala yürümek, yaşamak istiyorum."

O an babaannenin ve aslında hayatın bana vermek istediği mesajı çok iyi anlamıştım. Babaannenin ruhu hala gençti ve ona yardım etmem için yardım istiyordu. Ayşe babaanne yatalak kalmamak için bu kadar acıyı sineye çekip, hala yürümeye çalışıyorsa benim de en azından onun bu çabasına eşdeğer bir gayretle çözüm bulmak için saldırmam gerekiyordu tüm olanakları zorlayarak.

Eğer kalbiniz temizse ve gerçekten yardım etmek için çırpınıyor, bunu hiçbir menfaat için de yapmıyorsanız, Yaradan kapıları açıveriyor önünüze. İnanın... Ona yardım edebilmeyi o kadar çok istedim ve öyle çabaladım ki deva olacak doktoru Mevlam resmen karşıma çkardı. Yolda daha önce koltuk değnekleri kullandığına şahit olduğum apartman komşumuz olan bir teyzemize rastladım ve "Ne mutlu size. Değnekleri atmışsınız teyzeciğim," dedim ona içten bir gülümseyişle.

Tanrı'nın elinin bana uzandığını hissettiğim an o andı işte. Teyzemizin ağzından bizim mucize doktorun adı dökülüverdi. "Yavrum, Allah bin kere razı olsun. Doktor Budak Seçkin evladım, beni ayağa kaldırdı. Bu dertten muzdarip bir yakının varsa sakın başkasına götürme. Doğru adres budur," deyiverdi. Kulaklarıma inanamamıştım. Gözlerim dolu dolu oldu teyzenin şaşkın bakışları altında.

Randevu ve ameliyat süreci fırtına hızıyla geçti desem yalan olmaz. Bu süreçte hep babaannemizin eini tuttum ve "Korkma, annem," dedim. "Allah bizimle beraber. Hissediyorum bunu. Her şey mucize gibi."

Ayşe babaanne ameliyata girmeden üç gün önce malesef yatalak oldu ve gururunu fena halde inciten bir durum olarak hasta bezi kullanmak zorunda kaldı. "Geçecek," dedim ameliyat için onu hazırlarlarken. "İnan bana.Tekrar yürüyeceksin." Elimi o yaşlı bedeninden beklenmeyecek bir güçle sıkarak gülümsedi babaanne. "Biliyorum, önce Allah'a, sonra sana güveniyorum yavrum."

Ameliyat sonrası odasına getirildiğinde tüm aile çok mutluyduk ama asıl coşkuyu ertesi gün doktor elinden tutup babaannemizi yürüyüşe çıkardığı zaman yaşadık. Ayşe babaanne yatalak olmaktan kurtulmuştu. Yürüyordu artık!

Yatağına yaklaşıp onu öpmek için eğildiğimde kulağına usulca şöyle fısıldadım:

"Senin ruhun hala bir gonca gül babaanneciğim. Ve jip Ayşe geri döndü!"

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 341
Kayıt tarihi
: 20.12.13
 
 

1993 yılında Uludağ Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. On beş yıl bo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster