Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Eylül '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
678
 

Ruslarla farkımız ve özlediklerim...

Ruslarla farkımız ve özlediklerim...
 

Burada üniversite eğitimi almışların sayısı çok fazla, tabii bunda eski rejimin katkısı çok. Ama üniversite bitirmek yetmez, sadece cehaletinizi giderir ve bir alanda uzmanlaşabilirsiniz ancak... O da eğitimin hangi kalitede verildiği ve eğitim sonrası kendinizi ne kadar geliştirdiğinize bağlıdır. Bizde ise kız çocuklarının okula gönderilmesi halâ problem. Para cezası bile önleyemiyor bu durumu. Ceza olarak belirlenen "bedeli" ödüyor ve göndermiyorlar okula. Öğretmenler, köylerde ev ev dolaşıp, öğrenci toplamaya çalışıyorlar okula. Eğitim kurumlarımızın hali maalesef içler acısı. Öğretmensiz okullar, çocukların evlerinden getirdiği odunla ısıtılmaya çalışılan "ahırdan bozma" sınıflar, kışın yolları kapanan köyünden, bazen "azgın suların üzerindeki köprümsülerin veya salların üzerinde okula gitme savaşı veren çocuklar. Bunlar benim yurdumda "keşke olmasa" dediğim, ama kaçınılamaz gerçekler.

"Çok kültürlüler çoookkk" deniyor ya, "genel kültür" yok denecek kadar az burada. Eğitim gördükleri alanla sınırlı bilgileri. Hangi dalda eğitim gördülerse, o konuyu çok iyi biliyorlar. Bilmek de zorundalar, çünkü aksi halde iş bulamazlar. Ama en basitinden bir soru sorulduğunda... Mesela; "Ülkeniz nerede?" diye, bu soruya önce şaşırıyor, sonra da "kem küm" ediyor, cevap veremiyorlar. Gönülleri Avrupa ülkesi olmaktan yana ama, maalesef coğrafi konumları müsait değil. Oysa bize sorsalar "Avrupa ile Asya arasında..." diye başlar, enlem boylamına kadar tüm bilgileri sıralarız. Hatta yetmez, sorsalar başka ülkelere ait pek çok konuda (coğrafi konum, idare şekli gibi) söyleyeceğimiz bir şeyler mutlaka vardır. Bilmesek de kulaktan dolma bilgilerle idare ederiz durumu (!).

Türkiye hakkında ise -genel olarak- bildikleri üç şey var; Atatürk, Ayasofya ve Tarkan. Ülkemize gelip görenler de, birkaç kelime Türkçe öğrenmişler, bunları gururla, dilleri kırıla kırıla söylemeye çalışıyorlar. Tatil yeri olarak Antalya-Alanya-Bodrum'u... Popüler şehir olarak da İstanbul'u bilenler var.

Hani hep söylenir ya bizde, "metroda bile kitap okuyorlar" diye. Evet, okuyorlar ama, öyle ciddi kitaplar değil. Ya bir magazin gazetemsisi (küçük boy gazete), ya da beyaz dizi türü hafif kitaplar. Belki de çok çalıştıkları için "yorgun beyinlerini" böyle dinlendiriyorlardır, kim bilir? Öyle bizdeki gibi, yol boyu yanındaki arkadaşıyla sohbet (!) yok. Hiç konuşmuyorlar nerede ise. Sevişen çiftler var ama, "sohbet eden yok" desem yeridir. Gençler kulaklarında walkmanle, diğerleri de ellerinde okudukları ile ya da uyuyarak diğer insanlardan soyutluyorlar kendilerini. Kimse kimseye bakmıyor, bakılırlarsa da inanılmaz rahatsız oluyorlar. Yani anlayacağınız kadınlar, "şöööyle bir aşağıdan yukarıya süzüp, sonra da yanındaki ile çekiştirmiyorlar sizi". Ya da erkekler hayatında "gördüğü tek kadın sizmişsiniz gibi" bakmıyorlar.

Metrolar tıklım tıklım. Ve "ayakta hiç tutunmadan durabilme, uyuyabilme ve durağını kaçırmadan inebilme becerisi" inanılmaz boyutlarda. Hem de okuyabiliyorlar o konumda. Metronun dışında tramvay ve troleybus var ulaşım aracı olarak. Tramvay rayları yüzünden, yollarda arabanızla hoplaya, zıplaya gidiyorsunuz. Taksi sayısı az ve taksiler, öyle bizdeki gibi yollarda sellektör yaparak yolcu aramıyorlar. Telefon ediyorsunuz, ne zaman müsaitse o zaman geliyorlar. Bu bekleme süresi bir saate kadar uzayabiliyor. Hem beklemek istemedikleri için, hem de pahalı olduğundan taksiye binmek isteyenler için özel arabalar devrede. Yani, yolda duruyorsunuz, bir özel araca el kaldırıyorsunuz -taksi gibi-, o da sizi alıyor ve gideceğiniz yere -daha uygun bir fiyata- götürüyor. Ama binmeden önce "fiyat konuşuyorsunuz". Yanınız sıra aracını yavaş yavaş sürerek "Gideceğiniz yere bırakayım han'fendi" durumu değil, ciddi ciddi taksi görevi yapıyor bu özel araçlar.

Korna sesi hiç yok. Sürücüler, yayaya değil yola bakıyorlar. Öyle bizdeki gibi elinle arabalara işaret ederek, trafiği durdurup, arabaların arasından geçmek yok. Işıklara uymak zorundasınız. Bir kaza olduğunda ise öyle "çokbilmişler" toplanmıyor etrafınıza, ya da araç sahipleri arabalarından fırlayıp, bağırıp çağırmıyor veya yumruklaşmıyorlar. Sessiz sakin, araçlarında oturup, trafik polisini bekliyorlar. Bunlar tabii ki özenilecek durumlar.

Kredi kartı kullanımı hemen hemen yok denecek kadar az. Sorduğumda "bankaları güvenilmez bulduklarını" söylüyorlar. Ülkemdeki bankaların "kredi kartı kullandırmaya özendirme çabaları" ve "sanki kartla alınca bedava veriliyormuş gibi" çılgınca harcama yapanlar geliyor aklıma. Burada eli-kolu paketlerle dolu insanlar yok zaten... Kredi kartı ile ödeme yaparak, marketlerde "yarın savaş veya kıtlık çıkacakmış gibi" alış-veriş arabasını tepeleme -bazan da gereksiz şeylerle- doldurmuyorlar. İhtiyaçları kadarını -ekonomik güçlerinin yettiği kadarını sanırırm- nakit olarak satın alıyorlar.

Bu arada enteresan bir fark daha; eğer kirada oturuyorsanız, elektrik, doğal gaz, su ve çöp hizmeti (çöpü siz atıyorsunuz bidonlara, kapıcı değil) parasını kiranın içinde ödüyorsunuz... Ki bu da ortalama -kira hariç- 50 Dolar civarı. Kiralar çok pahalı. Hele bir de ev almaya kalkarsanız, metrekaresi ortalama 2000-2500 Dolar civarında. Hani belki ev almaya falan kalkarsanız, haberiniz olsun diye yazdım bunu:)

"Kapıcılık" diye bir iş kolu yok burada. Yeni binaların giriş katında "resepsiyon" var. Burada, kamera ile monitörden "kımıldayan her nesne" izleniyor. Apartmanın güvenliği ve gelen konuklarla irtibat buradan sağlanıyor. Öyle elini-kolunu sallaya sallaya bir arkadaşınızın, akrabanızın dairesine gitmek yok. Yani "Big brother is watching you" durumları". Bu gözlemlenmeyi çoğu yerde hissediyorsunuz zaten... Özellikle yaşlılar tarafından.

Dillerine ve kültürlerine sahip çıkıyorlar. Bilseler bile, başka bir dilde konuşmamaya gayret ediyorlar. Öyle bizdeki gibi "Tarzanca" da olsa anlaşmaya çabalama, yabancıya yardım etme gayretleri yok. "Turiste hoşgörülü davranmak" şöyle dursun... O turistik yerlerdeki "gözlemci yaşlı kadınlar" son derece sert bir şekilde uyarıda bulunuyorlar... Hele bir yere parmağınızın ucu dokunsun, ya da bir nesneye fazla yaklaşın. Ne söylediklerini anlamıyorum ama, ses tonlarından anladığım kadarı ile çok kızıyorlar çoookkk.

Arada bir (bir defa rastladım, genelde Rusca anlatıyorlar) İngilizce bilgi veren bir turist rehberi görür de, dinlemek gafletinde bulunursanız -ki ben bulundum maalesef- sert bir şekilde "grubuma anlatıyorum, dinlemeyin" diyebiliyor. Donup kalıyorsunuz. Ayağınızda galoşunuz, boynunuzda kordonuna yapıştırılmış (fotoğraf çekebileceğinize dair biletinizin olduğunu belirten) etiket, yine girişte kiraladığınız walkmanin kulaklığı kulağınızda (müze hakkında İngilizce bilgi var bu kasette) kendi rehberinizle dolaşarak, bilgi dağarcığınızı (!) arttırıyorsunuz. Kasetteki anlatım, gezdiğiniz bölümü geçerse, geri sara sara yola devam.

Müzelerine, kültürel etkinliklerine özendim. "Gelseler ve gezdirmek istesem nerelere götürebilirim?" diye düşündüğümde ise... Bunca medeniyetin yaşandığı yurdumda, değerlerimize sahip çıkamamış olmamıza... Kültürel etkinliklerimizin azlığına ve yağmalanan, yurt dışına kaçırılan eserlerimize üzüldüm.

Kendisi de St. Petersburg'lu olan Putin, şehri ve müzeleri restore etmek için inanılmaz bir bütçe ayırmış, müzelerde kullanılacak altın bile hazırmış. Bunu duyup da "İstanbul'da hiç bir önlem almadan depremi bekleyen" yöneticilerimizin tutumları ile kıyaslama yapmamak elde mi? St. Petersburg'un baştan aşağıya yenileniyor olması... Şehirlerimiz ve sahillerimizdeki plânsız-programsız çarpık yapılaşmayı getirdi aklıma, hüzünlendim.

Sonra... Bir çay fincanından içtiğim çayda "demlenmiş mis gibi çayımızın tadını, kokusunu" aradım, yoktu. Çeşit çeşit yiyeceklerin dizildiği yemek masasında "damak zevkimi okşayacak, alışık olduğum lezzeti" de bulamadım. İncecik dilimlenmiş, iştah uyandıran görünüşüne rağmen "tadı alıştığımızdan çok farklı" çeşit çeşit ekmeğin içinde, köşesinden şöyle bir parça koparabileceğim sıcacık "ekmeğimizin kokusu" burnumda tüttü.

"İki ucu özlem" bir orta noktadayım. Oraya gelince, buradaki sevdiklerimi özleyeceğim. Burada da oradakileri özlüyorum. Hem sevdiklerimi, hem de alıştıklarımı... Yemeklerinden çayına, ekmeğinden suyuna kadar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

DEMIN ATTIN MESAJI ALDIN FATO SOYL RSIM YOKU

hüseyin yildiz 
 12.02.2008 23:49
Cevap :
Merhaba, Yorumunuzu anlayamadim desem... Mutlukalin:)  13.02.2008 12:35
 

tesbitlerinize aynen katiliyorum.Bir farkla egitimin cokca yaygin olmasi bana tahsis edilen soforun tostoy okumasi tasbitlerimin icinde.Eskimis kohne teknoljinin varligi her yerde hissediliyor verdigim teknik bir konferansi uzay teknojisi gibi hayretle dinlemeleri ki o yillarda tc de bu teknoloji coktan vardi beni hayrete dusurmustu.Ne dersek diyelim gelecekte super guc olmaya aday bir ulke.
Saglik ve saygiyla

Newyorker 
 26.09.2007 5:45
Cevap :
Merhaba, Devrim öncesi yaşamın etkileri hala sürüyor... Şu sıra bir geçiş dönemindeler. İleride neler olacak çok merak ediyorum. Eski rejimin olumlu yönleri ile, yeni rejimin olanaklarını birleştirebilecekler mi? Eğer bunu başarabilirlerse süper güç olabilirler düşüncesindeyim. Katkılarınıza teşekkürler. Mutlukalın:)  26.09.2007 10:30
 

Mükemmel bir anlatım, nerdeyse rus insanını  ana hatlarıyla anlatmışın.Bizlerden çok farklı e medeni olduklarını hissettim yazından. Ama  türk insanınınsıcklığını arıyor omalısın. 3 yıldır bir rus arkadaşım var, emin ol Türk gibi ,şaşıyorum...Çabuk dön memleketine...sevgilerimle...

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 25.09.2007 12:56
Cevap :
Merhaba, Özlemez miyim... Hem de çok özledim. Sıcakkanlı, yardımsever insanlarımızı... Yemeklerimizi... Havamızı, suyumuzu:) Bu liste daha çok uzar gider:) Yüreklendiren içten yorumunuza teşekkürler. Mutlukalın:)  25.09.2007 20:19
 

güzel bir yazı tebrik ediyorum. Benim de 1988.yılında 45 günlük Rusya seyahatim olmuştu bir gün fırsat bulursam yazacağım.bir anımı paylaşayım sizinle Moskova'ya indiğimizde Ulyanoski ye giden tarifeli ucağı kacırmıştık mecburen trenle gitmek zorunda kalmıştık beni iki ailenin olduğu bir kompartmana  yerleştirmişlerdi 22 saat boyunca iki ailenin ülkelerinin geleceğini o günkü peresteroyka yı tatıştılar hiç uyumadan medeniçe kavgasız bir şekilde gelişme işte böyle oluyormuş o gün öğrenmiştim bizim ülkemizde olmayan işte bu arkadaşım önemli olanda bunu kazanmak asıl meselede insanlarımızın iletişim hatlarının yok olması sorun burada diye düşünüyorum.kal sağlıcakla. 

muhammet 
 23.09.2007 9:45
Cevap :
Merhaba, Türk insanı genellikle "kendini olduğundan farklı gösterme çabası içinde". Empati yok denecek kadar az, eleştiriye tahammülsüz... Tanısın-tanımasın kendisinden başka herkese yargısız infaz yapıyor. "Bireyi gözlemekten", "olayın özünü kaçırıyor". Oysa burada tam tersi (belki hala eski rejimin etkisi)... Birey değil, toplum ön planda. Bir bütünün parçası olabilmenin gerektirdiği değerlerle donanmışlar. İçten ve yüreklendiren... Ve bir o kadar da doğru saptamalar içeren yorumunuza teşekkürler. Mutlukalın:)  23.09.2007 12:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 139
Toplam yorum
: 1165
Toplam mesaj
: 57
Ort. okunma sayısı
: 1908
Kayıt tarihi
: 12.04.07
 
 

Bana biri kendini anlat dese, susar kalırım. Her konuda çılgın bir istekle konuşan ben, işte o anda ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster