Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Temmuz '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
100
 

Rutubet böcekleri 2

Rutubet böcekleri 2
 

Her şey bir bahar günü, hiç de ona yakışmayan güneşli bir günde oluverdi, aniden. Evin içinde her zamanki gibi işlerini yapıyordu annem. Okuldan dönmüştük Can ve ben. Soner daha okula gitmiyordu. Biraz yüzü solgundu annemizin. Onu süzdüğümde,yine dinlenemeden koşturmuş, dedim. Yorgun görünüyordu. Kapıyı açmaya geldiğinde her zaman bizi karşılayan enerjisi yoktu. Yüzüne, yılların suskunluğunda içinde biriktirdiği sözlerinin ve yeşil kırlardaki çiçeklerin solmuş hali vurmuştu sanki. İçini acıtıyordu insanın. Yoruldum, dedi. Konuşmakta zorlanıyor, son sözlerini söylüyor gibiydi ve bir anda kendini kaybetti. Dakikalar içinde olmuştu her şey. Ellerimde bir demet çiçeğin -bizim sevgimizle her an suyu tazelenen en güzel çiçeğin- soluşuna şahit oluyordum. Çığlıklarımıza komşular koştu. Annem olduğu yerde mosmor olmuştu. Yere yığılması, çekim hatası olmasına inanılan ya da beklenen film karesi gibi hiç gitmedi gözlerimden. Başa sarıp düzeltmek istercesine gözlerim istemeden seyirci kalıyordu. Kendimizi kaybetmiştik. Bağrışlarımız, çığlıklarımız neredeyse bütün mahalleyi toplamıştı eve. Komşular yerde yatan annemi görünce en az bizim kadar feryat ediyorlardı şaşkınlıklarından. Panik halindeydiler. Aklı başında olabilenler koşuşturmalar arasında kendilerine gelip “Kemal Bey’i arayın. Haydi, çabuk, haber verin.” diye bağırıyorlardı. Daha da ürkmüştük. Ürktükçe de kardeşlerimle boğulan nefesimizin yutkunmakta zorlandığımız düğümlerinde daha sıkı sarılıyorduk birbirimize. Soluğumun kesilip zaman zaman beni boğduğunu hissediyordum. Bütün bu vakitsiz yaşanan hengâmenin içinde birileri babama haber verebilmişti. Babamı gördüğümde her zamanki heybetli, güç veren duruşu yok olmuştu. Kapıda yerde yatan anneme baktığı zamanki hali, daha da çok korkutuyordu beni. Bir kaya, bir heykel gibi esmer teninin güneşi sönmüş karanlığında acıyla değil, korkuyla anlatılabilirdi babam. İşten eve geldiği zaman diliminde nedenleri sorgularken öldürmüştü direncini. Sanki kapıda, annemle birlikte can veriyordu. Gözlerinin neler anlattığını çözümlemek ise imkansızdı donmuş buz zeminleri gibi sadece yansıyanların izlendiği bir ayna gibiydi, karanlık bir ayna… O dakikalarda kulaklarımda çınlayan, sanki her sireninde “Ölüüüm!.. Ölüüüm!..” diye feryat eden ambulansın sesi  kalp atışlarımı durma noktasına götürüyordu. Korkudan açılan gözlerimin gördükleri içinde en kötüsü, kardeşlerimin yüzlerindeki ifadeydi. Benim yüzümün yansıyan halini onlarda görüyordum. Biraz toparlanır gibi yapmaya çalıştığımda, onların yüzü benim yüzümün resmini çiziyordu. Anlatılabilir miydi ölüm? İmkânsızdı. Ambulansın içinden inen sağlık görevlileri de kapıdaydı işte. Merdivenlerden zamanı durdurmaya en yakın hızda çıktılar. Onlar eve gelinceye kadar annemin canı bedeninden ayrılmıştı. Doktor, nabzına bakıp “Ölmüş.” dedi. Ölmüş…

Biz, üç kardeş, sımsıkı sarılmış, top top olan rutubet böcekleri gibi yapışıp kalmışız. Evin içindeki kalabalık annemi alıp giderken bize odaklanmıştı.Gözlerimizle “Hayır, gitmesin!” dercesine yalvarıyorduk. Şimdi giderse geri dönmeyecekti. Geri gelmesinin imkânsız olduğunu kabullenemezdik.Çünkü annemizdi kapıdan cansız bedeniyle götürülen. Hepimizi feryatlarımız eşliğinde bir yana çektiler. Daha o dakikalarda başlamıştı ahlar vahlar. “Yazık bu çocuklara! Vah vah, ortada kaldılar! Çok da gençti. Ne oldu acaba? Hasta mıydı?..” Daha bir sürü yorumla kendilerini rahatlatan koca bir kalabalık…Babam bir umut için yalvarıyor, oda kabullenemiyordu ölümünü. Annemizin peşinden hastaneye gitmişti. Doktor hastaneye götürülürken otopsi yapılması gerekir, diyordu. Ne olduğunu bilmediğim bir sözcüktü otopsi. Hasta gibi değildi annem. Çok güzeldi çok… Neden şimdi? Birdenbire ne olmuştu? Sadece çok yorulduğunu, kendini yorgun hissettiğini söylerdi bizlere. İşlerinden şikâyeti olurdu. Bizim bilmediğimiz ya da bizleri çok küçük gördüğü için anlatmadığı, anlatamadığı bir sıkıntısı mı vardı? Dertlimiydi acaba? İç dünyasında neler saklıyordu? İşte onu anlayabilmek için biraz daha büyük olabilseydim, arkadaşı olabilseydim, karşısına oturup onu dinleyebilseydim, deyip durdum bu acılı dakikalarda. Kendi küçük aklımla sorular soruyordum ve yine kendimce cevaplıyordum. Geçmiş günleri hafızamda taradığımda aynı şeyler çınlıyordu kulağımda. “Ev işleri bütün işlerden ağır. Dön dolaş başını döndürüyor insanın. Hep yapman gereken bir iş oluyor.” derdi. Sadece bu tür şikâyetlerini duydum arkadaşlarına anlatırken. Onun dışında kanaatkâr bir yanı vardı. Mutluydu bizimle, bizim varlığımızla.

Gecenin şahitsiz karanlığında, sesimizi kendimizin bile duyamayacağı bir bitirmişlikle uyuyakalmışız. Babam sabaha karşı dönmüş hastaneden. Yaşlarımın azalmasıyla yapışan gözlerimi kapatan acılı uyku ayrılıyordu gözbebeklerimden. İlk gözüme çarpan babam olmuştu. Eli kolu bağlı, çaresiz, kabullenmiş, başı önünde düşünürken buldum babamı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Yalnız kalması, acısını nasıl yaşaması gerektiğini unutturuyordu ona. Bizler ortalıkta anne diye ağlarken bütün programlarının alt üst olduğu zamanla yüz yüzeydi babam. Onun kurallarına uymamıştı annem.  Kendi kafasında kurguladığı sistem çökmüştü babamın. Şimdi kafasının içinde kendine yenilmiş olduğunu kabul ettirme çabası vardı. En değerli varlığı ona sormadan gidivermişti. Oysa annem babama sormadan çarşıya bile çıkmazdı. Hep izin alır,haber verirdi. İlk defa özgürce alıp başını gitmişti işte.

Annem veda etmek zorunda kalmıştı bize. Aniden habersizce geliverdi ölüm ve yapayalnız değil ama anasız bıraktı bizi. Dört can öksüz, yetim hayata tutunmaya çalıştık. Zorluklarını anlatmam için benimle aynı acıyı yaşamanız gerekir. Anlatılmaz çünkü ya da ben beceremem. Babamın elinde tutmaya çalıştığı ailesi can damarından çatlamıştı. Canımız bizi istemeden de olsa bırakmıştı. Dünyanın değişmez kuralı ölüm, iş başı yapmıştı. İtiraz hakkımız yoktu. Çünkü muhatabımız yoktu karşımızda. Bilinmeyen bir yere acıyla uğurladık annemizi. Ben dokuz yaşındaydım. Benden sonra Can vardı. Daha yedi yaşındaydı. Sonra da Soner…O da üç yaşındaydı annemizi kaybettiğimizde.

Büyüklerimiz, akrabalar destek olmaya çalıştılar acımız tazeyken. Sonra yavaş yavaş kendi kendimizle kaldık. İşte o zamanlardan öğrendim ben ateşin düştüğü yeri yaktığını. O çevremizde acıyan gözlerle, acıyan sözlerle destek olmaya çalışanların ne yapmak istediklerini de anlayamadım hiç! İhtiyaçlarımızı gidermeye çalıştıklarını zannediyorlardı. Yalnızca bir lokma ekmek, bir yudum su yeter miydi ana sevgisini unutturmaya? Bunu düşünemediler bile. Acıyı hafiflettiklerini zannederek mutlu oldular yalnızca. Bizim her gün çoğalan acımızın yanında geldiler, gittiler. Bu onların suçu değildi elbette. Annemin ölümü onların yüzünden olmamıştı ki.

DEVAM EDECEK

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 138
Kayıt tarihi
: 24.12.11
 
 

1965 Zonguldak doğumlu ve halen Zonguldak'ta yaşamaktayım.Yazarım ve çeşitli platformlarda sunucu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster