Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '14

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
66
 

Rutubet böcekleri 4

Rutubet böcekleri 4
 

Babam sabah gidip akşam geliyordu. İşinin başında olmak zorundaydı. Evde olan bitenden bihaber başımızda birinin olduğunu düşünerek rahatlatıyordu kendini. Arkasında bir kadın vardı ona göre sırtını dayadığı.

Üvey anne için ben bir velinimettim, her işe koşan. Korkusuyla esir etmişti bizi. Onun kurallarına uyuyorduk çaresiz. Babamın yanında bize yakın davranması, ona nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bocalatmaya yetiyordu. İçimizden geldiği gibi davranabilsek çok daha kolay olabilirdi belki her şey. İkiyüzlü ve çok da iyi oyuncu olan bu kadın bizim çömez çocukluğumuzu istediği gibi eziyordu. Babamın bana umut verdiği, hayalini kurduğu okula da gidemedim. Yaktığım yemekleri yakmamayı, başında nöbet tuttuğum  yemeklerde öğrendim. O yıkayamadığım çamaşırları yıkayıp asmayı sırtımdaki dayak izlerinde öğrendim. Meğer ben büyümek için acıya ihtiyaç duyuyormuşum ya da acılarda büyüyormuş insan.

Evimiz vardı eskiden kardeşlerimle benim içinde yaşadığımız. Dışarıdan bakıldığında üvey olsa da bir anneydi eve gelen. Bize göre anne değildi, hiçbir zaman da olamadı. Üveydi yalnızca bize, evimize ama ne yazık ki babamıza öz oluverdi bir anda. Babamı da kaybettik üstelik yanı başımızdayken. Artık yastıklarım her gece aralıksız ıslanıyordu gözyaşlarımla. Ben, farkında olmadan anne olmuştum kardeşlerime. Koynumda yatırdığım dertlerimi paylaştığım iki çocuklu bir anneydim. Bana miras bırakılan iki çocuğum vardı, altından kalkmak zorundaydım. Kendim için değil kardeşlerim için mücadele etmem gerekiyordu. Her şeye rağmen denedim, yılmadım. Her sıkıştığım anda annemle konuşuyordum. Ondan aldığım güçle büyüyorduk kardeşlerimle. Yıllar içinde ben de büyüdüm. Acı bana sadece yapılması gereken işlerin altından kalkabilmeyi değil, onlarla oynamayı da öğretmişti. Ezilirken, hor görülürken içimde büyüyen nefret duygusu, intikam alabileceğim zamanlarda benim kontrolümden çıkan bir canavara dönüşüyordu.

Her şeye rağmen yaşamak zorunda olduğumuz büyük acılarda bile hayatın ne denli değerli olduğunu anlayabildiğim için şanslı görüyordum kendimi. İki kardeşim annemin emaneti mutlu olmam için en önemli sebepti kuşkusuz. Bütün bunların yanında bir de hiç yaşamadığım yeni duygular öğrendim. Göğüs kafesimde sıkışan, beni bocalatan, hiç alışkın olmadığım şeyler hissetmeye başladım. Kız çocukları babaya daha yakın olur, derler büyüklerimiz ama bizde öyle olamadı. Üvey anneden sonra yanına yaklaşamadığımız babamla aramızdaki boşluk giderek büyüyünce annemin yokluğuyla açılan iki boşluk oluşuverdi içimde. Yani zamanla hem anasız hem de babasız kaldım. O baba boşluğu benim başıma bela olacakmış meğer de zamanını bekliyormuş.

Aradan geçen yıllar, içine düştüğümüz acılar yumağının üzerimize bıraktığı çöküntüsünde yapmamız gereken işleri unutturmuştu bize. Üvey anne sürekli babamızı işliyordu. Kırık dökük evimiz bakımsızlıktan harabeye dönmeye başlamıştı. Bu da tadilat zamanının geldiğini gösteriyordu. Boya zamanıydı. Eve bir boyacı geldi. Üvey anne bulmuştu. Annem babama sormadan hiçbir şey yapamazdı, hep izin alırdı. Kendi başına karar veremezdi. Ama üvey anne bütün kararları kendi veriyordu. Çok methetmişti adamı. İşini iyi yapıyor, memnun kalacağız diye ikna etme turlarında evin içinde dolanıyordu. Babam da evet demişti sonunda. Evi bir koşuşturmacayla toparlayarak boyaya hazırlıyorduk. Babam hafta sonunu çalışarak geçiriyordu. Evin işleri bir an evvel bitsin istiyordu. Yaşadığımız acılar tahammül sınırlarımızı daraltmıştı sanki, bekleyemiyorduk. Düzensiz olan her şeyden etkileniyorduk. Kontrolü elimizde tutmak istiyorduk imkânsız olduğunu görmemize rağmen. Boyacının ise öyle bir derdi yoktu. Sakin hatta lakayt bir tavırla oyalanıyordu. İşini yapmaktan çok etrafla ilgileniyordu.  Gözü hem üvey annede hem bendeydi. İşi aklına geldiğinde ise notlar alıyordu. Sağa sola bakıyor, buraya şu kadar boya gider, oraya da iki katı gitse diye söylenip elindeki kâğıda bir şeyler yazıyordu. Ses tonundaki tokluk saçlarının ucundaki aklarla bir farklılık yaratıyordu benim gözümde. İstemeden de olsa bakışlarımla onu bir röntgen makinesi gibi süzüyordum. O da sanki bana karşı ilgiliydi, sürekli gözü üstümdeydi. Ben de etkilenmedim desem yalan olur. Ergenlik çağıyla yeni yeni tanışıyordum. Biraz yaşlıydı bana göre ama her baktığında bir sıcaklık hissediyordum ona karşı. Saçımı okşadı önce. Ne kadar beceriklisin sen, aferin sana, dedi. Annem öldüğünden beri babam hiç saçımı okşamamış, aferin, dememişti. Ben hislerimin ne olduğunu bilemeden alışıyordum ona. O da evden gitmemek için işini uzatıyordu. Fakat ne garip ki üvey annede rahatsız değildi bu durumdan. Aceleci olan tarafı yok olmuştu ortalıktan. Her şeyi yavaş yapıyorsun diye yediğim dayakları o atmamıştı, çocuk bedenimden beklentileri gidivermişti sanki. İlk defa anneme en çok ihtiyaç duyduğum zamanımı anladığını düşündüm ve artık içimde saklayamadığım bu adını koymaya korktuğum duygumu paylaştım. Sevecenliğine şaşkınlığım, kendimi sorgulattı bana. Evdeki iki yabancı en yakınım oluvermişti bir anda. Ben o gün, kaybettiğim mutluluğu bulmuştum sanki hem de en yakınımda. Rüya mıydı bu? İnanmalı mıydım onlara? Biri başımı okşuyor, beni önemsiyordu, diğeri de ona açtığım duygularımı destekliyordu. Üvey de olsa anne olmuştu bana hem de beklemediğim bir anda. Ya duygularım, adını koymaktan kaçındığım duygularım?.. Benden çok büyük ve yaşlı birine karşı, filmlerde gördüğüm şeyi yani aşkı mı hissediyordum ben?

DEVAM EDECEK 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 139
Kayıt tarihi
: 24.12.11
 
 

1965 Zonguldak doğumlu ve halen Zonguldak'ta yaşamaktayım.Yazarım ve çeşitli platformlarda sunucu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster