Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Şubat '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
339
 

Rüya

Rüya
 

Yavaş adımlar… Yavaş ve küçük adımlar. Yeterince sakinleştirici. İşte ufak ufak gidiyorum habercisi; hiçbir şeyden haberim olmadan. Yürüyorum ve soluyorum. Ciğerlerime kadar çekiyorum o havayı hızla, hızlı soluk, yavaş adımlar.


Hissediyorum, dünyanın bütün adilsizliğini ve acizliğini.

Duyuyorum, Tarık Buğra’nın “Bitmemiş Senfonisi”ni.

Yürüyorum, yavaş ve sakin.

Yaşıyorum, sebepsiz…


Bir köprüden geçiyorum. Nerede ve nasıl bir köprü olduğunu bilmiyorum. Bir köprüden geçiyorum. O anda dehşet bir istek çıkıyor ruhumdan. Akıt bütün öfkeni suya. Akıt ve bırak buraları, var olmayı. Çek ve git! Akıt öfkeni suya kus içindekileri ona ve sonra da atla.

Yapamam… Yapmam çünkü biliyorum her bir acı güçlendirir insanı. Bitirir ama yeniden doğmuşçasına güçlendirir. Biliyorum bunu! Belki de sadece buna inanmak istiyorum, ufacık bir umut yerine… Yaşıyorum, sebepsiz…


Yavaş adımlar hızlanıyor, hızlanıyor, sık ve büyük adımlar. Bir orman… Issız ve belki de –derler ya- balta girmemiş ormanlar. Çok saçma!.. Yeterince geriliyorum artık yeter! Bu feryat karanlıkta yön bulamamışçasına kayboluyor. Tüm inançlarımı unutturuyor bana. Ama ben buradayım sebepsiz yaşıyorum ve unutuldum. Tanrının unuttuğu “biri” diye adlandırıyorum kendimi. Sadece bir’i…


Karalıyorum beynimdeki tüm satırları, kirletiyorum tüm boş kâğıtları. Geçmişe dair tüm anıları tek tek unutuyorum. Gerçeği karalamaya başlıyorum, en sahte gülücükler ve inanılması zor yalanlarla. Sonunda başarıyorum geçmişi siliyorum. Geride kalanlara inat!


Mümkün mü ki böyle bir şey?! Tüm teorileri beynimden atıyorum, atmak istiyorum, unutmak istiyorum, silmek istiyorum. Yürüyorum yine, tekrar… Kafamı hafifçe kaldırıyorum gökyüzüne. O anda başlıyor tüm çığlıklar… Anlam veremediğim nerden geldiği belli olmayan çığlıklar.. Korkuyorum!.. Ne yapacağımı bilmiyorum. Çaresizim. En nefret ettiğim an, kendimi çaresiz hissettiğim an… Bu işe son vermek için kulaklarımı tıkıyorum ama çözüm değil. İliklerime kadar ulaşıyor bu anlamsız çığlıklar. Dayanamıyorum! Yine bir feryat… Yeter..! bir anda kesiliyor tüm sesler. İşte buna anlam veremiyorum.


Gökyüzünde milyonlarca yıldız… Tam üstümdeki muhteşem bir ışık saçıyor. Avucumu açıyorum içine ışığı yansıyor, o anda fark ediyorum, evet! Bir şeyler yazıyor avucumda dikkatlice bakmaya çalışıyorum ve…


Kendime geldiğimde yavaşça lambaya uzandım. Sessiz bir şekilde ışığı açtım ve saatime baktım. 3’ü geçiyor. İçimde derinden bir istek… Aç camı ve fırla dışarı herkese, her şeye inat.Yine anlamsız düşünceler ve görüntüler… Yorulmuşum. Kapatıyorum gözümü ve derin bir uyku geliyor ardından. Uzun derin soluklar. Yarı ölüm bir durum.


Kaybediyorum kendimi karanlığın ta içinde, en ücra köşelerinde, önceden tam korktuğum yerde, bırakıyorum ruhumu sessizliğe, bırakıyorum düşüncelerimi var oluşa.


Her tarafta o koku, o’nu duymamak hissetmemek o kadar imkânsız ki… Ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar işlemekte gecikmiyor ve şimdi damarlarımda o koku dolaşıyor. Bıktırıyor, usandırıyor, midemi bulandırıyor bu koku. Kan kokusu…


Tanrım, deliriyorum…


Çok sıkılıyorum bu oyundan, nefret ediyorum bu kokudan. Ağlamaya başlıyorum. Ama geçmiyor! Her yerim, her kıyafetim, her adımım buram buram kan kokuyor. Bu duruma daha fazla katlanamayacağımı düşünüyorum. Atıyorum kendimi dışarı, saatlerce yürüyorum, nereye olduğunu bilmeden. Belki de aynı yerlerde dönü duruyorum ama katlanamıyorum. Sanki sokaktaki kaldırım taşlarına kadar işlemiş bu koku. Gidiyorum, gidiyorum, gidiyorum amaçsız!


Bir telefon geliyor. Geri dönüyorum eve, geldiğimde telefonu kapatıyorum kimse ulaşamasın diye. Müzik dinlemek istiyorum. Açıyorum müziği kimin olduğunu bilmiyorum, sadece dinliyorum ve deliriyorum. Kimse ellemesin, kimse dokumasın, kimse bağırmasın ve mümkünse kimse kavga çıkarmasın..! Ben uyumak istiyorum! Yorgunluktan ağırlaşan gözkapaklarımı artık yavaş yavaş kapatıyorum. Çok kısa bir süre sonra yine uzun, derin soluklar…


Uyanıyorum.


Sadece bir rüya…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bazı geceler, kabus veya derin düşlerde, insanın içini sıkan, buran garip rayihalar rücu eder zihne. Buruk anılarda kıvranan küçük ve yalnız gazellerdir çoğu. Ve içseldir, bütünüyle kişiseldir. O zaman anlatmak mı gereklidir? Anlatmak için biraz daha güçlü olmak, güçlü yazmak gerek değil midir? Başladığımız yerden hareketle bir sona ulaşmak demek değil midir biraz da, edebi olmak?

İLKER BALKAN 
 05.02.2009 19:34
Cevap :
Düşüncelerinize katılıyorum, edebi olmak biraz da başladığı yerden bir sona ulaşmaktır. Bununla birlikte yazdığım bir rüya değil, bir tahlil niteliğinde. İçimden geçenleri 3. şahsın ağzıyla değil de direk kendimden anlatmakla yola çıktım ve bildiğim kadarıyla tahlil metinlerinde önemli olan olay değil, kişinin içsel düşünceleri, içinde yaşadığı buhrandır. Bu da içinde olduğum karışıklığın kelime karşılığı olmayan -ya da benim adını koyamadığım- bir takım duyguların metin haline getirilmiş şeklidir. Yazdıklarınız için teşekkür ederim.  06.02.2009 13:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 340
Kayıt tarihi
: 19.01.09
 
 

Hayatın bütün zorluklarına krşın hayatın güzel olduğuna inanlardanım.Herşey hayatı sevmekle başlıyor..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster