Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '08

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
293
 

Rüyamda…

Rüyamda…
 

Dün gece rüyamda Atatürk’ü gördüm. Yaşlıydı ve hastaydı. Ama yine de keskin bakışlarından, dimdik duruşundan ve konuşmalarındaki kararlılığından hiçbir şey kaybetmemişti. 1938 yılının Kasım ayıydı. Dolmabahçe Sarayındaki odasından, pencerenin önünden birlikte İstanbul Boğazının eşsiz güzelliğini seyrediyorduk. Atatürk koltuğunda oturuyordu, ben ise onun yanı başında, ayaktaydım. Bastonu vardı Atatürk’ün; kendisi gibi altın sarısıydı. Bastonunu bana uzattı ve şu sözleri sarf etti: “<ı>Bu vatan sana emanet, çocuk!” Daha sonra… Sonra büyük bir heyecanla uykudan uyandım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kolay değildi tabii, Atatürk ile birlikteydim. Rüyada da olsa, Atatürk yanımdaydı. Onunla konuşmuştum…

Ardından yeniden uykuya daldım. Rüyamda yine Atatürk’ün yanındaydım. 1960 yılının Mayıs ayıydı. Hava bulutluydu, yağmur yağmak üzereydi. Atatürk düşünceli gözlerle Dolmabahçe’den Türkiye’yi izliyordu. Tam da bu sırada yağmur başladı. Öyle bir yağmur ki, göz gözü görmüyordu. Oysa 1960 yılına dek Türkiye, ne yağmurlar atlatmıştı; ama bu yağmur başkaydı. Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesi” hedefi koyduğu Türkiye, şimdi büyük bir yağmur ile mücadele ediyordu. Yağmur yağdı, yağdı, yağdı… Sel oldu… Selin ardından Türkiye’de ve Türkiye’yi izleyen Atatürk’te büyük bir sessizlik hakimdi. Ardından, yeniden uyandım uykumdan. Korkmuştum… Lavaboya gidip aynaya baktım, rengim kaçmıştı. Rüyamda gördüğüm yağmur, beni çok etkilemişti. Belki de daha önce böylesi bir yağmur görmediğimdendir.

Yüzümü yıkadıktan sonra yeniden yatağıma uzandım. İşte yine Atamla birlikteyim. 1980 yılının Eylül ayındayız bu defa. Kara kış erken bastırmış, İstanbul’un her yanına kar yağmıştı. Sadece İstanbul’a mı? Tüm Türkiye’ye kar yağıyordu. Ama o gün, İstanbul’a yağan kar farklıydı. Dışarıdaki soğuktan dolayı, neredeyse deniz donacaktı. İnsanlar korkularından dışarı çıkamıyorlardı. Atatürk ile ben ise yine pencerenin kenarından dışarıyı seyrediyorduk. Seyrediyorduk; fakat kaygılıydık. Ne olacaktı böyle? Kara kışın Türkiye’yi böylesine erken esir alması, hayra alamet bir durum değildi. Kara kışın Türkiye’yi esir alması, kara kışın suçu muydu, yoksa kara kışın yaşanmasına izin verenlerin mi? Hele de böylesine erken bir dönemde… Karın etkisinden midir bilinmez, yeniden uyandım. Daha sabah olmamıştı. Penceremi açtım, dışarıya baktım.

Biraz hava aldıktan sonra, uyumak için yatağıma uzandım tekrardan. Atatürk’le birlikte yine Dolmabahçe Sarayı’nda, yine pencerenin önündeydik rüyamda. 2008 yılının Mart ayıydı. Atatürk oldukça yorgun ve bitkin bir haldeydi. Belki de gerçekten yorulmuştu artık. Sürekli bir şeyler mırıldanıyordu. Onun ne söylediğini duyamıyor, ancak ne demek istediğini anlayabiliyordum. O gün hava sisliydi; göz gözü görmüyordu. Her şeye inat, insanlar dışarıda dolaşıyordu bu defa. Fakat insanların gözlerindeki ümitsizliği sezebiliyordum. “<ı>Sisli havalar iyi değildir, çocuk; ne zaman, ne olacağını kestirmek çok zordur” dedi Atatürk, kısık bir ses tonuyla. Oldum olası, sisli havalar beni de ürkütmüştür zaten; ama hiç korkmamışımdır sisten. Ardından Atatürk: “<ı>Sisli havaları kurtlar çok sever, çocuk; sürüyle gezenlerin havasıdır sisli hava.” dedi. Atatürk üzüntülüydü; bin bir zorlukla kurduğu Türkiye, şimdi bir sise mi yenilecekti? Tabii ki hayır. Fakat Atatürk’ün söyleyeceği söz bitmemişti. Odanın içine bakındı, bir şeyler arar gibi. Daha sonra pencereden dışarıya baktı, tüm Türkiye’ye bakıyordu sanki. Ardından Atatürk bana doğru döndü ve: “<ı>Beni anlamadılar, çocuk” dedi.

Uyandım. Tavana bakıyordum. Yatağımın içerisinde, sanki oda üstüme geliyordu. “<ı>Bir şeyler yapmalı” diyordum kendi kendime. Yatağımdan kalktım, doğruldum. Gecemi zindana çeviren rüyalar zincirinin etkisindeydim hala. Perdemi araladım. Korkuyordum; yağmurdan, kardan, sisten. Perdeyi açtım; ama beklediğim tabloyla karşılaşmamıştım. Ne yağmur yağıyordu, ne kar; ne de sis vardı. Bir tek bulut dahi yoktu havada; gökyüzü aydınlıktı, berraktı. Belki de görmek isteğim gibi görüyorumdur diye gözlerimi ovuşturdum. Hayır, yanılmıyordum; güneş olanca güzelliğiyle odamı aydınlatıyordu. Daha sonra takvime baktım: 2021 yılının Nisan ayıydı. Kendi kendime şöyle söylendim: “<ı>Bu ülke ne yağmurlar, kışlar, sisler atlattı. Artık güneşli günler hiç bitmemeli bu ülkede. Bu ülke insanı seni anladı, Atam!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

gerçekten alkışlanası bir yazı olmuş. Bu ülke, ülkeye sisi, yağmuru, karı getirmeyi çalışanları her zaman engellemiştir. Ama zor ama kolay, ama kısa sürede ama uzun sürede... Sonuçta bunu yapmaya çalışanlar siste kaybolmuşlardır. Unutulmuşlardır, yine unutulacaklardır. Tekrar Tebrikler...

Mehmet AYDIN 
 10.04.2008 22:38
Cevap :
Sayın Mehmet AYDIN, yorum ve düşünceleriniz için teşekkür ediyorum. Saygılarımla...  10.04.2008 22:56
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 49
Toplam yorum
: 31
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 1022
Kayıt tarihi
: 10.12.07
 
 

Karadeniz Teknik Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü 4. sınıf öğrencisiyim. Kitap okumayı, yazı yazmay..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster