Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Kasım '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
99
 

Rüzgar ile Koşmak

Rüzgar ile Koşmak
 

Gökyüzünde okyanustaki taşlar kadar parlak yıldızlara baktı. Sarıdan bozma kumral saçları dalga, dalga, tıpkı sürmekte olduğu atın saçları kadar gür, kasları, baldırları atı Rüzgar’inkiler kadar güçlü, kendi kadar emin olduğu varlığı, birçok insan için bir anlam ifade etmese de, yaşamaya yükümlü olduğu kendilliği ve hatta sıfırdan var etmiş olduğu yorgun ve mücadeleci karakteri, onu yenilmez bir savaşçı yapıyordu. Gözlerinin içindeki kıvılcımlar, bıçağının buz mavisinden mi yoksa gözünün mavisinin arasına tanrı tarafından yerleştirilmiş sarı lekelerinden mi kaynaklanıyordu? Ona kısaca Korkusuz Savaşçı diyorlardı. Atını hızla Bursa ovasından batıya memleketi Erdek’e doğru sürüyordu. Uludağ’ın karlı yamaçlarından atıyla, keskin kar soğundan, aşağıya doğru ılıyan ve Mudanya’dan esen lodosu karşına almış, geleceğine doğru atıyla koşmaktaydı.

Ona başka isimler de takmışlardı. Bu isimlerin arasında en sevdiği, doğduğu memleketi de içine alan Marmaralı ismiydi. Evet, o yüzyıllar boyu, sülalesince beşten fazla soyada ulaşacak kadar Erdek’liydi. İngilizler de bu isimden yola çıkarak ona Marmarian adını takmışlardı. Geçen gece Uludağ’ın zirvesinde kamp yaptığı zaman diliminde, karanlık gündüze dönüşmeden önce, aniden uykusundan uyanmış ve yıllardır hayalini kurduğu aşkın nefesini, bu esnada karşısında görmüştü. Yenilmez bir savaşçı paniklercesine, o kadının –kim olduğunu bilmiyordu ama deniz kıyısındaydılar rüyada- çenesi kalkık vaziyette küçülen ve çizgi halindeki kahverengi gözleriyle, onun vücuduna yayılan kıvırcık kumral saçlarıyla, kuğu gibi uzayan boynundan göğüslerine kadar inen muhteşem dekoltesini öperken gördü kendini. Hayatında heyecanlanmadığı kadar çok ve inanılmaz bir arzuyla kadının kabarmış memeleri arasında nefes almazcasına kaybediyordu kendini. Ve tam bu esnada uyanmıştı. Bazılarına göre enfes, ona göre korkunç bir rüyaydı bu. Nihayet hayatı boyunca aradığı kadını rüyasında bulmuştu. Bir panik haliyle kampını dağıtarak aceleyle memleketine doğru gitmesi gerektiğini düşündü. Öncesinde garip bir şekilde dağın karlı sularında donarcasına vücudunu, benliğini yıkadı. Beyaz teni mosmor olmuştu. Acıdan yanan yüreğinden farksız bedeni de korkunç yanmaktaydı. Öyle bir acı tarif edilmez, ansızın gönlüne inmişti. Onun varlığını bilmişken o garip tütsülü rüyasında, ona dokunmuşken –yalandan dahi olsa-, kalbinde onun yarattığı sıcaklığı, doldurduğu boşluğu hissetmişken, o andan itiabren yalnız olmadığının, aşkının, bu dünyada yaşıyor olduğunu biliyordu artık. Ve alelacele onu bulmalıydı.

Kiralık katilmişçesine, yurdu kurtarma savaşında, İngiliz subaylarını silah kullanmadan bıçağıyla öldürüyordu. Tam vahşi bir adama dönüşüyordu savaştığı anlarda. Bir casustu. İngilizceyi İngilizlerden daha iyi konuşuyordu. Hatta sinirlendiği zamanlarda, ki bu pek sık olmuyordu, öldürürken Amerikan aksanıyla “Goodbye the Engilsh men wherever you ever belong” diyerekten imzasını atıyordu hasmının ölümüne. O da girdiği bu savaşın sonunda masumiyetini kazanamayacağını biliyordu ancak vatan için girişilen bu yol, böyle bir katliam törenlerini berabarinde getirmişti. O kızın, Meryem’in, İngilizler tarafından tecavüzüne ve katline tanıklık etmişti. Bir casus olduğu için kımıldayamamıştı bile. O gün karar vermişti. Medeniyetin beşiği ilan edilmiş bir ülkeden gelen bu barbarların sonu gelinceye kadar savaşacaktı. Mustafa Kemal adında bizzat tanıdığı bir önder çıkmış yurdunu toparlamak üzere bizzat İngiliz casusu imiş gibi davarnarak Anadolu’ ya geçmiş, bir yandan asker, bir yandan siyasi bir figür haline gelip Kuvaiye Milliye ruhunu düzenli bir orduya çevirmişti. Kendi de bir yolunu bulup İstanbul’dan kaçmayı başarmış önce Sakarya’da, sonra Bolu’da ve en sonunda Uludağ’ın tepesinde konuşlanmıştı.

Utanıyordu; böyle bir savaşa rağmen yüreğinde aşk acısı hissetmesinin anormalliğini o da biliyor ancak birey olarak kurtuluşunun da bu aşka bağlı olduğu düşüncesinden vazgeçemiyordu. Doğduğundan beri yalnızdı, hayatta tek başına bırakılmış her çocuk gibi yüreğinde sonsuz hasarlar vardı. Yine de şansı yaver gitmiş, Tekke’de başlamış olduğu eğitimine bir asker olarak devam edebilmiş ve sonunda Osmanlı ordusunda subay olmayı başarabilmişti. Çanakkale Savaşı’ında İngilizlere esir düşüşüne değin düzgün bir hayat sürmüş, savaşlardan arta kalan zamanlarında, cesaret edip aile bile kuracak düzeye gelmişti. Savaş varını yoğunu, benliğini ele geçirmişti. Hatta o 14 yaşındaki güzeller güzeli masum Meryem’in öldürülüşüne kadar kendini insan bile adledebilirdi. O an Korkusuz Savaşçı olmaya yemin etmişti ve olmuştu da! İngilizlere esirken bildiği her şeyi eksiksiz anlatınca İngilizler onu Osmanlı’ya karşı casus olarak kulllanma kararı almışlardı. Bunu yaparken hiç utanmamıştı. Çünkü nihai amacı için Osmanlıyı satmanın bir hikmeti yoktu. İngiliz İstihbaratı için çalışmıştı. Her casus gibi onun da aidiyeti kaybolmuştu. Bilgileri alırken, konuşurken İngiliz, Türk subaylarına aktarırken Türk oluyordu.  Kafasında tek hedef vardı; bu İngilizleri bu vatandan defetmek; o kadar! Esir düştüğü zaman işkence görmeyi yeğlememiş, avrupai görünümü sayesinde ve öğrenmiş olduğu müthiş İngilizcesiyle güçlü kalmayı tercih ederek bilgisi dahilinde Osmanlıyı satmıştı. Ve bu şekilde var olmayı başarabilmişti çünkü hedefini gerçekleştirebilmek için canlı kalmasının önemini o anda kavramıştı. İstanbul’da girmediği yer yoktu. Saraylı kadınlarla, cariyelerle yatıp kalkarak Osmanlı hakkında müthiş havadisler satabiliyordu İngilizlere. Casusluğunun ilk yılında sürekli İngilizlere çalışmış ve güvenlerini kazanmayı başarmıştı. Mustafa Kemal Paşa ile birkaç davette görüşmüşler ve aralarında sağlam bir emir-komuta sistemi kurmuşlardı. İngilizlere servis ettiği tüm bilgileri eşanlı olarak Mustafa Kemal’e de kadınlar vasıtasıyla iletiyordu. Böylelikle bir yandan Osmanlıyı İngilizlere satarken yeni kurulması beklenen Türk birliğine yardımcı olmayı da başarabiliyordu.

“Ne hayat” diye düşündü: “Sahi ben kimim?”.

Neydi adı? İngiliz casusuyken ona Ahmet diyorlardı. Ama gerçekte ismi neydi?   

Atıyla dörtnala Erdek’e doğru koştururken ismini hatırlamaya çalıştı ki nafile. İsmini ve geçmişini unutmuştu artık. Erdek’e gitmeli ve o rüyasında gördüğü kadını bulmalıydı. Nedendir bilinmez, o kadının ona Erdek kadar yakın olduğunu düşünüyordu. Rüzgarda uzamış saçları dalganırken atının yularına daha sıkı sarıldı. Nefes nefese koşan atı gibi heyecanlı ve kararlıydı. Erdek’e gidecek, sevdiği kadını bulacak ve hayatına yeniden başlayacaktı. Kendine yeni bir kimlikle yeni bir ad koyacak ve özlemiş olduğu hayatı o aşık olduğu kadınla beraber yaşayacaktı.

Nil ALAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 613
Toplam yorum
: 1635
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 271
Kayıt tarihi
: 10.04.11
 
 

Eric küllerinden doğduktan sonra dünyada büyük değişiklikler olsa da Türkiye'de çok fazla şey değ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster