Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
956
 

Rüzgar

Rüzgar
 

Elbisesinin altından vücuduna hücum eden rüzgâr durmadan bacaklarını kırbaçlarken etekleri her darbede kabarıp ondan uzaklaşmak istiyordu. Başından omuzlarına inen kahverengi yün şal, örüldüğü günden bu yana hiç bu denli işe yaramamıştı. Rüzgârın kulaklarındaki uğultusunu kesmek için tamda o kısımda şal iki kat kıvrımla çenesinin altından yakasına bir firketeyle tutturulmuştu. Belli ki ellerine güvenmiyordu. Şalı bıraktığı an uçup giderdi bu şiddetli rüzgârda…

Saatlerdir yürüyordu. Soluğu nerdeyse rüzgârın hızına yetişmek üzereydi. Akşamın karanlığında salınan ağaçlar, uçuşan yapraklar, rüzgârın önüne kattığı her şey olduğundan büyük görünüp onu korkutuyordu.  Durdu. Kalbini yatıştırmak ister gibi şalın altındaki ellerini göğsüne götürdü. Güçlükle yutkundu. Gözlerinden düz bir çizgi şeklinde inen gözyaşları yanaklarında kurumuş, bu kuru yol yüzündeki hareketleri kısıtlıyor, şiddetle kaşınıyordu. 

Ekin zamanı kadınların hep bir ağızdan harmanı savurabilmek için rüzgârı çağırdıklarını hatırladı. ‘’ Haydar, Haydar es de gel! ’’

Böylesi korkutan rüzgârın karşısında sesini kendisinin bile zor işittiği sözlerle bağırdı rüzgâra; ‘’ Git Haydar git, çekil yolumdan! ‘’ Boşuna uğraşıyordu. Nerelerden geldiği belli olmayan rüzgârın gitmeye hiç niyeti yoktu. Gökyüzüne hafif bir aydınlık sunarken, yeryüzüne kadar inemeyen cılız ay ışında nerde olduğunu kestiremiyordu. Ayaklarının altındaki kabartılara bakılırsa meşeliklere gelmiş olmalıydı. Eğilip birini aldı. Pürüzlü şapka kısmı, daha altında pürüzsüz yemiş. Kabarmış toprağın altı, dökülen meşe palamutlarıyla doluydu. Meşeliklerle birlikte orman başlardı. Sonra kızılçam, sedir, karaçam ağaçları… Kocası da bu sınırlar içinde olmalıydı. Ayrıca yaban domuzu, tilki, çakal, yırtıcı kuşlar gibi ormanın gerçek sahipleri de her an bu yabancıyı fark edebilirlerdi.

   Toroslardaki ormanları muhafaza etmek için çalışan genç bir orman muhafaza memuruydu kocası. Sabah orman katliamcılarının ihbarını alıp tek başına ormana gitmişti. Böyle zamanlarda günlerce kalması gerekirdi ormanda. Belki de endişelenecek bir şey yoktu ama daha önceki bekleyişlerden farklı bir sızı vardı yüreğinde.  Kocası çok kızsa da ormana gitmesine, bu sızıyı dindirmenin başka yolu yoktu.

     Oturdukları küçük lojman dairesinden bakınca orman daha yakınlardaymış gibi görünürdü. Tahmin ettiğinden uzun sürmüştü ormana varması. Yolun uzamasında rüzgârda etkili olmuştu. Sessiz, korkak adımlarla yürümeye devam etti. Bir ışık görene kadar yürümek zorundaydı.

    Kahvaltıdan sonra çalan telefona kocası bakmış ardından üniformasını giymeye bile fırsat bulamadan aceleyle çıkmıştı. Kocasının bu ani görevlerine alışıktı. İşine olan aşkını, ormanı kutsal bir tapınak gibi görmesini de yadırgamıyordu da bu kez aklına, yüreğine sabırlı olması gerektiğinin sözünü geçiremiyordu.

   Küçük, mütevazı dairede işleri bitirmek pek vaktini almıyordu. O gittikten sonra ortalığı toparlamış, oyalanmak için eline gergefte işlediği etamini almıştı.

    İğneyi batıracağı yeri her defasında yanlış hesap edince gergefi koltuğun yanındaki sepete attı. Koltuğa uzandı. Bacaklarını kendine doğru çekip ayaklarının altındaki battaniyeyi üzerine serdi. Karanlık, sıcak battaniyenin altında gözlerinin kapanmasını bekledi. Acımasız bir düğüm göğsünde tıkanıp kalmış gibi onu rahat bırakmıyordu. Derin bir of çekip kurtardı kendini bunaltan karanlık sıcaktan. Kocasının iş arkadaşlarından birini aramak için telefona uzandı. Karşı taraf telefonu çabuk açtı. Endişeli olduğunu hissettirmeden bu gece kocasının gelip gelemeyeceğini sordu. Arkadaşı bunun bir orman kontrolü olduğunu işin ne kadar süreceğini bilmediğini, bir tatsızlık olursa kendisini haberdar edeceklerini söyledi. Duyduklarına inanmış gibi teşekkür edip telefonu kapattı.

    Torosların eteğindeki küçük daireden çıkıp kocasının gittiği yöne doğru baktı. Rüzgâr hafiften esmeye başlamıştı. Gün, geceye dönmek için sabırsızlanıyordu. Ortalığa açıp saçtıklarından yorulmuşçasına örtme, gizleme ihtiyacı içindeydi. Utangaç bir karartı atılmıştı gökyüzüne…

    Tekrar eve girip dolaptan şalını çıkardı. Omuzlarına sarıp, ormana doğru yürümeye başladı. Elbisesinin altından vücuduna hücum eden rüzgâr şalını havalandırınca hırkasının cebinde bulunan anahtarlığına taktığı firketeyi çıkarıp şalını yakasına tutturdu. Soluk alması güçleşene kadar yürüdü. Sessizce ağladı. Gözleri karanlıktan bir şeyleri seçemez olduğunda ormana geldiğini anladı. Görerek değil, ayaklarıyla hissederek bunun farkına vardı.  Eğilip üzerine bastığı meşe palamutlarından biraz topladı. Önüne çıkıp onu korkutan bir düşmana karşı kendini savunabilme düşüncesiyle ceplerini bu zararsız cephaneyle doldurdu.

    Ormandaki sık ağaçlar rüzgârı kesiyordu artık. Kulaklarındaki uğultu devam etse de üstündekiler uzaklaşmak istemiyor, rüzgâr vücudunu rahat bırakıyordu.

     Karanlıkta yürürken görünmez tehlikelerden korunmak için ellerini havada ileri doğru kaldırıp gövdesine siper ediyor, dar bir patikayı takip ediyordu.

   Gözleri yanıltmıyorsa bir ışık görüyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Ormanın ortasında yapıldığı sonradan unutulmuş gibi duran kimsenin kullanmadığı kütük evin ışıklarıydı. Birkaç basamakla verandaya çıktı. İlk pencerenin panjurları kapatılmıştı. Üst tarafı cam alt tarafı ise ahşap olan kapının keten bir perdesi vardı iç kısımda. Kapının önünde durup içeriye kulak kabarttı. Hiç ses yoktu. İkinci pencerenin panjurları hafif aralık bırakılmıştı. Başını eğip içeri baktı. Tam karşıda duran yatakta bir adam uzanmıştı. Elleri başının altında öylece tavana bakıyordu. Ne yapması gerektiğine karar verememişken adam yataktan kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Panjurları açtı. O an göz göze geldiler. Adam kadının yanında başka biri var mı diye bakmak için başını uzatıp etrafı kolaçan etti. Kapıya doğru yürüyüp kapıyı açtı. Adam kadına baktı. Kadın adama. Soru sormayı sevmeyen bir adamdı. Yıllarca cevap vermekten yorulmuştu. Belki bu yüzden kadına bir şey sormadı.

    Kapıyı iyice açıp kadını buyur eder gibi kenara çekildi. Kadın rüzgârdan, korkudan, karanlıktan kurtulmak istedi. Ayakları acıyordu. Susamıştı. Dudakları iyice kurumuştu. Yıllarca kontrollü davranıp, kendini alıkoyarak yaşamaktan hep kaybetmişti.  Belki bu yüzden içeri girmek istedi.

  Adam gülümsedi. Kadına oturması için bir yer gösterdi. "Rüzgâr mı sizi buraya attı?" dedi.

 Kadın şalı çıkarmak istedi. Çıkaramayınca firketeyi hatırladı. ‘’ Rüzgâr buraya sığınmamı zorunlu kıldı, diyelim ‘’ diye cevap verdi kadın.

  Adam az önceki gibi yatağa uzandı. Sanki yanında kimse yokmuş gibi kaldığı yerden devam etti geceye. Elleri başının altında tavana bakmayı sürdürdü.

  Kadın şalı omuzlarına indirdi. Adama baktı. İlk kez bu kadar meraksız, soru sormayan birini görüyordu. ‘’ Bu saatte burada ne aradığımı merak etmiyor musunuz? ‘’ dedi kadın.

  ‘’Hayır," dedi adam. "Anlatırsanız dinlerim ama merak etmiyorum.’’

  Kadının da ne için orada olduğunu unutmuş ya da unutmak ister gibi bir hali vardı. Adamla konuşmak istiyordu. Adam kadının bakışlarından onunla konuşmak istediğini, yaşamak için bir yöne, bir sebebe ihtiyacı olduğunu anladı. Yattığı yerden doğruldu. Az önceki gibi gülümsedi. ‘’Ne anlatırsam dinlersen, sana yönünü kaybetmiş bir adamın hikâyesini anlatmak isterim," dedi.

  ‘’Bir zamanlar sadece kendisi için yaşayan bir adam vardı. Kendi sağlığı, mutluluğu, ailesi, kendi huzuru için yaşayan bir adam. Yaptığı iyilikleri bile kendini düşünerek yapardı. Bir gün bir rüzgâr kendi için ayırdığı her şeyi adamın elinden aldı. Adam yıllardır uğrunda didindiği her şeyin bir anda savrulup gitmesine bir anlam veremedi. Geriye bir tek kendi kalmıştı.’’ Adam burada sustu ve kadının gözlerine baktı. Duymak istediklerini anlamak istercesine bir bakıştı bu.

  ‘’Bundan sonra adam sadece başkaları için yaşadı. Yalnızdı. Sahip olduğu hiçbir şeyi yoktu. Elindekini, gönlündekini, sofrasındakini hep paylaştı. Bir gün bir rüzgâr önüne en güzel hazineyi sundu. Hazine güzeldi ama vakitsiz esmişti rüzgâr. Adam anladı ki; ne tamamen kendiyle ne kendini ihmal ederek yaşamalıydı insan. O zaman rüzgârda vakitlice esip geçerdi.’’

    Rüzgârın buluşturduğu adamla kadın bütün gece onun sesini dinleyip yaşadıkları hayatları düşündüler. Aslında kadın bunları düşündüğü için adamın da böyle yaptığını zannetti. Fakat adamın kendisine dair düşünecek bir şeyi kalmamıştı. Adam dünyayı yaşıyordu artık. Dünyayı düşünüyordu.

    Gün ışımaya başlayınca kadın yatağında uyumakta olan adama baktı. Gençti hala ama bir kere değil sanki çok kere yaşamaktan yorulmuş gibiydi. Yabancısı olduğu bu adama sıcaklık duydu kadın. Şalını üzerine geçirdi. Yavaşça kapıyı açtı. Dışarıda rüzgâr dinmişti. Orman sakindi. Kuş sesleri geliyordu usul usul…

   Kadın gitmek üzereyken tekrar içeriye döndü. Hırkasını aşağıya çeken ceplerindeki şişkinliği yokladı. Meşe palamutlarından oluşan minik cephaneliğini hatırlayınca gülümsedi. Ceplerini boşaltıp kapıyı kapattı. Adamın başucuna oturdu. Bütün dünyayı yüreğine sığdırmış gibiydi. Hiçbir sıkıntıya yer kalmamıştı. Adamı yeniden dinlemek için sabırsızca uyanmasını beklemeye başladı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 425
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1044
Kayıt tarihi
: 26.05.14
 
 

Dünyanın kirletemediği bir lotus... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster