dediğinde; Siyasetin aktörleri, siyasetçi tiplemesinin sergilediği yönetim anlayışının, kâmu yara..." />
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '07

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
429
 

Sârfı severim, isrâfı asla..!

Sârfı severim, isrâfı asla..!
 

Kant, >...

Siyasetçilerimizin, politika adına yaptığı söylemlerde, konu ne olursa olsun, beklenti kamuyu > ilgilendirdiğinden, içerik her ne kadar iyi bir hitabet > ile yapılırsa yapılsın, nihâyetinde, siyasetçinin tükettiği kelimeler felsefi bir yaklaşım içermiyorsa, "hümânizm", bir sonrakinde tatmin edilmek üzere ertelenmiş demektir, yapılan sârf değil, isrâftır...

Lambert Markizi, 1715'te, > dediğinde; Siyasetin aktörleri, siyasetçi tiplemesinin sergilediği yönetim anlayışının, kâmu yararını göz ardı eder hâlini gördüğünden, gördüklerinin, hür iradenin kâmu yararına çalışır bir halde olmamasından ötürü dile getirmiş olabilir mi? Yoksa, dönemin siyasetçilerini akıl isrâfında bulunan, sârf dan uzak duran kişiler olarak mı görüyordu?

.....?

Voltaire, > demiştir!

Sondan başa gidildiğinde; İyi bir siyasetçi, insanlara elinden gelen her iyiliği yapar, bunun için hiç bir beklenti sergilemez, toplumun düşkünlerine sahip çıkmakta öncüdür, en çekinilen konu olan evliliği destekler ve muhataplarını bunun için yüreklendirir, zenginleşmeleri için yoksullarla ilgilenir, bunu yaparken kaynak ve ekipman desteği sağlar, bilinmeyen üstünde çaba sarf ettirir ki; kâmu nazarında bir filozof olduğu netleşsin..!

Filozoftan iyi bir siyasetçi/politikacı olmasa da, toplum, siyasetçi/politikacıyı filozof yapabilir...

Ünlü Alman filozof Kant'a dönecek olursak, 1784 yılında yayınladığı "Aydınlanma nedir? Sorusuna Yanıt" başlıklı makalesinde şöyle der...

Sapare aude! Kendi aklını kullanma yürekliliği göster!

İşte aydınlanma sloganı>>...

Akıl, kamu yararına kullanılmalı iken, sârf değil isrâf eden politik aktörlerin yetki alanı içerisindeyse; bu durum, kamudaki siyasetçi tipinin, hitâbet, hatipliğinden sebep "Feylesof adam" olarak anılmasına sebep oluyorsa; sonuç, aydınlanma anlamında, erginleşmek istemeyenlerin, beklentiye dayalı gelecek üstüne inatla, azimle verdiği mücadelenin yansıması olacaktır...

Voltaire, <çalıştığını gördüğüm="" bu="" saatin,="" bir="" saatçinin="" elinden="" çıkmadığını="" düşünemem="">> der...

Kastettiği, yaşadığımız evrenin, onun kurgusu ile yaşayışını sağlayan bir kurucu güç olduğunun kabulüdür. İslâmiyet’e inananlar için, Hıristiyanlık, Musevilik için, tek Tanrılı dine inananların hepsi için geçerli olan kurucu güç, Allah..! Yaratan; Kim-Ne olduğunu > tarif etme imkanımız olmayan... Ancak; Akıl, onun kurduğu bu sistemin, > düzenin, keşfini-kurallarını netleştirerek > doğaya ve insana hizmette gerçek, gerçekleşenler üzerinden, gerçekçi, ergin bir yaklaşımla kendini geliştirerek, kendinden sonraki nesillere yaşanılır bir dünyayı miras bırakabilir...Kim mi?...Unicef’in sloganında belirtildiği gibi, " Bu dünya > miras kalmadı, gelecek nesillerden borç aldık" açıklayıcı olabilir mi..?

Yaşadığımız dünyada, asgaride, ülkemizde yaşananlar nedir, ne değildir diye baktığımızda, insan, sosyolojik bir varlık olduğu kadar ekonomik gerçekler ve gereklilikler ile hayatını idâme ettiriyorsa, bunun bir yol haritası, ondan da önce haritayı yapılandıracak aklın olması, olmazsa olmazdır...

Toplumdaki sosyolojik yapıya sağlıklı bir yaklaşım gösterebilmenin en önemli koşullarından biri "Demografi" > olsa da, erginleşmeden uzak bir anlayışın, çok da umursadığı bir açılım olmadığından, olayın ekonomik kısmını kurcalayalım...

Son döneme baktığımızda, hani meşhur "Take-off" sloganını bir tarafa ayırırsak, mevcut uygulamaların eksik yüksük, biraz da konjonktür el hâlinin, ekonomi sözlüğündeki adı "Ekspansiyonizm" dir...

Almanca, Expansionismus, Geldausweitung

Fransızca, Expansionisme

İngilizce, Expansionism

Nedir?...Para politikasını ve diğer destekleyici politikaları kullanarak üretimde ve milli gelir hacminde artışın meydana gelmesinin teşvik edilmesidir...Ne var bunda? İyi işte!

Destekleyici politikalar...

Kredi fâizlerinin düşürülmesi, buna bağlı olarak bankalardan daha fazla kredi alınmasını sağlamak!

Kötü/Yanlış mı?

Para var, destek var, kredi var, var da; Faiz tüketimde düşürülür, üretimde değil...

Haydaa? Niye..?

Uluslararası finans gruplarının fiyat-kazanç beklentisini reddetmeniz gerekir de ondan!

.....?

Kredi kartlarında ve bireysel kredilerde 2006 yılı sonuna kadar, dünyada, rekor üstüne rekor kârlılıkta ödeme yapan tek ülke > Türkiye'dir.

Tüketim ile ilgili kredilendirmede > bırakın sorun çıkarmayı, en üst düzeyde sârf ortamı yaratılmıştır. Ama sanayi, istihdam artırıcı sanayi-hizmet, ithali yavaşlatacak/azaltacak sanayide ise, bağımlılığı azaltacak kredilendirmede en üst düzeyde sorun, olmadı fiyat-kazanç oranı -0-'a yakın faiz oranları ile kredilendirme...

Yani sârf için kredi > yok ama isrâf için var!

Sanayicilerin isyanı bu sebepten o zaman...

İsyanları haklı da olsa, devlet, bütçe açığının kapanmasında, iç-dış borç ödemelerinde, yenilenen kredi ve vadelerle ilgili ödeme planlarında zora düşmemek için, zoru sanayi-hizmet girişimcisine satıyor, ya da daha kibarca sı, paslıyor...

Çözüm mü?

50 yıldır çözüm oldu mu?

........?

Burada devreye vergi giriyor, öyle ya, devlet bütçesini vergi gelirlerine dayandırıyor. Ancak, bu destek direk değil, en direk yoldan oluyor..!

Sanayi, üretim, hizmet, istihdama yönelik kredi özürlü olsa da, tüketiciye verilen kredilerde her türlü özür ortadan kalkıyor, ithal di, falan dı, filan dı, vergi alınıyor ya, bütçe kotarılıyor ya, sorun yok!

Ola ki çıktı; sat petkimi, sat bankaları ve sair...İlâveten, tüm dünya sıralamasının en üstünde yer alma da özel çaba sarf edilen, dolaylı vergi...

İletişimde, ulaşımda, dayanıklı tüketim, zorunlu tüketim istisnasız hepsinde...

Kayıtlı sermayenin beyanından alamazsam, kayıtsızı kayıtlı yapamazsam, satılanın içinden, kartlı, kredili sistem sayesinde alırım alacağımı, ödeyenden, katılımda bulunandan da bulunmayandan da alırım...

Burada, sorunun kökenine dair, her ne kadar "Vergi ahlakı olmayan bir toplumda, genel ahlakın sağlıklı olmasını beklemek hayalciliktir" desem de, erginleşmemekte ısrarcı davranan bir toplumun, kendi karanlığına sövmesi nasıl bir çelişki ise, nedenlerin oluşturduğu sonuçta, aydınlandığını düşündüğü "Feylesof" kişiye doğru secde ediyor olmasının, diğer bir neden olduğunu belirtmekte fayda var...

Aslında, > devlet faydadan ve sarftan uzaklaştığı gibi, dolaylı-dolaysız vergi ödeyen vatandaşın da bir kazancı ya da tasarrufu oluşmuyor! Kazanan, sistemin bu şekilde işliyor olmasından kazananlar, sârf değil, isrâf ettirenler...

Güncel bir örnek verecek olursak;

"Virgin havayollarının sahibi, Türkiye'de cep telefonu işine girmeyi düşünüyor"

"Türkiye'de model değişikliği ve sair yıllık > 25 milyon adetlik bir pazar var"

"500 ytl'ye alınan ithal bir cep telefonu, kullanılmaya başlandığı an itibari ile, ikinci el satış fiyatı 200 ytl'ye kadar geriliyor..."

"Babasının aldığı cep telefonunu > diyerek evini terk eden genç kız, iki gündür kayıp..."

Sadece madde ya da ticari mâl değil isrâf olan, insan da isrâf edilir halde...

Politikalardan diğerleri; Kira mevzuatında > yumuşatılan (!) yaklaşımlar, emlak mevzuatında > yumuşatılan (!) yaklaşımlar ile devam ettirilir. Bu durum arz fazlası doğurur, arz fazlası sebebiyle oluşan durağanlığın aşılmasında, " İthal ürünler " devreye girmek > durumunda kalır. Zira iç piyasa kredi, SSK ve sair kıskacındadır. Hem adı üstünde " Yerli malı " alınır mı?.. >Hani maça çıkan takım misali, bir sıfır yenik başlar haldedir...Bir anda, hiç olmadığı kadar ithal <üretim değil,="" fabrika="" değil,="" istihdamı="" destekler="" iç="" alımla="" üretilenden="" değil="">> ürün satış yerleri, mısır patlağı gibi, patır patır ortaya çıkıverir...Vatandaş, elinde çeşit çeşit kredi kartı, avını bekleyen avcı misali saldırıya geçer, yetmedi bir bireysel kredi çeker, vurur imzayı, avını indiriverir evine, işyerine...Avlananın kendisi olduğunun farkında değildir, avladığını zannettiğinin keyfini çıkarmakla meşguldür, dokunmayın, o henüz erginleşmemiştir...

Politikalar, vergiyi azaltmak >, bankaların Merkez Bankası'na yatırmak durumunda oldukları kanuni karşılıkları azaltmak <şu an="" tam="" anlamıyla="" merkez="" bankası="" karşılığını="" yatırmış="" durumda="" çalışan="" kaç="" banka="" vardır="" acaba..?="">> gibi çoğaltılabilecek seçenekleri de, içinde barındırır bir uygulamalar uzantısıdır...

Akıl, aydınlanma, erginleşme, felsefe, feylesof, siyaset, siyasetçi, politika, sosyoloji, ekonomi, expansiyonizm ve uygulama örnekleri diyerek geldiğimiz noktada, belki de en belirgin, en zorlayıcı etken olan konu, faiz konusudur.

Sistemin, doğal işleyişinden hâz alamayanlarının, suni olarak biçimlendirdiği akış içerisinde, olmazsa olmaz, faiz...

Faiz haram mıdır, helal midir?

Bu soru niçin?

Mevcut siyasi yapının, politik söylemlerinde sıklıkla üstünde durduğu konu olduğu için, özünde de "ithal" bir konu olduğu için..!

Saint Gratien; 12 yy'da yaşamış ünlü bir kabalisttir. O yıllar da faizin dinen yasak olup olmadığı tartışmasında, faizin dinen yasak olduğu görüşünü savunmuştur.

Bolonya Üniversitesinde yetişmiştir. 1139-1150 yılları arasında, kilise yasalarını tek bir kitapta topladı. Bu kitaba "Decterum Gratieni" denilir. Burada hiç bir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde faizin haram olduğunu belirtir kesin bir ifade kullanıyordu.

Kitabın yazılması sonucu, faiz tartışmaları yeniden alevlenmiştir. İşin garibi, Gratien'in hocaları olan Bolonya Üniversitesi Profesörleri, Gratien'in tezine karşı çıkmışlardır. Bu profesörler kendi tezlerine dayanak olarak da, Justinianus kanunlarını göstermişlerdir.

Faizin haram olup olmadığı tartışması bundan sonra da sürmüştür. 16 yy'a kadar yasaklanmış bir haldeydi, genel olarak tartışılır bir halde de olsa, uygulanır bir durumdu, zamanla yumuşatılarak sürdürüldü...16 yy'dan sonra tartışılır olma durumunu, önemini kaybetmiş, sonrasında da bilinen dönem ve uygulamaları süregelmiştir...O döneme ait en ilginç detay, papa onaylı "Cennet tapusu" satışıdır ki; gerek faizin tartışmalı durumu, gerekse cennet tapusu satışı, yakın tarihimizde yer etmiş, nedenleri-sonuçları-sorumluları kimdir gayet iyi bilinen bir sosyo-ekonomik durumdur...Yani ithal bir durumdur, Katolik Kilisesinin uyguladığının, yaşattığının ülkemize hâs durumudur...

Yani tartışmayı ithal ettiğimiz yere bakarsanız, haramdan helale geçmiş bir ekonomik uygulamadır, şartlar ve muhatapların erginlik durumuyla doğru orantılı, azalır ya da artar özelliği bulunmaktadır...

Benzer tartışmalar, kıl-tüy-saç-sakal-bıyık için de yapılmaktadır, belirttiğim dönem ve öncesinde de yapılır haldeydi...Örtülü örtüsüz hali, şekli, hatta uygulamasındaki moda seçenekleri...

Daha da önceki dönemde, İslâmiyet’in gelişi ve sonrasında da tartışılır haldeydi; ancak o dönemde “Mavi Jeans” Mekke’de mağaza açmamış, “Gianni Versace” haute coture çalışmaları için, Medine’de defile tertiplemeyi sezon programına almamıştı...

Daha daha önce; Roma, Batı-Doğu olarak ikiye ayrıldığında, çarmıha gererek ölüm kararını verdiği Hz. İsa’nın çarmıhtaki haline secde edip, hatta bunu üstüne askeri üniforma yaparak “Haçlı seferleri” düzenleyeceğini de bilmemekteydi... Halbuki Hz. İsâ’yı çarmıha gerdirenler, iyi bir marangoz ustası olan Hz. İsâ’yı, kendi mezhepleri içerisinden yetiştirmişlerdi... Sonrasında, kendi içlerinden çıkan peygamberin çektiği azabın sorumlusu olduklarını düşünen Hıristiyanlardan yüzyıllarca sayısız eziyet ve dehşet gördüler, son dünya savaşında bile...Haçlı ordusu anlayışı bununla sınırlı değildi, Hıristiyan olmayan her coğrafya, her birey/toplum içinde tehdit di... Yaptıkları tarih sayfalarında satır satır belli ve oldukça kalın, sayısız ciltlerle dolu... Ordu yok (?), anlayışın kalktığı söyleniyor (?), inananlar çok (?)... Ama olsun, bir futbol takımı bunun bilinmesindeki önemi “Anımsatır, yani masum” bir halde, şampiyonlar liginde, formasında, sergiledi...

Ondan öncesi “Darwin’in Evrim Teorisi”; Yaşadığımız dünya, yaşatılanlar, bunu haklı çıkarmak ya da başlanan noktaya geri dönmek için ısrar edildiğinin bir göstergesi...

İnsanoğlu, aklı ile hakkı olanı sârf etmektense, kendi kendini yönetme kararlılığını sergileyecek cesareti gösteremediğinden, isrâf seçeneğini önüne sürenin aklı ile müsrif bir hayat sürmektedir...Müsriflik derken, bilinenlerin dışında, yukarıda birkaç ayrıntısını verdiğim binlerce yıllık gelişmeyi, olgunlaşmayı, erginleşmeyi isrâf edip, sârf edilene de saygısızlık edilmektedir...

Mesela; Hızlı tren dedik, treni hızlandırdık, ama durduramadık! İnsanlarımızı kaybettik “bu hız için alt yapı yeterli değilmiş, o mesafe o hıza uyumsuzmuş, viraj emniyeti yokmuş, tren taşıyıcı sistemi, ray sistemi ile beraber söylenen hız ve beklenen kaliteye hizmet verir yeterlilikte değilmiş”... Bir birine vagon misali eklediğimiz kelimelere, mış-muş lokomotifi taktık, tek hatası güvenmek olan bedenleri ebediyete uğurladık, her ne kadar arkalarından Ankara’ya sağ salim varırlar inşallah desek de...

Özel havayollarını destekledik (?), yeni yeni havaalanları açtık, fiyatları ucuzlattık, artırdık uçan vatandaş sayımızı...

Bir kaza haberi; 57 vatandaşımızı, Isparta havalimanına inişe geçtiği sırada düşerek parçalan, “Özel” Atlas Havayollarına ait uçakta, kaybettik..! Ölenlere Allah’tan rahmet, geride kalanlara baş sağlığı dileriz, acımız büyüktür...

Eğer “ILS” cihazı olmamasından sebepse, ya da kazanın olmasındaki en önemli etken ise; yolcular gittikleri havalimanının bu sisteme sahip olup olmadığını ya da en azından, bu cihazın gerekliliğini bilmek gibi bir zorunlulukları da yoksa..!

Havayolu şirketi ne yapar?

Bu cihazın olmadığı havalimanına uçak kaldırmaz!

Yani mevcut havalimanlarının nerdeyse yarısına...Nasıl rekabet edebilir?

Gazetelere “Taşıdığımız yolcuların emniyetlerine verdiğimiz önemden dolayı, <ıls>> cihazı olmayan şu-şu havalimanlarına uçuşlarımızı durdurduk” diye ilan mı verecektir..?

Sıkıysa versin...Ulaştırma bakanlığından göreceği özel ilgiyi önemsemiyor ise, neden olmasın?

Kaza pilotaj hatasından olsa da, havalimanının yetersiz ve eksik hizmet verdiği gerçeği değiştirilebilir mi?

Ulaştırma Bakanlığı da, Özel Atlas Hava yolları da, bu şartlara rağmen, bilmelerine rağmen, bu hava limanına ve benzer durumdaki havalimanlarına uçuş yapan sorumlu ekip de suçludur, “hatalı” değil, suçlu!

Hata, istemeyerek, o ana ve o olaya özgü bir durumdur; defalarca tekrarlanan bir hata, bilinçli olarak yapılmaktadır, bir çıkarcı kabul söz konusudur, hata denilemez, suç’tur..!

Hani Virgin havayolları demiştim ya; Adamın, en önemli havalimanımızda, bir uçaktan kurtulduğu için “Deve” kurban eden bir anlayışın yönettiği sektör/sistem den sebep, kendisini isrâf etmektense, vatandaşlarının, kendini sârf ederek aldığı cep telefonundaki isrâftan, ticari beklentiye girmesi kadar doğal ne olabilir..?

Deveyi isrâf eden anlayış, kimin müsrifliğinin eseridir?

İsterseniz sârf yetkisi verdiklerinize iyice bir bakın, ya da erginleşmeyi bekleyin...

Saygılarımla

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 53
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 1671
Kayıt tarihi
: 09.08.07
 
 

"Beklentiler denizinde boğulmaktansa, gerçekler ve gerçekleşenler nehrinde yıkanarak arınmayı tercih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster