Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Eylül '20

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
48
 

Sabahattin Ali ve Aziz Nesin

 

 

                                                         SABAHATTİN ALİ ve AZİZ NESİN

 

değişemezdi o asla

kıyım kıyım kıysalar da

                        etinini

                               kemiğini

hapiste yatanlardan

                kim daha iyi bilir,

                               özgürlüğün kıymetini!

                                                               H. E.

 

                Anne ve babaların çoğu da anlamıyor; her çocuğun apayrı bir yeteneği olduğunu, maalesef öğretmenlerin birçoğu da…

                Oysa çiftçiler çok iyi bilir; elma ağacında ceviz, armut ağacında fındık yetişmeyeceğini. O nedenle böyle bir çabaya girişmez hiçbir çiftçi. Dolayısıyla, “niçin olmuyor” diye düşünüp üzülmez de.

                Konu ağaç değil, meyve değil de çocuksa eğer, öğrenciyse farklı düşünüveririz hemen. Komşunun çocuğu Özgür, kızı Gözde sınavlarda matematikten hep 100 puan alır da benim dünya güzeli kızım niçin 50 bile alamaz?

                Kardeşimin kızı Aysel’in fizik ve kimya notu 90’dan aşağı düşmez de hiç, benim kızım niçin sevmez bu dersleri? Karın doyururmuş gibi sanki, işi gücü şiir, işi gücü müzik!..

                “Tanrım! Nedir suçum benim? Niçin böyle bir çocuk verdin bana? Herkes nasıl övünüyor; çocuğunun karnesiyle. Ya ben, ya ben? En iyisi, bu kıza, yaz boyunca fizik ve kimyadan ders aldırayım. Şarkı da söyletmezler üniversite sınavında, şiir de okutmazlar. Yüksek puan almazsa, nasıl girer hukuk fakültesine? Ya hâkim olmalı; teyzesinin kızı gibi, ya dayısının oğlu gibi avukat…”

                Haklı bu anne! İşi sıkı tutmalı şimdiden. Anlaşılıyor ki, şiir, müzik, edebiyat gibi faso fiso işlerle vakit geçiriyor bu çocuk. Geç bunları yavrum, geç! Matematik önemli… Fen dersleri önemli… Fizik, kimya, biyoloji çalışmalısın, gece gündüz. Geleceğini garanti altına almak için başka çare yok!

                Altın günlerinde, çay ve kahve sohbetlerinde, “Benim kızım hukukta; benim kızım ya hâkim olacak ya avukat” diyebilmek için göğsünü gere gere, biraz fedakârlık yapacaksın ama Gülten hanım!

                Kolundaki bilezikleri verip özel öğretmenlerden ders aldırmalısın. Önümüzdeki şu üç yıl boyunca sıkıyönetim ilan edip gereğini yapmalısın! Çocuğun için, yapmalısın bu fedakârlığı Gülten hanım, yapmalısın! Başka çaren yok, dosta düşmana karşı!

                Üç aşağı beş yukarı, benzer şeyler düşünür; birçok anne ve baba. Çevresi de haklı bulup körükleyince onları, çocuğun özel yeteneğini kim düşünür, isteğini kim sorar!

                Pekiyi, söyler misiniz lütfen, bütün bu çabalar elma ağacında muz, armut ağacında portakal yetiştirmeye çalışmaktan başka nedir? Oysa:

                Güzel elma, güzel armut, kaliteli portakal, kaliteli muz yetiştirmeye çaba göstermeliyiz biz. Bu amaçla harcanan hiçbir emek boşa gitmez. Böylece biz de mutlu oluruz, meyvemizden tadanlar da…

                Her çocuğun, her gencin, dahası her insanın ayrı bir varlık, ayrı bir değer olduğunu kabul etsek, birçok sorun kendiliğinden çözülmüş olacak ama yapamıyoruz, bunu nedense.

                Nasıl ki, 28 yıl hapse de atsanız, Nâzım Hikmet’e Yahya Kemal gibi şiir söyletemezseniz, birçok kez hapse girip çıkmasına karşın Sabahattin Ali’ye de iktidardakileri öven yazılar, öyküler yazdıramazsınız.

                Sabahattin Ali veAziz Nesin’in çıkardığı mizah dergisi Markopaşa’nın çok sattığını gören kimi uyanıklar Lalapaşa, Mazete, Alay, Bekri Mustafa gibi isimlerle birçok dergi çıkarırlarsa da, hiçbiri beklenen ilgiyi görmez. Birkaç sayı çıkıp kapanmak zorunda kalır her biri.

                Kuraldır; hiçbir taklit, aslının yerini tutmaz.

                Nitekim Markopaşa 60 binlere ulaşır. Ancak bu dergiyi basan matbaaların sahiplerini öyle korkutur ki polis, bir kez basan, ikinciye yanaşmaz… Demek ki, her zaman olduğu gibi, o günlerde de çok iyi çalışıyormuş; emniyet teşkilatı!

                Markopaşa, 1947’de sıkıyönetimce kapatılır. Bu kez, “Mâlumpaşa” olarak, tekrar kapatılınca “Merhumpaşa” adıyla çıkarırlar dergiyi.

                Ve Sabahattin Ali, gazeteci yazar Mehmet Barlas’ın babası Cemil Sait Barlas’ın açtığı dava sonucu Sultanahmet Cezaevi’ni boylar. Bir süre sonra da Üsküdar Paşakapısı Hapishanesini… Böylece bir kez daha ayrı düşer eşinden ve kızından. Üzülür fena halde. 40 yaşına yeni basmışken henüz, bembeyaz oluverir saçları.

                Merak eder, hapse girmeden önce yazıp bitirerek Remzi Kitabevi’ne gönderdiği “Sırça Köşk” romanın basılıp basılmayacağını.

                Tan Matbaası yerle bir edildiği gün, Ankaradadır. Koşar gelir İstanbul’a. Zekeriya ve Sabiha Sertel’i ziyaret eder hemen. Üzüntüsünü bildirince, “Bizi bırak, sen ne yapıyorsun?” diye sorar, Sabiha Sertel. O da “Sırça Köşk” romanı üzerinde çalıştığını söyleyince, konusunu merak eder. Genç yazar, yazdığı kadarını okuyunca, telaşa kapılan Bayan Sertel, “Bak Sabahattin, bizim başımıza geleni biliyorsun; görüyorsun. Yapma bunu bile bile.” deyince.

                “Su testisi suyolunda kırılır.” cevabını verir.

***         ***         ***

                Aziz Nesin, her geçen gün artan baskı ve tehditlerden dolayı, dergiyi matbaalarda bastıramayacağını anlayınca, mumlu kâğıt ve ispirtolu çoğaltma tekniğiyle çalışan “şapirograf” denen bir makine satın alır. Üç gün geceli gündüzlü çalışıp 20 bin adet basar. Aynı gün tükenir dergi.

                Bu iş böyle gidemezdi. Biri içerde, biri dışarda iki ortak yazışarak anlaşıp parasını ödeyerek yurtdışından bir matbaa makinesi sipariş ederler.

                Ve işte bu sırada, Markopaşa bir kez daha kapatılıp Aziz Nesin bir kez daha tutuklanır.

                O yıllarda, genel başkanı Celal Bayar’ın olduğu yeni kurulan Demokrat Parti, “Devletçilikten vazgeçeceğini, demokrasiyi tüm unsurlarıyla yerleştireceğini” vaat eden bir kampanya yürütür.

                Sosyalist aydınlar bunun mümkün olmadığını bilseler de halk çoğunluğu için, bir kurtuluş reçetesi gibi algılanır bu söylem.

                Eşine ve 10 yaşına gelen kızı Filiz’e karşı babalık görevini yapamadığı için özeleştiri yaparak kendini yargılayan, artık orta yaşlı yazar, eşine gönderdiği mektupta, “ Bir daha mahkemelik işlere burnumu sokmayacağım.” diye yazar. Yazmasına yazar da sözünü tutabilecek mi acaba?

                Sözünü tutabilmesi için, düşündüğünü söyleyip yazmaması gerekirdi. Bunu yapması mümkün müydü, Sabahattin Ali gibi bir karakterin?

                Nitekim Markopaşa’daki bir yazısında Amerika’dan yardım alınmasına şiddetle karşı çıkıp bu kararı alan hükümete verip veriştirir.

                Eşi ve kızı Ankara’dadır hâlâ. Yazdığı mektupları zamanında gitmediği gibi, Âliye hanımın gönderdikleri de geciktirilince deliye döner.

                Durumu öğrenen Zekeriya Sertel, “Eşin ve kızın gelsin; bizim evde bir oda verelim; sen çıkıncaya kadar otursunlar.” der.

                Serteller; yatak, yorgan gibi eşyalar da gönderirler hapishaneye. Sık sık ziyaretine gelenler arasında Vâlâ Nurettin (VâNû) ve eşi Müzehher hanım, Nevin Akkaya ve Mehmet Ali Aybar gibi ünlüler de vardır.

                Vâlâ Nurettin’in, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki öğrencilik yıllarından arkadaşı, gazeteci ve yazar olduğunu biliriz. Yine Mehmet Ali Aybar’ın 1960’lardaki Türkiye İşçi Partisinin genel başkanı olduğunu da…

                “Pekiyi, Nevin Akkaya kimdir?” diyeceksiniz.

                O da, o yıllarda 30 yaşlarında tüm gazete ve dergilerin peşinden koştuğu tiyatro oyuncusu çok güzel bir yıldız…

                Cezası bitmek üzeredir; yazarımızın. Eşine ve kızına kavuşacağı için sevinir. Ancak görülmekte olan siyasi bir dava sonucu, tekrar hapse girme ihtimali tedirgin eder O’nu.           

                Hapishane arkadaşlarından biri Bulgaristan göçmeni Hasan Turan, biri de Yugoslav göçmeni Ali Ertekin’dir. Özellikle Ali Ertekin, kaçak olarak birçok kez Bulgar sınırından girip çıkmıştır.

                Pekiyi, hükümet pasaport vermediğine göre, bu yavuz göçmenlerin yardımı ile, O da yurtdışına çıkamaz mıydı?

“Çocuk oyuncağı, yurtdışına kaçak çıkmak… Yok, hiçbir zorluğu…” derler.

                İyice ilerleyince arkadaşlık, ne olur ne olmaz denerek adresler verilir karşılıklı.

                Hapisten çıktığında, kapıda avukatı Mehmet Ali Cimcoz’la buluşur. Nâzım’ın da avukatı olan Cimcoz, avukatı gibi değil, yakın bir arkadaşı gibi dostça sarılır boynuna. Ve alıp götürür evine. Çevirmen ve sanat yazıları yazan eşi Adalet Cimcoz da sevinçle karşılar yazarı.

                Bütün bunlar çok güzel, çok güzel de ya ülkemizin hali?

                Ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim onu!

 

                                                                                                                             Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

          

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 115
Kayıt tarihi
: 19.02.20
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster