Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
273
 

Sabahları eski türk filmlerini seyrediyorum bazen

Sabahları eski türk filmlerini seyrediyorum bazen
 

Çocukluğumu gün geçtikce daha fazla özlediğimden midir nedir, eski yerleşim, eski istanbul sokakları, alıp götürüyor çocukluğuma... Aynaya baktığımda yabancı geliyorum, kendim kendime...

Kaşlar, gözler… Yaşlılığın yavaş yavaş çöreklendiğini, ilkokul çocuklarını, liselileri gördüğümde daha iyi anlıyorum. Top peşinde koşanlar da artık pek yok gibi… Halı sahalar, kapalı spor salonları, tamamen bitirdi o bağırışlı çağırışlı mahalle arası futbolunu… Hiçbir top, arabanın altına kaçmıyor.Top kaçtığı zaman oynayanlardan en çürüğü (yani ben) gönderilmiyor, topun peşi sıra..."Bi daha atarsanız keserim topunuzu" diyen teyzelerde yok.

Aklıma bir şey daha geldi sevgili dostum; börek açıp fırına vermeler ve yanan börek için, fırıncıyla edilen ağız dalaşı… Evet, çocukluğumuzda böyle bi şey vardı, hatırlarsın. Sokakta kimin börek yaptığını; fırından dönen yaşlı bi teyzenin ya da genç kızın, elleri arasındaki tepsiden bilirdi bütün mahalle. Bir de; top oynarken en heyecanlı yerinde "Oğlum, şu numarayı al da fırında küçük bi tepsim var, iki dakka getiriver, ocakta yemeğim var hadi çocuğum" diyen teyzelerde yok oldu sanki...

Aslında çok dikkat etmedim ama, pazardan dönen yaşlı amcalar, teyzeler, genç kızlarda yok gibi. Ya da var da, eskisi gibi yok.

Komşuluğu da boş ver, adı kaldı. Apartmanda oturuyorsan ölenden, yitenden üç gün sonra haberin olur, o da kapıcı biraz geveze ise. Ha bi de, soba vardı… Aslına bakarsan, eski türk filmlerinde soba pek göze çarpmıyor.Kömür arabası gelirdi mahalleye. Kömür taşıyan gençler… Ah be abi… Kömür bittikten sonra, kalan parçaları, tozları süpüren genç kızlar vardı. Ha bi de, topu ayakta saydırırken, karşı cama göz atmalar falan…

Mahallenin gülü vardı bir de. Yani en çok konuşulan kızı. En çenesi düşük teyzesi de eksik olmazdı, onu ona, öbürünü öbürüne yakıştırıp dururdu.

Bitirim esnaf, tamirciler. – ben yapiim abi, olmazsa gör, elini öpene satarsın, derdi... Gerçi, eli öpen de olmadı ama sanki o zamanın ustaları da silindi.

Evde telefonu olmayan, eşine dostuna, yan komşunun telefonunu verirdi, kabahatta sayılmazdı yani. Kışları kar yağdığı zaman, eldivenim olmadığı için, annemin ellerime çorap geçirdiğini hatırlıyorum... Bir de, hava soğuk diye kolay kolay sokağa bırakmadığını, ne zaman kapıya kaçsam, azarlanıp paylandığımı hatırlıyorum. Çocukların ellerimdeki çoraplara güldüğünü de unutmuş değilim. Çoraplar, kar suyunu hemen emerdi. Ellerim soğuktan uyuşurdu. Bende eve gelip gürül gürül yanan sobaya tutardım. Bi zaman sonra ellerimi hissetmediğimi hatırlıyorum. Geç saatlerde dönerdik eve. genelde amcamlar olurdu, yengemler filan... O, ortamları nasıl özlüyorum bilsen sevgili dostum...

Amcam, soğuktan donmuş ellerimi hemen sobaya tutmama çok kızardı. " Oğlum, donmuş el sobaya tutulmaz hemen öyle, kemiklerin kırılacak bak. Bize askerde öğretmişlerdi. "

Ah amcam ah... Hayatta olsaydın da, üşümüş ellerimi evin her köşesinde ince bir tabut gibi duran o zevksiz 'kalorifer peteklerine' yapıştırdığımı görseydin ne olurdu!

*****

Sıcak soba borusu deyince aklıma geldi… Lise sondayken, hafta sonları üniversiteye hazırlık için kursa gidiyorum… Cumartesi sabahı kursa gidicem, Cuma akşamı beyaz shetland kazağım var onu hazırlıyorum ki kursta giyicem.Ablam çok güzel yıkamış, ama kazak kalın. Hemen kurumuyor, hava zaten soğuk. Kuruması için onu sobanın arkasında elimde tutuyorum.Amcamlar oturmaya gelmiş.Ben sobanın arkasındayım, elimde kazak. Arada bi laf atıyorlar, - oğlum, sandalyeye assana ne dikiliyorsun orada, o zaten sabaha kadar kurumaz ki falan. Derken nazar değdi, benim kazak sobanın borusuna bi yapıştı, kaşla göz arasında… Bi çektim ki, benim bi tanecik beyaz kazağımın, ön tarafı yanmış…. Amcamlar nasıl gülüyorlar, yengemler falan. Başıma kaynar sular döküldü. Moralim iyice bozuldu, başka odaya gidip ağlayacağım, filmlerdeki gibi… ama ev zaten 60 metrekare… iki küçük odası var. Her taraf dolu, sinirlerim boşaldı. Çatı katında ufak bi oda vardı, oraya çıktım, buz gibi odaya… ne çok ağlamıştım… Neden sonra ağlamam geçince aşağı indim, baktım ki amcamlar gitmiş. Bir de ne göreyim ablamın elinde beyaz kazağım, üstelik sapasağlam. Meğer ablamın daha önce başına gelmiş, kazağımın tüyleri yanmış, oda bi jiletle güzelcene temizlemiş kazağımı, ilk günkü gibi olmasa da hiç fark edilmiyor… Dünyalar benim olmuştu. Aslında dünyalar, “Zeynep’in” olmuştu…. Tabi o daha bilmiyor ya, o kazağı niye giyeceğimi… O görecekti işte hepsi bu…

Aslında, geçmişi özlediğimiz falan yok, sadece o duyguları bugün yaşamıyoruz, durum bundan ibaret. Üst geçitlerde, caddelerde, benim hasret çektiğim o yün eldivenler satılıyor, sarı-kırmızı, yeşil-mavi ne renk istersen var. Fiyatı da çok komik geliyor şimdi. Ama alsam ne olacak ki, o eldivenler, ben çocukken elimde olmalıydı.

Beni okudunuz, teşekkürler KURTALAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 428
Kayıt tarihi
: 19.09.07
 
 

İnsan kendini nasıl anlatır; " İstanbul'da doğdum" diye başlayayım. Anı-deneme türünden, gündelik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster