Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
80
 

SABİHA

Ben Boğaz’dan bir kamyonun kasasında geçtim.
 
Çocuktum,
 
Üstüme yıkıldı direkler.
 
Bir şehri sevmek için bazı şartlar gerekir. Kimi, sırf içinde doğduğu için sever şehrini. Kimi
başka şansı olmadığından, kimi de sadece sevmek olsun diye. Bana bu şehri sevdiren ise, çocukluk
zamanlarımın en güzel birkaç ayını harikulade varlığıyla süsleyen, gülümseyişinin ziyadeliğiyle
dünyanın sevimli bir yer olduğu hissini uyandıran, sevmenin ve sevilmenin lezzetlerini çocuk
dimağıma tattıran, o yüce gönüllü, hayatıma dışarıdan giren ilk kadın, Sabiha’dır.
 
1985 yılının bir yaz gününde İstanbul Küçükköy’deki evimizin karşısında bulunan arsada
mahallenin çocuklarıyla birlikte kendimi kaptırdığım oyunu annemin seslenişiyle yarıda bırakıp eve
koşmuştum. Bundan iki saat sonra da evin tüm eşyasını alelacele yüklediğimiz kamyonun arkasında
Bursa’ya doğru yola koyulduk. Şimdiki aklım olsaydı en azından kamyon hareket etmeden önce
dönüp arsadaki çocuklara son bir kez bakardım. Çoğu şeyin kıymetini takdir edemeyecek kadar
küçüktüm. On yaşındaydım ve aklım okuduğum romanların esrarıyla bir karış havadaydı.
 
Kamyonun gürültüsünün dahi bozamadığı bir sükûnetle girdik Bursa’ya. Yolun iki yanında
insanın başını döndüren bir yeşil örtü uzanıp gidiyordu ve ben bu örtünün serilişindeki cömertliğin
cazibesiyle gözümü ondan ayıramıyordum Yaklaştıkça uzaklaştığını düşündüğüm Uludağ erişilmesi zor bir mutluluk gibi yolumuza dikildiğinde hava kararmak üzereydi. Annemin kucağında tatlı bir
ürperti ile gökyüzündeki yıldızları seyrediyordum.
 
Gece bilmediğim bir odanın içinde uyandım. Etrafımı şaşkın bakışlarla incelerken aklım
başıma geldi ve içimi bürüyen bir üzüntü ile yataktan fırlayıp mutfak eşyalarını yerleştirmekte olan
annemin yanına koştum. Ağlamaklı gözlerle anneme sarılıp, “Ben eve gitmek istiyorum” dedim.
Annem gülerek, “Burası bizim yeni evimiz” dedi. O gece tekrar uykuya dalana dek İstanbul’daki
evimizi, bahçemizdeki akşamsefalarını, arsayı ve bir daha asla göremeyeceğim oyun arkadaşlarımı
düşünüp durdum. Fakat sabah, dışarıda oynayan çocukların evin içine dolan sesleriyle uyandım ve
geceki kaygılardan uzak bir halde sokağa çıktım.
 
Bir çocuk için oyun müthiş bir hadisedir. Dükkânını siftahsız kapatan bir tüccarla, gününü
oyunsuz geçiren bir çocuğun zararı birbirine benzer. Sanırım benim çocukluğum İstanbul’da,
eşyasını çok kısa bir sürede topladığımız o müstakil evde unutuldu. O sene okullar açılana dek
kendime oyun arkadaşı bulamadım. Teselliyi kitaplarda aradım ve şehir kütüphanesinin müdavimi
oldum. Ta ki bir okul dönüşü evin içinde Sabiha’yı görene dek.
 
Onunla ilk defa evimizin mutfağında karşılaştım. Bir elinde tuttuğu kaşıkla pişmekte olan
yemeği karıştırırken ahenkli sesiyle tane tane konuşarak anneme bir şeyler anlatıyor, diğer eliyle de
sarı saçlarının alnına düşen kâküllerini düzeltmeye çalışıyordu. Sanki uzun süredir bizimle
yaşıyormuş da ben kendisine ilk defa tesadüf etmişim gibi bir rahatlıkla davranıyor, ani hareketlerle
dönüp etrafına gülücükler saçıyordu. Bir müddet annemin iri gövdesini kendime siper ederek
seyrettim onu. Konuştukça dişlerinin beyazı çehresini aydınlatıyor, sesi içli bir şarkı gibi içime
işliyordu. Bu ilk görüşümde Sabiha’ya bilmediğim bir tarafımla bağlandığımı hissettim. Fakat nihayet beni fark edip başını yana eğerek, “Hey küçük adam, merhaba!” dediğinde engel
olamadığım bir yabanilikle koşarak odama kaçtım.
 
Annemin seslenişiyle akşam yemeği için odamdan çıkıp salona girdiğimde, İstanbul’da bazı
akraba ziyaretleri esnasında tanıdığım Agâh ile karşılaştım. Agâh eskiden beri benimle kaba saba
laflar ederek konuşur, mahiyetini anlamadığım şakalar yapar ve bu şakalara sadece kendi gülerdi.
Babamın zoruyla, utana sıkıla “Hoş geldiniz” dedikten sonra masadaki yerime oturdum. Yemek
boyunca Sabiha, bir eli Agâh’ın elinde, lezzetli bir yemeğin püf noktaları üzerine konuşurken, ara
sıra bana bakarak gülümsüyor, yemeği nasıl bulduğumuzu sorup duruyordu. Herkesten olumlu
cevaplar aldıktan sonra dönüp, “Peki ya sen küçük adam?” derken öyle bir gülümsedi ki, tüm
somurtuşumu bir kenara bırakıp, Agâh’a rağmen gülerek, beğendiğimi söyledim. Sabiha sevinçle
ellerini çırpıp, “Yaşasın” diye bağırırken, masanın neşesinden uzak bir alakayla yemeğini yiyen
annemin bana dargın gözlerle baktığını gördüm.
 
Evin bahçeye bakan tarafındaki bir oda misafirlerimize tahsis edildi. Tüm geceyi Sabiha’nın
bize de bulaştırdığı neşesi ile geçirdik. Bu neşe içime öyle sirayet etti ki az kalsın Agâh’ı bile
sevimli bulacaktım. Kahveler içildi. Sabiha herkesin falına baktı. Ben bu sırada Sabiha’nın yanında
oturuyor, bütün bu söylediklerini nereden çıkarıyor diye elindeki fincanın içine düşecek kadar eğilip
merakla bakıyordum. Uyku saatimin gelmesiyle odama gönderilip isteksiz bir halde yatağıma
girdikten sonra uykuya dalana dek salondan gelen kahkaha seslerini küskün bir ruh haliyle
dinledim. Bir ara uyandım ve annemle babamın mutfakta tartıştıklarını duydum. Uyku mahmurluğu
ile anlayabildiğim tek şey babamın hayli uzatarak, “Şişşt” deyişi oldu.
 
Çocuk aklı dünyanın çevresinde döndüğünü düşünür. Ertesi gün okul çıkışı eve aynı neşeyi
bulacağıma emin girdim. Fakat yanılmışım. Annem mutfakta yemek yapıyor, Agâh asabi bir yüz ifadesiyle televizyon izliyordu. Sabiha ise ondan uzak bir köşede oturmuş, düşünceli bir halde
ayaklarının ucuna bakıyordu. Hayal kırıklığıyla odama girerek kitaplığımdan seçtiğim bir romanı
yatağıma oturup okumaya başladım. Kendimi kitabın büyülü atmosferine kaptırdığım bir sırada
Sabiha içeriye girdi ve adeta fısıltıyla, “Nasılsın, küçük adam?” dedi. Az önceki hayal kırıklığımın
etkisiyle yarım ağız, “İyi.” diye cevap verdikten sonra küskün bir tavırla kitabı okumaya devam
ettim. Kitaplığa yürüdü, elini okşar gibi kitapların üzerinde dolaştırdı. Elimdeki kitabın üzerinden
kaçamak bir bakışla onu izledim. Aniden bana doğru döndü ve gülümseyerek, “Biliyor musun?”
dedi. “Benim de çok kitabım var.” Ben bu gülümseyişle gevşedim. Gelip yanıma oturdu.
Okuduğum kitabın kapağına baktı. Merakla, “Kitapların nerede?” diye sordum. “Aydın’da, babamın
evinde.” dedi. Sanki Aydın’ın nerede olduğunu biliyormuşum gibi çocukça bir saflıkla, “Senin
baban mı var?” dedim. Bir anda yüzü gölgelendi. Fakat kendini hemen topladı. Yatağa iyice
yerleşti. Kitabı elimden çekip aldıktan sonra “Şimdi sus ve dinle!” dedi.
 
O akşam, annem, “Yemek hazır.” diyene kadar Sabiha’nın kitabı okumasını dinledim.
Karakterlerin konuşmalarını ayrı ayrı tonluyor, sesine kattığı bir muziplikle kitabı benim gözümde
daha eğlenceli hale getiriyordu. Bir süre sonra bana ninni gibi gelen tatlı sesiyle içim geçti. Ne
kadar uyudum bilmiyorum. Gözümü açtığımda kendimi Sabiha’nın yarı kucağında buldum. Bir
eliyle kitabı tutuyor, diğer eliyle de saçlarımı okşuyordu. Başını yukarı kaldırmış, gözlerini tavanda
bir noktaya sabitlemişti. Bulunduğum açıdan bu kalkık baş ve yüzdeki donuk ifadeyi kitaplarda
resmini gördüğüm mitolojik heykellere benzettim. Yabancısı olduğum bir huzur tüm benliğimi
sardı. Gözlerimi tekrar kapattım.
 
O günden sonra Sabiha benim yegâne arkadaşım oldu. Hafta sonunu odamda kitap okuyarak
geçirdik. Sabiha’ya kadar kitap okumayı çocuklara mahsus bir şey sanırdım. Ara sıra hayli komik
gelen şeyler anlatır, ben bu anlattıklarına kahkahalar atarak gülerdim. Böyle zamanlarda annemin mutfaktan aksi bir yüzle bize doğru baktığını görür, bir kabahat işlemişim gibi susardım. Çocuk
olduğumun farkına vardığım bu mesut günler Sabiha’nın evimizde kaldığı dört aya yakın bir zaman
boyunca sürdü. Annemin yahut babamın, sebebini bir türlü anlayamadığım azarları, Agâh’ın her
fırsatta bir gözünü kısarak bakışlarını üstüme dikip rahatsızlık vermesi beni bu mutluluktan
alıkoyamadı. Bir gün Sabiha’ya Agâh’ı sevmediğimi söyledim. Birden ciddileşerek, “Kocaman
adamdan ismiyle bahsedilir mi? Çok ayıp! Hem benim hatırım için onu sevemez misin?” dedi.
Bunu söylerken gözlerinde dolaşan tuhaf parıltı hoşuma gitmedi. Sözlerine omuzlarımı kaldırarak
karşılık verdim.
 
Agâh bir akşam üzeri ansızın İstanbul’a gitti. Fakat bu gidişten önce Sabiha ile aralarında
hummalı bir tartışma oldu. Sabiha ağlayarak odasına girdi ve kapıyı öyle sert kapattı ki, çıkan
gürültünün dehşetiyle gözlerimi yumdum. Kavganın bana da bulaşmasından korkarak sessizce
odama doğru giderken bağırışları mutfaktan dinleyen annemle göz göze geldim. Kollarını göğsünde
bağlamış, endişeli bir yüzle ocağın başında dikiliyordu. Pencerenin önünde durup sokağı
seyrederken Agâh’ın elinde bir çantayla evden dışarı çıktığını gördüm. Hızlı adımlarla yokuş aşağı
yürümeye başladı. Çocukça bir nefretle arkasından baktım. Az sonra Sabiha açık duran kapımın
önünden telaşla geçerek sokağa fırladı. Merakla yüzümü iyice pencereye yaklaştırdım. Sokağın
başındaki çınar ağacının altında birbirlerine sarılmış, öylece duruyorlardı.
 
Ertesi gün Sabiha odasından çıkmadı. Birkaç kez ona seslenmek için kapısına kadar gidip geri
döndüm. Evin içi bana boğucu geldi. Bir yüz bulurum umuduyla televizyonun karşısında oturan
babamın yanına gittim. Oralı olmadı. Sabiha’dan önce evin içinde nasıl vakit geçirdiğime şaşarak
mutfağa yöneldim. Bulaşık yıkayan annem, “ Üşürsün!” deyince çaresiz odama dönüp yatağıma
girdim. Sabah Sabiha’nın sesiyle uyandım. Başucumda durmuş, gülümsüyordu. Onu böyle aniden karşımda görmek beni öyle sevindirdi ki, yataktan doğrulup boynuna sarıldım. “Kalk bakalım!”
dedi. “Bugün seninle gezmeye gideceğiz.”
 
O günü asla unutamam. Evimizin bulunduğu Namazgâh yokuşundan Setbaşı’na inene kadar
bir elim Sabiha’nın elinde, sekerek yürüdüm. Şehir, adeta başka bir yüzüyle göründü bana. İçinden
çok defa geçtiğim Bursa çarşılarını, çevresindeki dev çınar ağaçlarının altında oynadığım
Ulucami’yi, okula gidip gelirken her gün önünden geçtiğim Mahfel Çay Bahçesi’ni Sabiha’yla
birlikte ilk defa görmüş gibi oldum. Diyebilirim ki Bursa benim gözümde Sabiha ile bir şekle
büründü. Agâh’ın İstanbul’da olduğu günlerde Sabiha alışveriş için çarşıya iner ve beni de yanında
götürürdü. Bu inişlerde Bursa’nın bana hayli masalsı gelen eski çarşılarını, hanlarını, hamamlarını
ve camilerini gezme olanağı bulurdum.
 
Okçular Çarşısı'ndan başlayarak Tuz Pazarı Çarşısı’na, oradan Uzun Çarşı’ya kadar iki katlı
kâgir dükkânların önünden geçerken kalabalıkta kaybolurum korkusuyla Sabiha’nın elini sıkıca
tutardım. Sabiha bir şeye bakmak ya da almak için elimi bıraktığında bu korkum iyice artar, bu
sefer de telaşla elbisesinin eteklerine tutunurdum. Çarşı faslından sonra Sabiha muhakkak
Ulucami’ye uğrar, çantasından çıkardığı ipek başörtüsünü başına yarım yamalak taktıktan sonra
içeriye girip bir kenarda oturur, ellerini açarak dualar ederdi. Ben bu esnada biraz gerisinde durur
onu taklit ederek ellerimi açar ve çoğu zaman ne diyeceğimi bilemez, sadece dudaklarımı
oynatırdım. Bu yirmi kubbeli dev camide öylece dururken, yazları Kur’an kurslarında öğrendiğim
eksik elif be bilgimle duvarlardaki levhaların üzerlerindeki hat yazılarını okumaya çalışır, ara sıra
başımı kaldırıp tavana bakar, caminin içindeki şadırvandan gelen tatlı su sesiyle kendimden geçer,
içimde, mahiyetini bilmediğim bir huşu ile ağırlaştığımı, olgunlaştığımı hissederdim. Sabiha ettiği
dualardan sonra ellerini yüzüne sürer ve diz çöktüğü yerden gözyaşlarını başörtüsünün uçlarıyla
silerek kalkardı. Ben çocuk aklımla onun bu halini dualarının kabul edilmediğine yorar, üzülürdüm.
 
Fakat daha camiden dışarıya çıkar çıkmaz eski neşesini bulan Sabiha ile Atatürk Caddesi
üzerinde bulunan Tayyare Sineması’na gider, gösterime giren filmlerin afişlerine bakardık. Sabiha,
filmlerden ziyade, afişlerde fotoğrafları olan oyuncuların elbiseleri ile ilgilenir, bana bu elbiselerden
birini göstererek kendisine yakışıp yakışmayacağını sorardı. Ben bir ona, bir afişe bakar, cevap
olarak sadece dudağımı bükerdim. Eve geç kalmak pahasına izlediğimiz filmlerin duygusal
sahnelerinde Sabiha gözyaşlarına boğulunca beyazperdeye olan dikkatim dağılır, sinemanın iyi bir
yer olmadığını düşünürdüm. Sabiha’nın bu olur olmaz ağlayışları içime işlerdi. Onun gözyaşlarına
neden olan her şeye gitgide büyüyen bir düşmanlık beslerdim. Bazen onu evin içinde ağlamaktan
kızarmış gözleriyle görür, böyle zamanlarda yanına pek sokulmaz, içimde aniden beliren karşı
konulmaz ağlama isteğiyle odama gider, burnumda oluşan manasız bir sızının geçmesini beklerdim.
 
Sabiha ile çıktığımız gezilerin benim en hoşuma giden tarafı kitapçılarda geçirdiğimiz
zamanlardı. O zamanlar Altıparmak Caddesi’nde bulunan Haşet Kitabevi, içinde oyalanmaktan
hoşlandığım bir mekândı. Bunun yanı sıra Sabiha’nın bir türlü bitmek bilmeyen dualar ettiği Yeşil
Türbe civarında bulunan Sur Kitabevi’ni çok severdim. Fakat Pazar günleri Uzun Çarşı’da kurulan
kitap sergilerinin hatıralarımdaki yeri başkadır. 1958’deki Sahaflar Çarşısı yangınında dükkânları
kullanılmaz hale gelen kitapçıların başlattığı bu sergileri Sabiha ile adeta bayram havasında gezer,
yerlere serilmiş kitaplara doymak bilmeyen bir iştah ile bakardım.
 
Bu kitapçılardan satın aldığım kitaplar arasında en çok lezzet aldıklarım Bursa’ya dair
olanlardı. Şehrin tarihini Sabiha’nın okuyuşuyla kendimden geçerek masal gibi dinlerken çocuk
muhayyilem genişler, duyduğum olay ve kişileri kafamın içinde bir şekle sokardım. Bazen kendimi,
şehre ismi verilerek onurlandırılan Bithynia kralı I. Prusias’ın yerine koyar, surların yapımını
sarayın çiçeklerle donatılmış balkonundan seyrettiğimi hayal ederdim. Bazen de şehri uzun yıllar
muhasara altında tutan, Uludağ’ın eteklerine kurdurduğu kulenin üzerinden kılıcının ucuyla eski Bizans şapelini işaret ederek, “Şehri alırsanız beni şu Gümüşlü Kümbet’e gömün.” diye vasiyet
eden Osman Gazi olur, babasının vasiyetini yerine getirmenin sevinciyle surlardan içeriye giren
Orhan Gazi’nin haklı gururunu duyardım.
 
Genellikle yatağımın üzerinde uzanarak dinlediğim bu olayları kafamın içinde evirip
çevirirken içim geçer, kendimi, çoğunun kahramanı olduğum rüyalarla dolu bir uykunun tatlı
kollarına bırakırdım. Bu rüyalarda Emir Sultan’ı Bursa’ya getiren kandillerin peşine takılır,
Somuncu Baba’nın Ulucami inşaatında çalışan işçilere ekmek dağıtmasına yardım eder, sırmalı
kaftanıyla sokaklarda ciğer satan Kadı Mahmud Hüdayi’ye çırak olurdum. Uyandıktan sonra uzun
süre üzerimdeki etkisini sürdüren rüyaların içinde muhakkak Sabiha’nın da bir yeri bulunurdu.
 
Fakat Uludağ eteklerinde bulunan Mürseller Köyü’yle ilgili bir söylencenin tesiriyle
gördüğüm rüyanın dehşeti hala hatırımdadır. Söylenceye göre Bursa’nın fethine yardım eden
Mürsel Paşa’nın kurduğu bu köyde bulunan mezarının kitabesini ve mezar içindeki tahta kılıcı
Bursa’yı işgal eden Yunanlılar götürmüşler. Mürsel Paşa’nın üç oğlu bir kızı varmış. Kız,
hayvancılık yapan kardeşlerine yemek götürürken Domaniç taraflarından gelen kırk savaşçıyla
karşılaşmış. Savaşçılar kıza laf atmışlar. Bu durumu uzaktan gören kişiler gördüklerini çarpıtarak
anlatınca Mürsel Paşa kızının kötü bir şey yaptığını düşünerek çocuklarından onu öldürmelerini
istemiş. Kız da kardeşlerinden kaçmış. Koruluğun bulunduğu tepeyi tam yedi kere dönmelerine
rağmen kızı yakalayamamışlar. Sonunda güneyde bulunan Mağara Kayası’na doğru ilerlediği
görülen kız civarda bulunan köylülere el sallayarak mağaraya girip gözden kaybolmuş. Mağarada
yapılan tüm aramalara rağmen kızı bulamayan köylüler geriye dönüp kırk savaşçıyı öldürerek
cesetlerini yol kenarında bulunan Hariciler Mezarlığı’na gömmüşler. Bu mezarlığa köyden
kimsenin gömülmeme nedeni bu söylenceye dayandırılırmış. Kızın kaçtığı koruluğa Kız Korusu adı verilmiş. Yıllar sonra bu söylencenin geçtiği koruluğa gittiğimde kardeşlerinden kaçan kızın
çığlıklarını duyar gibi oldum.
 
Sabiha söylenceyi okuduktan sonra kitabı elinden bırakıp bana sarıldı. Bir müddet öylece
durarak, mağaraya girip gözden kaybolan kızın arkasından bakar gibi, yatağın üzerinde duran kitaba
baktık. Yüzümü onun yüzüne doğru çevirip, “Neden?” diye sordum. Bir elini saçlarıma götürerek
kısık bir sesle, “Yanlış anlamışlar.” derken gözünden akan bir damla yaşın yanağından süzülerek
düştüğünü gördüm. “Ama bir şey yapmadı ki!” diyerek üzüntüyle başımı önüme eğdim. Birdenbire
yataktan kalkıp, “Haydi bakalım küçük adam, uyku saati!” dedi. Yatağa uzanırken, “Sabiha!”
dedim. “Ben hep böyle küçük mü kalacağım?” Yorganı üzerime örttükten sonra bir elini yukarı
kaldırarak, “Hayır.” dedi. “Bir gün benden daha büyük olacaksın.”.
 
İşte o gece, Sabiha daha odadan çıkar çıkmaz daldığım uykuda kendimi hayal gücünün
sınırlarını zorlayan bir rüyanın içinde buldum. Bu rüyada yunanlılardan geri aldığım tahta kılıç ile o
kırk savaşçının üzerine atılıyor, kızı yakalayıp öldürmek isteyen kardeşlerin peşine düşüyordum.
Olanları mağaranın kapısından izleyen kız ise Sabiha’ya dönüşüyor, bana minnetle bakarak el
salladıktan sonra mağaraya girerken yanağından yuvarlanan bir damla gözyaşı yere düşüyor, bu
gözyaşı damlası düştüğü yerde su kaynağı gibi çağıldayarak Bursa Ovası’na doğru akan öfkeli bir
sel haline geliyor ve karşısına çıkan her şeyi önüne katıp sürüklüyordu.
 
Sabah rüyayı anlatmak için evin içinde Sabiha’yı aradım. Bahçede çamaşır yıkayan annemden
onun Agâh ile birlikte çarşıya indiğini öğrenince defne ağacının altında gördüğüm bir tahta
parçasını yanıma alıp mutfaktan bir bıçak aşırarak evin önüne çıktım. Başıma toplanan çocuklara
Mürsel Paşa’yı ve kayıp kılıcını anlatırken, onların meraklı bakışları altında tahtayı yontarak
kendime bir kılıç yaptım. Birkaç çocuk benimle alay etmeye kalkışınca Uludağ’ın eteklerinde kırk savaşçının olduğunu, acilen önlem alınmazsa şehre ineceklerini söyledim. Durumun vahametini
anlayan çocuklardan bazıları kendilerine kılıç yapacak malzemeyi bulmak üzere koşarak gittiler.
 
Gün batana kadar kapının önünde bekledim. Nihayet Sabiha, Agâh İle kol kola geldi ve beni
öptükten sonra telaşlı bir sevinçle eve girdi. Elimde kılıçla arkasından bakakaldım. O akşam Sabiha
evin içine sığmadı. Mutfakta yemek yapan anneme sarılıyor, benimle şakalaşıyor, babamın hatırını
sorup duruyordu. Ev onun neşeli kahkahaları ile dolup taşarken en sonunda kılıcım birinin ilgisini
çekti. Babam bana dönüp kaşlarını çatarak, “Şu elindeki odunu bırak artık!” dedi.
 
Akşam yemeği müthiş bir tatsızlığa sahne oldu. Sabiha, Agâh’ın elinin üzerine elini
koyduktan sonra heyecanla dönüp annemle babama “Bir çocuğumuz olacak.” dedi. Fakat bu
heyecanına bir karşılık bulamadı. Yüzünde asılı kalmış bir gülüşle tekrar, “Sevinmediniz mi?” diye
sordu. Hayatımın hiçbir safhasında bana böyle tesir eden acı dolu başka bir yüz daha görmedim.
Babam başını önüne eğmiş, annem ise elinde tuttuğu kaşığa bakıyordu. Agâh elini onun omzuna
doğru uzattı. Sabiha bu eli iterek ayağa kalktı ve ağlamaklı bir sesle, “Sizin gözünüzde ahlaksız bir
kadınım değil mi?” dedikten sonra odasına gitti.
 
Gece, kulakları sağır edici gök gürültülerinin ardından başlayan kuvvetli bir yağmurun
pencereme vuran damlalarının sesini dinlerken masada olanları düşünüyordum. Büyüklerin
dünyasına aklım ermiyordu. Karmaşık bir şey vardı orada. Bir türlü taşları yerine oturtamıyordum.
Birdenbire düşüncelerimin arasında bir çocuk ve onun elini tutan Sabiha’nın hayali belirdi. Dargın
bir ruh haliyle bu hayalin kafamın içinden geçip gidişini seyrettim. Fakat bir çocuk daima
affedicidir. Sabah kılıcımı alıp bir oyun umuduyla odamdan çıktım. Sabiha’nın yarı aralık
kapısından içeriye bir sürpriz yapar gibi sessizce başımı uzattım. Gördüğüm manzara dehşetti.
Sabiha ile annem birbirine sarılmış ağlıyorlardı. Bir müddet orada durduktan sonra bahçeye çıktım.
Hava iyiden iyiye soğumuştu. Koyu bulutların arasından sızan aldatıcı güneş ışıkları otların üzerindeki yağmur damlalarını parlatıyordu. Bu dünyada çocukluğun âlemi yoktu. İçimi bürüyen
bir öfkeyle elimdeki kılıca baktım ve onu aldığım yere, defne ağacı’nın altına atıp eve girdim.
 
Birkaç gün sonra Agâh üst mahallede bir ev tuttu. Eşyalarını toplayan Sabiha’yı, can sıkıntısı
ile izledim. İstediğim zaman evlerine gelebileceğimi, hatta hafta sonlarında onlarda kalabileceğimi
söyleyerek beni teselli ederken bir taraftan da neşeyle eve alınması gereken eşyalardan
bahsediyordu. Sözünü keserek, “Sabiha?” dedim. “Gitmesen olmaz mı?” Katlamaya çalıştığı bir
elbiseyi bırakıp bana baktı. Göz göze gelince içimi çekerek ağlamaya başladım. Beni kendine çekip
sarılırken, “Ah tatlım, bir yere gittiğim yok.” dedi. Kendimi onun kollarına bıraktım.
 
Dediği gibi oldu. Tüm hafta sonlarını ve neredeyse bir yaz tatilinin tamamını, arnavut
kaldırımlı bir sokakta bulunan iki katlı, direkler üzerine oturtulmuş, yüksek duvarlarla çevrili yeşil
bahçesinde çeşme ve çardağı olan bu cumbalı tipik Bursa evinde geçirdim. Fakat bu eve listesini
saydığı o eşyalardan hiçbiri alınmadı. Çoğu zaman Sabiha’yı, ufak tefek eşyaların gelişigüzel
serpiştirildiği boş odalar içinde, saklamaya çalıştığı bir kederle baş başa bulurdum. Agâh İstanbul’a
gideceği zaman Sabiha huysuzlanır, ev onların tartışmalarına sahne olurdu. Sabiha Agâh’ın
geleceğini vaat ettiği günler yaklaştığında gitgide büyüyen karnını tutarak mutfakta bazı hazırlıklar
yapar, üst katın sofa pencerelerinin önünde oturup sokağı gözler, sevinçle, “Bugün olmazsa yarın
muhakkak gelir.” derdi. Fakat Agâh bir türlü gelmek bilmezdi. Bir gün Sabiha’ya Agâh’ın
İstanbul’a neden gittiğini sordum. Gözlerini benden kaçırarak hayli üzüntülü bulduğum bir sesle,
“Çünkü orada bir evi var.” dedi. Yine böyle pencere önlerinde beklediği günlerden birinde
Sabiha’nın sancısı tuttu ve acılar içinde kıvranarak bana annemi çağırmamı söyledi. Koşarak
evimize gittim. Annem beni görür görmez örtüsünü başına attığı gibi ardıma düştü.
 
Geri döndüğümde evin içinde daha önce görmediğim birkaç kadın sofaya girmemi
engelleyince bahçeye çıkıp çardağın altında oturdum. Açık duran pencerelerden Sabiha’nın
çığlıkları duyuluyordu. Bir süre sonra bu çığlıklara bir bebek ağlaması karıştı. Artık hiçbir şeyin
eskisi gibi olamayacağını düşündüm. Ertesi gün bu düşüncelerimi bastıran bir merak duygusu ile
odasına girdiğimde Sabiha yorgun bir yüzle yatağında oturuyordu. Beni görünce sevindi ve
kucağında tuttuğu bebeği bana doğru uzatıp, “Bak, artık ağabey oldun.” dedi. Bebeğin sevimli
yüzüne ve minik parmaklarına ürkerek baktım. Odadan çıktıktan sonra evin sofasına geçip bir iç
burukluğu ile pencereden Uludağ’ın eteklerini seyre koyuldum. Kimsenin ağabeyi olmak
istemiyordum.
 
Bu kız çocuğunun sevimliliği herkesi olduğu gibi beni de yavaş yavaş kendine doğru çekti ve
evin içindeki tek meşgalem haline geldi. Bebeğin varlığı hepimizi neşeye boğuyordu. Agâh ilk defa
evde uzun bir süre kaldı. Fakat gitmesi gerektiğinde Sabiha yine eski kederli haline döndü. Bir gece
bahçede oturuyorlardı. Ben ikinci katın açık duran penceresinden bahçeye bakıyordum. Bir ara
Sabiha yalvaran bir sesle, “Beni de götür, her şeye razıyım!” dedi. Agâh başını önüne eğmiş onu
dinliyordu. Tüm benliğimi esir alan bir endişeye kapılarak sabahı zor ettim. Fakat talih kendi bildiği
yoldan ilerliyordu. Bir okul dönüşü Sabiha’ya uğradım ve evin kapısını ardına kadar açık buldum.
Temizlik yapan birkaç kişiden İstanbul’a taşındıklarını öğrendim. Buna rağmen, onların sorgulayan
bakışları önünde telaşla ahşap merdivenlerden üst kata çıkarak Sabiha’nın odasının kapısını açıp
içeriye baktım. Perdesiz pencerelerden giren akşam güneşi boş odanın içine doluyordu. Gözlerimde
yaşlarla aşağıya indim.
 
Aradan tam otuz beş yıl geçti. Ben büyüdüm, değiştim. Benimle birlikte şehir de değişti. Artık
ne Tayyare Sineması, ne rafları arasında çocukluğumu unuttuğum kitapçılar, ne de Uzun Çarşı’nın
dükkânlarının önlerini süsleyen kitap sergileri var. Hayatımın ilk dönemlerinin şahidi olan bu müstesna yerlerle birlikte sanki çocukluğumda yitip gitti. Sabiha... Onu kaybedişimin ardından
geçen onlarca yıla rağmen hatırası bir an olsun benden ayrılmadı. Sinema binasının önünden her
geçtiğimde Sabiha’yı orada, yanında çocukluğumla birlikte afişlere bakarken bulurum. Girdiğim
tüm kitapçılarda beni önce Sabiha karşılar, seçtiğim kitaba bakar, gülümser, başını bana doğru bir
onay gibi sallayarak saçlarımı okşar.
 
Sabiha’yı özlediğim bazı günler bir teselli bulurum umuduyla kendimi evden dışarıya atar,
beraber dolaştığımız Bursa caddelerini, bana eski günlerin huzurunu anımsatan bir ruh haliyle
gezerim. Attığım her adımda hatıralar etrafımı kuşatır ve bugünkü Bursa gözümde silinerek yerini
çocukluğumun masalsı şehrine bırakır. O anda yanı başımda Sabiha’nın gülen yüzü belirir, bu
yüzün şefkatli bakışlarının beni kendine çeken tesiriyle elimi onun eline doğru bir vuslat sevinciyle
uzatır, avucumda gitgide içimi kavuran bir sıcaklıkla o masalsı şehrin önümde açılan kapısından
içeri girerim. Beni burada yüzyıllardır şehrin bekçiliğini yapan çınarlar selamlar. Onların serin
gölgeleri eşliğinde, daraldıkça insanın göğsünü genişleten sokakların iki katlı ahşap evlerinin
önünden geçer, Gökdere’ye iner, asırlardır durmadan çağıldayan berrak sularına geçmiş zamanın
aynasına bakar gibi bakarım ve o sularda, Sabiha’nın geceleri bana okuduğu kitaplardaki Bursa’nın
menkıbevi anlatımını işitir gibi olurum.
 
Sabiha’nın bu habersiz gidişi tüm dengemi altüst etmişti. Annemin dediğine göre bir arabaya
yükledikleri eşya ile vedalaşmak için bize gelmişler. Aceleleri olduğu için de beni bekleyememişler.
Ama Sabiha beni görmek için muhakkak geleceğini söylemiş. Yıllar sonra annem, bu dediklerini
üzülmemem için o an uydurduğunu anlattı bana. Günlerce Sabiha’nın yolunu bekledim. Sanki
aniden odamın kapısında belirecek, kollarını iki yana açarak, “Hey, küçük adam!” diye seslenecekti.
O zaman ben sevinçle koşacak, kendimi onun şefkatli kollarına bırakacaktım. Bu düşünceyle
sakinleştim. Ta ki felaketi bir tesadüfle öğrenene kadar...
 
Bir hafta kadar sonraydı. Arka odada oynuyordum. Aniden yüklük devrildi ve yorganların
arasından bir gazete düştü. Gazetede Sabiha’nın fotoğrafını gördüm. Şaşkınlığım geçince gazeteyi
yerden aldım. Fotoğrafın üzerinde iri harflerle “Metres cinayeti!” yazıyordu.
 
31 Mayıs 2020 Pazar

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 47
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster