Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Aralık '12

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
1174
 

Sadık, Selami, eşek ve ben az da ebe kızın donu

Sadık, Selami, eşek ve ben az da ebe kızın donu
 

"Bir Zamanlar Köyde" efsanesi. En iyi sanat blogu adayı Suret'ten.


Geçenlerde yazılarımdan bir kısmını, bir sosyal paylaşım sitesinde gördüm; altındaki yorumlarda şöyle şeyler vardı: “çok tuhaf biri olmalı, belli ki çocukluğunda ciddi bi travma yaşamış, yazdığı onca şeyi okuyorsun ve eline geçen hiçbir şey yok, manyak mıdır nedir?” İnsanın yazdıklarını başka başka mecralarda görmesi tuhaf bir his, altındaki yorumları okumak müthiş keyifli, bi kere senin o yorumu okuyabileceğini hiç tahmin etmediklerinden, olabildiğince samimi ve saf düşüncelerini yazıyorlar. Evvelce de birkaç kez benzer durumlarla karşılaşmıştım, hatta bi tanesinde bi er kişi “beğendiğinize sevindim gırgırına yazdığım bi şeydi” diyerekten yorum yazmıştı, sanırım ortamdaki hatun popülasyonundan bi ekmek yer miyiz acaba? derdindeydi. Doğrusu hiç müdahil olmadım, sadece içten içe “benim yazıların seviştirme gibi bir faydası olsa bundan önce benim haberim olurdu, umut işte…” diye düşündüm.

Bugün sosyal dünyaya uyum sorunu yaşıyorsam, modern hayata entegre olamıyorsam, tuhaf bir kaçı dışında kimseyle arkadaş olamıyor, sevgili edinemiyor ve giderek yalnızlaşıyorsam belki de bunların sebebi iki kültür arasında sıkışan çocukluk dönemimdir. (sevgili edinemiyor olmam hafif göbekli olmamla da ilgili olabilir şu an tam bilemedim.)

Bizim çocukluğumuzda okullar kapanınca, öyle tatil köylerine gitmek, su kaydıraklarında kayışmak, yaz okullarına-spor kurslarına gitmek filan yoktu. Yani belki ailesi zengince olanlar tatile filan gidiyordu ama çoğunluğu benim gibi karneyi aldıktan bir hafta sonra dedesinin babaannesinin yanında köyde alırdı soluğu. Misal: ben ilkokul beşteyken 40 kişilik sınıfımızda sadece Filiz ailesiyle güneye bi yerlere gidip otel tatili yapmış ve hatta hamburger yemişti. Hamburgeri ortaokul 3. sınıfa kadar sadece Filiz’in bize anlattığı kadarıyla tanıyorduk. Sırf bu yüzden Filiz’e hayranlık besliyor, yediği hamburgerlerden olsa gerek giderek irileşen poposuna bile saygı duyuyorduk. Filizden aldığımız tarife göre; ekmeği yuvarlak kesip, içine donuk kavurma doldurup, üstüne ev salçası, kese yoğurdu, kuzu kulak otu ilave ederek hamburger lezzetini yakalamaya çalışıyorduk. Hatta bu kendi imkanlarımızla yapmaya çalıştığımız ev tipi hamburgerden umduğunu bulamamış olacak, Tuncay diye bir arkadaşımız ilerleyen yıllarda Filizle evlendi. Hamburgere olan sevgisi, saygısı, özlemi ve bağlılığı belki de Tuncay’ı Filizle evlenmeye itmişti. Çok sonra duyduğumuza göre Tuncay, Filiz’in babasının araba galerisinde çalışmak istemeyip Filizden boşanmış ve Burger King’de kasiyer olarak işe girmişti.

Ben de yaz tatillerinde köye postalanan; köyde süt, yumurta, kaymak, pekmez tüketip temiz hava almak suretiyle; gelecekte iyi bir iş-güç sahibi olması umulan, sağlıklı, besili bir bireye dönüştürülmek isteniyordum. O dönem vatana millete hayırlı bir insan olmanın, huzurlu ve mutlu bir yuva kurmanın yegane ön koşulu: “temiz hava bol gıda” olarak sloganlaşan yaz tatilini köyde geçirme gerekliliğiydi. Hem bizim köyde binicilik eğitimi muadili eşek binmek ve yüzme okulu muadili kurbağalı gölde cılbanmak gibi aktiviteler de vardı.

Köye gittiğim de en başta yaşadığım sıkıntı kendime arkadaş edinmekti. Köylü çocuklar ilk başlarda beni “şehirli bebe, garı gibin konuşuyor” diye aralarına almazlar, kendi oyunlarında “bu hanım evladı mızıkır” diyerekten pek yer vermezlerdi. Her seferinde kendimi onlara kabul ettirmem tatilin ortasını bulur, tam kıvama gelip asimile olmuşken tekrar okul açılır ve şehre dönmem gerekirdi.

Köyde en sevdiğim performanslardan biri de eşek binmekti. Semersiz çıplak eşeğe belli bir kıdem sırasına göre biniliyor, herkes yerini sırası belliyordu. En öne ki eşeğin makam koltuğu sayılır, eşek sahibi çocuk, ortaya eşek sahibi çocuğun kankası, en arkaya da şehirden gelme hanım evladı biniyordu. Çıplak eşeğe binmenin bir yan etkisi eşeğin sert sırtının malum yerlerinizi acıtması ve bir diğeri de eşeğin kaygan poposundan düşme tehlikesiydi. Her iki durum da kuşkusuz sadece şehirden gelen çocuk için sıkıntıydı. Eşek sahibi çocuk (Sadık) sanırım bizden 1-2 yaş büyüktü, eşek sahibi çocuğun kankasıyla (Selami) aynı yaştaydık ve üçümüzde aynı sınıfta bulunuyorduk, tabii onlar köy okuluna ben, hamburger yemişliği olan Filiz’in de bulunduğu şehir okuluna gidiyordum.

Sadık ve Selami’yle her tatilin başında yeniden kaynaşmam gerekiyordu, sanırım her seferinde onların da bana tekrar ısınmaları ve aralarına almaları zaman alıyordu. Allahtan dedem köyün ileri gelenlerinden biriydi. Pek sevildiğini söyleyemem ama sayılan hatta biraz da korkulan bir adamdı. Zengindi, önemli yerlerde (kaymakamlık, Ziraat Bankası, ilçe tarım kooperatifi) tanıdıkları vardı. Misal: kaymakam ya da jandarma başçavuşu köye geldimi dedem kuzu keser; ilçe tarım müdür vekili ya da mal müdürü kâtibi geldiği zaman tavuk keser evinde misafir ederdi. Dedemin bunca karizma ve kariyerine rağmen eşek sahibi olamamış olmasını anlayamıyordum. Evet Massey Ferguson traktörü vardı ama köylük yerde benim gözümde traktör sahibi olmak eşek sahibi olmak kadar havalı değildi.

Bir keresinde Sadık'ın (eşek sahibi olan) abisinin Sadık'ı şöyle tembihlediğini duymuştum: “Olum bak bu pije sahip çıkın, başınıza iş getirmeyin!” Sadık “tamam aga bize bişi olmaz” dese de abisi “sizi demiyom okuz! Suret’e bakalak olun, Onun eline diken batsa dedesi bütün köyü s.kertir! size ne olcak zaten sığır!” diyerekten durumun ciddiyetini belirtmişti.

Sadık ve Selami için belki de sırf bu yüzden yüktüm; Sadık ben en arkadayken –Selami’nin tüm mızmızlanmalarına karşın- eşeği çok hızlı sürmez, kiraz ve dut ağaçlarının en tepesine çıkmamam için beni uyarır hatta kurbağalı gölette yüzmemi istemezdi. Kurbağa siğil denen bişi atıyordu ve tıbben tedavisi olmayan bu şey ancak “Topalların Nuri dede”nin okuyup üflemesiyle iyileşebiliyordu. Sadık hiç olmazsa Selami’yle yüzmekten sıkılıp çıktıklarında gölete işememe karışmıyor hatta nasıl bu kadar uzağa işeyebildiğime şaşırıyordu.

Genelde eşekle gittiğimiz gölet kıyısında oturur, uzun süre konuşurduk. Onlar en çok şehirde insanların ne yiyip ne içtiklerini nasıl yaşadıklarını merak eder, bana sorular sorarlardı. Ben kendimce şehirdeki yaşantıyı abartarak anlatmayı severdim. Misal: “sabah akşam hamburger diye bişi yediğimizi acayip değişik bişi olduğunu hatta ara sıra pizza diye de bişi yediğimizi ama pizzayı her zaman bizim de yiyemediğimizi çünkü aşırı pahalı olduğunu ve Almanya’dan geldiğini” filan söylerdim. Oysa genelde köyden gelen: nohut, bulgur, erişte, tarhana, ipe dizilip kurutulmuş patlıcan-fasulye-biber yiyorduk ancak beni ilgiyle dinlemeleri için sanırım bilmedikleri, onlara yabancı gelen şeylerden bahsetmem gerektiğine inanıyordum.

Bir keresinde Selami hem de durup dururken, “köyün sağlık evine aşı olmaya gittiğinde ebe kızın donunu gördüğü” söyleyivermişti. Sanırım sürekli ilginin benim anlattıklarımda olmasından sıkılmış belki de biraz kıskanmıştı. Ben hemen: “ooo ne olcak ki, biz ona bakarsan Tuğçe’yle seviştik bile” deyivermiştim. Aslında Tuğçe diye sınıfımızda kimse yoktu, hatta Tuğçe diye tanıdığım kimse de yoktu, sanırım tanıdığım gerçek birinin adını verip Onu bu yalanımla rencide etmek istememiştim, belki de kulağına filan gider de abisi-akrabası beni döverler diye korkmuştum. Tabii benim bu çıkışım Sadık’ın olanca dikkatini “ebe kızın donundan” sıyırıp, Tuğçe’yle ilgili anlatacaklarıma yöneltti. Selami her ne kadar “atma olum! Kimse eskerlikten önce gerdek edemez” dese de olayın ne şekilde geliştiğini dinlemek istiyordu. Onlara kimseye anlatmamaları kaydıyla anaları babaları üzerine yemin içtirdikten sonra anlattım:

“Tuğçe bi gün okul çıkışı video izlemeye bize geldiydi, annem de bize hamburgerle yaş pasta pişirip komşu Müzeyyen teyzelere oturmaya gittiydi. İşte biz Tuğçe’le yalnız kalınca önce ağzından öpüştük, sonra o eteğini kaldırıp şeyini göstertti, ben önce günah olur diye bakmadım ama çok merak ettim, en sonunda yere minderlerin üstüne indik ve orda seviştik tabii ki, iki ya da üç kez seviştik ama çok ileri gidemiyosun gebe kalsa babası gebertir bizi” Bu muhabbetin üzerine Selami: “vidoo’nuz mu var sizin?” demişti. Video o dönem zenginlik emaresi gibi bişiydi, sadece kahvehanelerde ve zengin evlerinde bulunan genelde türk filmi seyretmeye yarayan pahalı bir aletti. “Evet dayım Almanya’dan getirdi” dedim. Aslında bunu söylediğim dönemde videomuz yoktu, dayımın da yoktu, ki dayımın işi gücü bile yoktu, Almanya’ya kaçak gitmek istemiş, Kırklareli’de vazgeçip askere gitmişti. Gerçi sonrada beta-max bir videomuz olmuştu ama epey bi sonra. Video kaset kiralanan dükkanlar vardı hani, işte mahallede bir kişi kaset kiraladı mı, o kaset ev ev gezer, onu bütün mahalle izler ancak o zaman iade edilirdi. Düşün bak! Fikir-sanat eserlerinin korsan kullanımına karşı, ta o dönemden bir gayret bir imece varmış.

Sadık ve Selami’yle olan ilişkimizde, konu bir anda ebe kızın donundan sekip hayali arkadaşım Tuğçeyle sevişmemize oradan da video sahipliğine gelebiliyordu. Videolu Kahvehaneler akşamları is içindeki ortamıyla tıklım tıklım dolu olur ve normalde çoluk çocuk sokmazlardı. O gün akşam üçümüz dedemin forsundan istifade ederek, köy kahvehanesinde en ön masaya oturup, dörder oralet içerek, videodan Zeki-Metin filmi izlemiştik. Film bittiğinde kahvehane sahibi “hadi bakalım siz evlere başka Zeki-Metin filmi geldiğinde ben dedenle haber ederim” diyerek bizi sepetlemişti. Köy kahvehanesi müdavimleri için sanırım videoda “Almanca Tuğçelerle sevişme” zamanıydı.

Ertesi gün, Sadıkla Selami dedemin sağladığı olağanüstü iltimasla Zeki-Metin filmi izlemekten çok memnun kalmış olacaklar ki gün boyu filmi birbirlerine anlatıp eğlendiler. Benim de g...mün çanağını kırayazmam bugüne rastlar. Sadık, bana kendini borçlu hissettiğinden olsa gerek, o gün gölet kıyısına giderken “düz yola gelince eşeği sana sürdürcem” dedi. Şimdilerde kocaların otomobillerini otobanda eşlerine kullandırtmaları gibi bi durum. Ancak bi sorun vardı benim yönetimimdeki eşeğe Selami binmek istemiyor, bana alkollü eşek sürücüsü kadrosundan trafik canavarı muamelesi yapıyordu. Neyse düz yolda eşeği kendi başıma kullanabileceğimi beyan edip, normalde eşek sahibine tahsisli olan mevkide yerimi aldım. Uzunca bir süre sonra Sadıktan öğrendiğim ileri sürüş tekniği ile sorunsuzca ilerledim, bunlar yanım sıra yürüyorlar yeni bir konu hakkında “aşırı uzun ve çok aşırı zehirli yılanlar” hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Neyse ben de inceden eşeği dehliyor sürat denemeleri yapmaya çalışıyordum ki bir geri dönüş manevrasında kıç üstü yere oturdum. Ben şimdi tam detay verip de bu tatsız olayı yeniden g.tümde canlandırmak istemem ama canım çok yanmasına rağmen hiç bozuntuya vermediğimi söylemeliyim. Sadık koşarak yanıma gelip bi yandan “bişi oldu mu” diye sorarken bi yandan da üstümü başımı silkeliyor, Selami ise sinsi gibi gülüyordu.

Her neyse o gün gölet kenarında yarımşar bazlama içi hamburgerlerimizi yerken muhtemel bir Cüneyt Arkın-Buruş lii (Bruce Lee: Karateci) kapışmasını tartışıyorduk ve Selami olanca sinsiliği ile sordu “sen dövüşgen misin?” diye. Tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da biz şehirli veletlerin üstünlüğünü göstermek isteyen ben “iyi tekvando az da judo bildiğimi” söyledim. İnsanları, bir şeyi iyi bildiğine ikna etmek için yanında az da başka bişeyi bildiğini söylemek o zamanlarda da inandırıcılığı kuvvetlendiren bir argümandı. Söz temsil: “iyi derecede İngilizce az da Almanca bilirim” ya da “ön sevişmem çok iyidir, az da geç boşalırım” gibi. (Edit not: Suret’im lüzumsuz bir 2. örnekle, s.çtım bi de sıvayayım hallerini pekiştirmen yerinde olmuş, çok senlik bir hareket olmuş hem de.) Selami dövüş sporlarına olan yatkınlığıma inanmamış olacak ki “galk bakam şu ağacınan bi dövüşde görelim” dedi. (Evet Selami -dövüş de- derken bağlaç olan -de'yi ayırmadı bitişik söyledi.) Şimdiki aklım olsa “kiraz ağacıyla dövüşemeyeceğimi, meyvesi olan ağaçlara kıyamayacağımı, palmiye filan olsa eşek sudan gelene kadar sopalayacağımı” filan söyleyip kıvırırdım ama eşekten henüz düşmüş biri olarak köylümün gözünde daha fazla mevzii kaybetmek istemiyordum. Bu vesileyle kiraz ağacının alt dallarına uçan tekme atmaya çalışırken o gün ikinci kez cefakâr kıçımın üstüne düşüp, mağdur ettim fukarayı. Yeryüzünde kiraz ağacıyla dövüşüp dayak yiyen yegane insandım artık.

Kuşkusuz her tatilin kendi içinde başka başka enstantaneleri vardı, tatil boyu tam adaptasyon sağladığım köylü çocuğu modu, şivesi, argosu bu kez okullar başladığında şehirli arkadaşlarım tarafından yadırganıyor hatta küçümseniyordu. Misal köyde yavru kedi köpeğin cinsiyetinden bahsedilirken “oğlan mı gancık mı?” deniyordu, normali buydu. Aynı şeyi şehirde Filiz’in sultan papağanı için sorduğumda; Filiz “bana pislikmişim gibi bakıp” gözleri dolabiliyordu. Sanırım bu kültürel gel gitler benim zihnimde siğil çıkmasına yol açtı ki bu siğil o kadar büyüdü ki ameliyatla beni kendinden aldırmaya, özgür bir birey olarak yoluna devam etmeye kalktı. Allahtan evde tek başına yaşayan muhterem komşumuz Bahattin amca, ensemden içeri doğru ara sıra okuyup üflüyor da şimdilik zapt edebiliyoruz pisi.

Eroir

Hiç umursamıyorum, bilirsin işte duyarsızım

Sadece 12’den sonra karanlık balkonda sigara içerken

Hani yağlarıma rağmen titrerken, aklıma gelebiliyorsun.

Gerçi sen nerden bilebilirsin sigara da içmezsin.

Bazen de bir film izlerken aklıma gelirsin ansızın,

Yuvarladığım sek votkayla, meyve aroması olmaksızın.

Geçtiği güzergâhı selamlarcasına tatlı tatlı ısıtır

Mideye ulaşınca artık o sıcaklık hissi votkanın

O samimi selamı her yerine yayılır zamanın.

İşte tüm o yakıcı ve acımsı tadın sona ermesini istemezsin de

Tazelersin bardağını, bayatlamış anılarına bakmaksızın

Senin bu konuda da fikrin olamaz tabii, içmezsin sen.

Beceremediği hayatıyla, becerdiği kadınlar arasında

Sıkışmış kalmış adamların hüznüyle dinlersin şarkıları

Okuduğun kitaptan beklersin gizemli anlamı

Bilirsin başka insanlar da var sıkkın, bıkkın

Tahakküm altında sıkıştırılmış, ruhu kalıbında hapsolmuş

Yırtamayacak çeperini kuşku yok hayal gücü mahvolmuş

Sen tabii endişelenmezsin de, düşlemezsin bile.

Ben Buldum.

Özlü laf: Hiçbir şey, şu andaki gururumuzu oluşturan insan aklının ve özgürlük duygusunun bir parçası kadar pahalıya mal olmamıştır. F. Nietzsche Bulmuş

Tamam oldu o zaman, görüşelim bi ara.

 

 

 

 

 

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

ama sen hep böle yapıyosun. fıstık ve bira yeter. :) röp.ü ne zaman yapıyoruz?

Esma KAHRAMAN 
 12.12.2012 18:00
Cevap :
röp. ne kine? röpteşambır mı? giymem ben onu, hem o sadece viski+puro içerken giyiliyo diye biliyom ben :) yapalım bi ara tabii hadi biralar benden olsun, fıstığı da kuruyemişçiden alıp cebimize zulalarız sana masrafımız olmaz..Tşkrler arkadaşım.  13.12.2012 19:25
 

:))))))) komedi filmi izler gibi okudum.

Esma KAHRAMAN 
 11.12.2012 21:47
Cevap :
röportaj yapak mı? kulis için sıcak havlu, soğuk votka, kızarmış fıstık ve yer elması olsa yeter...yer elması neye lazım bilemedim ama bulunsun istedim...  12.12.2012 16:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 291
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 812
Kayıt tarihi
: 27.01.10
 
 

En güzel hikayesini henüz yazmamış olan, Smyrna'da yaşayan, henüz yolun yarısında bulunan, kamu g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster