Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '15

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
2520
 

Safiye Erol ve "Ciğerdelen"

Safiye Erol ve "Ciğerdelen"
 

Ciğerdelen


Safiye Erol’un adı ile bütünleşen “Ciğerdelen” romanı hiç şüphesiz Yeni Türk Edebiyatı döneminin en önemli eserlerinden birisidir. İlk baskısı 1946 yılında yapılan bu romanı ve yazarını Türkiye’de uzun yıllar çoğu kimse tanımadı. Safiye Erol’u ancak sonraki yıllarda keşfeden yazar Selim İleri: ”Edebiyat tarihimizin bir başka adı ”nankörlük tarihi” olabilir. Adı hiç bilinmeyen, hakkı en fazla yenmiş olan bir yazar var; Safiye Erol aşkı en iyi anlatanlardan biri.” Demektedir. Murat Belge de onun hakkında şu itirafta bulunur: “ Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben, ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabii. Niçin bilmiyordum? Niçin kimse-yani pek çoğumuz Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi.(1)

Çoğunluğun tanımadığı yıllarda Safiye Erol ve Ciğerdelen’in değerini bilenler de vardır. Yazar ve düşünür Sâmiha Ayverdi “Ciğerdelen” hakkında: “San’atkârın bu eseri bilgi, hamaset ve cezbeden yuğrulmuş bir tecerrüt halinde meydana gelmiş âbidedir.” (2) derken, târihçi-yazar Nihal Atsız: “Safiye Erol’un ‘Ciğerdelen’ adlı romanı dehânın yanından sıyrılıp geçen çok kuvvetli eser…”(3) der. Türk-İslâm kültür ve sanat târihi uzmanı Emel Esin de yazısında; “Safiye Erol’un kılıcının parıltısı ‘Ciğerdelen’ oldu. Bizim neslimiz için ‘Ciğerdelen’ bir dönüm noktası idi. İşte millî kültür ölmemişti. Yeniden bahar oldu ve çınar taze filiz verdi.”(4) diye belirtir.

Adı üzerinde merak uyandıran "Ciğerdelen" yazarı kimdir?

Safiye Erol’un hayatı  

1902 yılında Edirne, Uzunköprü’de doğdu.1914 yılında Beyoğlu’ndaki Alman Lisesi’ne devam etti. 1917 yılında Türk-Alman derneği aracılığı ile Almanya’ya gönderildi. Bir Alman ailenin yanına pansiyoner olarak yerleştirildiği Lübeck şehrinde özel bir lisede öğrenim görmeye başladı. Liseyi bitirdikten sonra 1921 yılında başladığı Marburg Üniversite’sindeki felsefe eğitimini tamamlayıp 1926 yılında doktorasını verdi. 1927 yılında İstanbul’a döndü. Almanya’da kaldığı 15 yıl içinde Hindistan mücahitlerinden ünlü bir gençle tanıştı. Aralarındaki arkadaşlık aşka dönüştü. Okullarını bitirdikten sonra Hintli genç Safiye’ye “Evlenelim, memleketime gidelim; ülkemin bana, benim sana ihtiyacım var.” Dedi. Safiye’de “Benim memleketime gidelim, orada onların bana, benim sana ihtiyacım var.” Diye cevap verdi. Vatan sevgisi aşktan üstün gelince, anlaşamayan âşıklar yollarını ayırarak, her ikisi de kendi ülkesine döndü. Safiye Erol 1931 yılında İstanbul’da Nurettin Erol ile evlendi; bu izdivaçtan çocuğu olmadı. 1948 yılında son devrin büyük mutasavvıflarından Ken’an Rifâî ile tanışıp onun halkasına girdi. 1 Ekim 1964’de yalnız yaşadığı İstanbul Selimiye’deki evinde âniden geçirdiği bir rahatsızlık sonucu vefat etti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.(5)

Eserleri

Safiye Erol genç yaşında gittiği Almanya’da orta ve yüksek öğrenimini yapmasına rağmen vatanına ve kültürüne yabancılaşmadı. Bunda ailesinden aldığı köklü terbiye ve eğitimin büyük rolü oldu. Yurda döndükten sonra çeşitli dergilerde yazıları çıktı. Batı kültürü yanında, derin bir millî kültüre sahip olduğu eserlerinde görülür. 1938’de ilk romanı “ Kadıköyü’nün romanı, 1944’de “ Ülker Fırtınası, 1946’da “Ciğerdelen” isimli romanı yayınlandı. 1941’de Selma Lagerlof’dan “Portugaliye Kraliçesi” ve 1945’de La Motte-Foque’den “Su Kızı” isimli tercümeleri yayınlandı.1951’de Ken’an Rifâî hakkında üç bölümlük felsefî incelemesi, “Ken’an Rifâî ve Yirmici Asrın Işığında Müslümanlık” kitabında yer aldı. 1955 ‘de Tercüman gazetesinde son romanı “Dineyri Papazı” ile son Havadis Gazetesi’nde Peygamberimizin hayatından safhaları anlatan “Çölde Biten Rahmet Ağacı” isimli eseri tefrika edildi. Hikâyeleri “ Leylak Mevsimi” adı altında 2010’da, makaleleri “Makaleler “ adıyla 2002 yılında ve diğer eserleri yeniden Safiye Erol külliyatı olarak Kubbealtı Neşriyat tarafından yayınlandı.

Ciğerdelen’in konusu

Ciğerdelen’in genel konusu; iç içe iki hikâyeden oluşur. Asıl hikâye 1940’lı yıllarda romanın kahramanı Turhan’ın ağzından Cangüzel’e duyduğu büyük aşk anlatılır. Cangüzel’in yazdığı iç hikâye ise on altıncı ve on yedinci yüzyıla uzanır ve sınır boylarında Osmanlı hayatından kesitler sunar.

Ciğerdelen’in kahramanları

Turhan Tuna:  Almanya’da öğrenim görüp, İstanbul’a mimar olarak dönen bir gençtir. Bir arkadaşının ev davetinde tanıştığı Cangüzel’e büyük bir aşkla bağlanır.

Cangüzel: Öğretmenlik yapan aydın bir kadındır. Tarihine düşkündür. Kahramanı Atatürk’dür.

İç hikâyede Mustafa Durakça, Cangüzel Hanım,  Sinan, Zühre, aşkları ile; Macar Feridun Bey,  Ahmet Paşa, Veli Koca, Sünbül Hanım, Hafız Nuri gibi kahramanlar güçlü karakterleri ile dikkatimizi çekiyor.

Ciğerdelen’in özellikleri

Edebiyat otoritelerinden övgüler alan Ciğerdelen’de şu özelliklerin olduğu ortaya konulmuştur:

Doğu ve Batı kültürünün damıtılmış duygu ve düşüncelerine yer verilmektedir.

Aşkı yanarak, arınma yolu olarak yorumlamıştır; mistik edebiyatın en olumlu, en güzel örneklerindendir.

Kuvvetli bir üslûb ve sağlam bir mekân kavrayışı vardır.

Hikâyesinde güçlü kadın karakterleri bulunmaktadır.

Yazarın hayat ve düşüncelerinden izler bulunmaktadır. (6)

Kuvvetli tarih duygusu ve şuuru taşımaktadır.

Destanlı bir tarih sevgisini, dini ve tasavvufi duygularla kaynaştırmaktadır. Eserde en fazla göze çarpan Türk kültürüne ait unsurlar ve mistik temayüllerdir.

Metinlerinde kültür, gelenek, töre ülke ve millete bağlılığını göstermekte, felsefe, mitoloji,     halk hikâyeleri, masallar, dinî menkıbeler, şarkılar, türküler, Divan ve Yeni Edebiyat döneminin metinleri vb. birçok sahaya ait kişi ve metne göndermeler yaparak eserine çok sesli bir yapı kazandırmaktadır.(7)

Ciğerdelen’in hikâyesi

Safiye Erol, Ciğerdelen’e (8) Almanya’da mimar olduktan sonra Türkiye’ye dönen Turhan’ın ağzından, yurduna olan sevgisini, yurdunun kuşlarını anlatarak şöyle başlar; “Yurdum dedikçe gözümün önüne hep güvercinler ve leylekler gelir. Câmilerinden, şadırvan çeşmelerinden, hamamlarından, hanlarından ziyâde kuşlarının kalbime yuva yapması nedendir, bilmem. Belki yurduma bağlı bin bir hâtıra ve efsâneyi bana hatırlattıkları için…(s.11)      

Turhan, yurdu ile Batı’yı karşılaştırır ve yurduna sevgi ve bağlılığını şu cümlelerle anlatır; “ …Yurdumdur; taşına toprağına fedâyım. Bütün batı ülkelerini adım adım dolaştım, ne zenginlikler, ne mâmûreler gördüm, kasabam onların yanında saray önüne kurulmuş çerge (çadır) bile değildir. Fakat ben hiçbir yerde ayağımı burada bastığım gibi basamam. Yürüdükçe toprak altındaki tabanıma doğru filiz saldığını duyuyorum.(s.15)”

Turhan Cangüzel’i tutkulu bir aşkla sever. Fakat Turhan’ın kıskanç, dengesiz, incitici davranışları yüzünden araları bozulur. Cangüzel sevdiği adama âdeta ders niteliğinde, müşterek ataları “Sarı Sipahiler’in” 16. ve 17.yüzyılda Macaristan’da Ciğerdelen kalesi yakınlarındaki yaşayışlarını konu alan yazdığı 3 hikâyeyi verir. Bu hikâyelerde fetih ruhu, kahramanlık, mertlik, cesaret, aşk, düşmanlarla mücadele, vatan sevgisi gibi olumlu özelliklere karşılık; yanlış terbiye,  sefahat, tembellik, korkaklık, dengesizlik, merhametsizlik, ihânet gibi olumsuz özellikler vardır. 1683’de Viyana kuşatması bozgunu ile Ciğerdelen düşman eline geçer ve içindeki Türklerle yakılır.

Eserde Silâhtar Târihi’nden alınan Ciğerdelen Efsânesi bölümü, Türklerin sınır boyunda bu kale için yaptıkları şanlı mücadeleler ve bu sınır kalesinin Türkler için anlamı bir destan gibi şöyle anlatılır: “Ciğerdelen’im, sen benim en yüksek uçuşumun, en atılgan hamlemin, en yakıcı aşkımın timsâlisin. Sana kavuşmak için ne uzak ülkelerden kopup, ne çetin yollardan, kan yutturan iklimlerden geçtim de geldim. Cemşid’in, Keyhüsrev’in İskender’in, Roma kayserlerinin mîrâsını zor pazu ile kılıcıma râm ederek sınırımı aça aça sana vardım. Kâh kavuştum kâh seni kaybettim. Sen bu yalancı dünyâda çok özlenen her şey gibi sık sık elden kayıyordun. Benim olduğun zamanlar seni nasıl baş tâcı ettim, düşman gözünden nasıl korudum. Duvarlarında sabahlara kadar gülbank çekilip kol gezilip nöbet beklenirdi. Nice arıklar atlamış, kılıcını göğe asmış, eli kolu kanlı, aslan canlı, er pazarında  pişkin sıçramış gâzilerimi, devlet uğrunda taş yasdanıp toprak döşenmiş serhatli yiğitlerimi sana muhâfız verdim. Sana kanımı, sana malımı, îmânımı ve asırlardan beri biriken şânımı verdim.” (s.221)

Cangüzel’den ayrı kalıp, ağır bir hastalığa yakalandığı dönemde Turhan sevdiği kızın yazıp verdiği bu hikâyelerden gereken dersi alır, kendini dizginlemeyi, atalarının fetih ruhunu kavramayı, yurduna hizmet etmeyi öğrenerek yurduna şöyle seslenir: “ Ey benim Asya ve Avrupa kavşağı kutsal yurdum! Ey benim tanrısal bir ibre gibi hem doğuya, hem batıya ölçülü âhenkle cevelan uran Türk milletim! Yeryüzünde insanlığın bir baştan bir başa yarattığı birbirine zıt mânâların hepsini tadan, ayrıksı ve küskün âlemleri kendi vücudunda bir araya yoğurarak “yeni insan”ı kalıba dökmek namzetliğini nurdan çelenk gibi alnında taşıyan yurt kardeşlerim! Bizim bayrağımızda doğunun hilâliyle batının yıldızı kucak kucağa görünmez mi? Ben bu bayrağın öz çocuğuyum, onun çizdiği yüksek mânâlı rotadan ayrılamam.”(s.247)

Yazar eserde, “Transformatör “adını verdiği bölümde Turhan’ın ağzından transformatörün ne olduğunu şöyle anlatır: “Transformatör; insanlarınancak Azrâil’le yüz yüze gelince harcamaya râzı oldukları gizli hazîne, son ümitsizlik için sakladıkları tek fişekle bir avuç barut, son sığınak, son dayanaktır. Ölüm dirim savaşında kaçınılmaz bir yenilgenliğin karşısında kalınca varlığımızın dibindeki kutsal tortuyu da cenge sürer, transformatörü işletmeye başlarız”(s.246)

Turhan Cangüzel’e atalarının hikâyelerinden öğrendiği tılsımlı transformatörün kendisini nasıl ölümden kurtardığını anlatır. Canzi onu dalgın dalgın dinler, gözlerini duvara diker. Bakışının yöneldiği yerde Atatürk’ün Kocatepe’de kalpaklı resmi vardır. Turhan, Atatürk’e “Serhatli” diyen Cangüzel’e onu mu düşünüyorsun diye sorar. Cangüzel : “ Serhatli rûhu milletin başından eksik olmasın. Transformatörden bahsediyordun. Düşündüm ki Atatürk de Türk milletinin karar gününde işlemeye koyulan transformatördü.” Der.(s.256)

Turhan atalarından öğrendikleriyle iç huzuruna kavuşur, vatanına hizmet için kendi mesleğinde önemli projelere imza atar. Sonunda Turhan ve Cangüzel evlenir; hayatla ölüm arasında “orta kat” diye adlandırdığı mutlu dünyalarına kavuşur.

                                                                     xxx

Safiye Erol eserlerini derin bir kültür, vatan sevgisi, doğu-batı sentezi, tasavvufi bir dünya görüşü ile yazan, güçlü bir üslûba sahip büyük bir kadın yazarımızdır. Onun eseri “Ciğerdelen” Türk edebiyatında kilometre taşı olmuş bir temel eserdir.

 

Kaynakça

1. Mehmet Nuri Yardım, Safiye Erol Kitabı, Benseno Yayınları, Nisan 2003, İstanbul

2. Sâmiha Ayverdi, Âbide Şahsiyetler, Safiye Erol, s.2o7-218,Kültür Bakanlığı,1976, İstanbul

3. Nihal Atsız, Ötüken Dergisi, sayı 96, Aralık 1971

4. Emel Esin, Yeni İstanbul Gazetesi,7 Ekim 1964

5. Zeynep Uluant, Leylak Mevsimi, Kubbealtı Neşriyat, 2.Baskı, İstanbul, 2011

6.Yrd. Doç.Dr. Hanife Özer, Ciğerdelen romanında metinler arası ilişkiler, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyat Bölümü

7. Prof. Dr. İnci Enginün, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, İstanbul

8. Safiye Erol, Ciğerdelen, Kubbealtı Neşriyat, 12.baskı, 2015,İstanbul

 

www.zekionsoz.com

 

Aralık /2015

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 100
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1922
Kayıt tarihi
: 28.01.12
 
 

1945 Bayburt'ta doğdu. Yüksek öğreniminden sonra çeşitli liselerde öğretmen ve yönetici olarak ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster