Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ağustos '15

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
153
 

Sağlam aşkın temeli

Sağlam aşkın temeli
 

19 yaşında girdi hapise                                                                                                                                                                                            üç arkadaş perdeleri indirip                                                                                                                                                             bir kitap okudukları için.                                                                                                                                                                                   Nâzım Hikmet

 

                1947 baharında, öğretmen olarak görev yaptığı Aksu (Antalya) Köy Enstitüsü’nden altı arkadaşıyla birlikte askere alınan…

                Daha doğrusu, zorla “Kaçma, karışma, çalışma” toplumuna katılan Mehmet Başaran, aynı durumda olan arkadaşlarıyla birlikte huzursuzdur.

                Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden mezun oldukları için, “Hasanoğlanlılar” deniyordu onlara. Yani, “Köylüler”, “Çarıklılar”!..

                “Hasanoğlanlılar” damgası, “Dudak bükülen, kuşku duyulan, çekinilen bir sözcük”tür. Fısıltılar, fısıltılar:

                “Hepsi de komünistmiş yahu!..”

                “Canım, şimdi bu ne idüğü belirsiz çarıklılar da mı subay olacaklar yani? Vay, Türk ordusunun haline!..”

                Birçok Köy Enstitülü gibi, Mehmet Başaran’ın da, “CHP”nin 27 yıllık tek parti yönetimini hiç eleştirmeden övüp yücelttiği” sanılır. Ben, kendisini kırk yıldan bu yana oldukça yakından tanımış biri olarak hiç de katılmam bu görüşe.

                Bakınız, “Memetçik Memet” kitabında, arkadaşı Koca Veli’nin ağzından nasıl eleştirir o dönemi:

                “Benim çözümlemem şu: Dış etkenlerle demokrasiye yöneldi iktidar, manda tezeği gibi ortadan yarıldı; bir yanı muhalefet, öbür yanı… Al onu, vur ona. İkisi de bok… Hep aynı kaba ediyorlar. Rus istekleri de tüy dikti üzerlerine. Halkın öz partileri kurdurulmuyor; kurulan üç günde kapatıldı. Ne grev hakkı, ne de gerçek bir sendikalaşma. Sanayi, yumruğu sağlam sanayi işçisi yok. En büyük tehlike, binlerce yıldır rahat rahat sömürülen köylünün kımıldanması, bunlara göre. Bu kımıldamayı amaçlayan da Enstitüler…”

                Ya!..  Demek ki, neymiş?

                1947’de iktidar partisi CHP ile muhalefet partisi DP arasında hiçbir fark yokmuş.

                Nasıl olsun ki, DP’nin kurucuları ve yöneticileri olan Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, bu partiyi kurdukları günden bir ay önce CHP’nin üyesi ve milletvekilleri değil miydi?

                Ve “Millî Şef”imiz de keyfinden, yani demokrasiye âşık olduğundan vermemiştir bu izni. Başaran’ın, Koca Veli’ye söylettiği gibi, “Dış etkenlerin zorlaması ile” dostlar alışverişte görsün kandırmacasıydı bu.

                Yine de Bayar’la görüşüp O’ndan, “CHP’nin 6 oklu çerçevesinin dışına çıkmama” sözünü aldıktan sonra verilir izin.

                Ne grevi, ne sendikası?..

                Kimin işine gelir; köylünün, işçinin, yoksulun silkinip uyanması?

                Yollara, caddelere dökülüp hak araması?..

                Olmaz öyle şey! Köylü köylülüğünü, işçi işçiliğini, yoksul yoksulluğunu bilmeli! Her yerde ve her zaman yüce devletimizin başında bulunanlara karşı, el pençe divan durmalı! Günde beş kez Allah’a ve Peygambere olduğu gibi, ülkeyi yöneten büyüklerimize de minnet ve şükranını sunulmalı!

                Ben bunu anlıyorum; anlıyorum da, Koca Veli’nin, “Halkın öz partileri kurdurulmuyor; kurulan üç günde kapatıldı.” sözüyle ne demek istediğini, anlayamadım!

                “Halkın öz partisi”  de ne demek oluyor?

                Devletimizi 1923’ten beri tek başına yöneten CHP halkın öz partisi değil miydi?

                Değilse, CHP kimin partisi oluyordu?

                Öz olmadığına göre “üvey”, “yapay” ve “uyduruk” bir parti miydi yoksa?

                Öyleyse, kısaca neden “Halk Partisi” deniyordu?

                Görüyor musunuz, birkaç ay önce, doğup büyüdüğü Lüleburgaz’ın Ceylanköy’ünde sonsuz uykusuna uğurladığımız Başaran Öğretmen’imizin söylediklerini?  Bu sözleriyle kafamı adamakıllı karıştırdı yine!

                Ne yapayım, düzgün duracağına, biraz da karışık olsun bakalım. “Denizler durulmaz; çalkalanmadan” denir ya… Sanırım, karışıp dalgalanan kafam da durulacaktır bir gün.

*** *** ***

                Şu askerlik işini bırakalım da bir yana, “Başaran nerde, hangi kıza, nasıl âşık oldu?” ona bir göz atalım.

                Yıl, 1946… Yer, Hasanoğlan… Başaran, Yüksek Köy Enstitüsü son sınıf öğrencisi… Bir alt sınıfta Elif adlı bir kız var:

                “Yemekhaneye giderken, bir de toplantı alanında karşılaşıyorduk en çok. Güzel yüzü, içleri kıvılcımlı kahverengi gözleri, kimselere yüz vermeyen tatlı ciddiliğiyle hoşuma gidiyordu. Belli etmemeye çalışarak uzaktan izliyordum. Bir köz düşmüştü içime, duramıyordum onu görmeden. Göz göze geliyorduk kimi zaman, titriyordum.”

                Her aşk böyle başlar.

                “- Ne duruyor, ne bekliyor? Gitse ya, konuşsa ya!..” diyeceksiniz ama bizim delikanlı biraz çekingen, biraz utangaç ve sıkılgan… Nitekim kendisi de:

                “Görüşüp konuşma olanağı pek çoktu. Kaç kez niyetlendim, sokuldum yanına; saçlarının kokusunu duyacak kadar sokuldum; ama konuşamadım diyor.

                “- Mektup yazsaydı!” diyeceksiniz.

                Onu da düşünmüş. Ama nasıl verecek?

                “Veremezdim ki, ne ederdim; ters bakıverirse?..”

                Ya!.. Bırakın 1946’yı; 1956’yı, 70’li yıllarda bile ödümüz kopardı bizim; kendisini sevdiğimizi söylemek istediğimiz kız, ya ters bakıverirse; diye.

                İlk yakınlaşma nasıl mı olmuş?

                Okulca bir geziye çıkılır. İlk durak, Samsun’un Lâdik ilçesindeki Akpınar Köy Enstitüsü’dür.

                “Yağmur yağdı Akpınar’da. Ardından üşütücü bir serinlik, Haziran başlarının serinliği… Ne yapılabilirdi, pencereleri Akdağ’a bakan Konukevi’nde oturup çay içmekten başka? Sırtında ince, ak bluz, ayağında mavi keten pantolon, bitişik masadaydı; Elif’le arkadaşı. Büzülüyordu, rengi kaçıktı.

                “Birden göz göze geldik.

                “Gülümsedi. Bilmediğim yaz sıcakları doldu içime… Bambaşka bir cesaretle yüreğim kabardı. Kalktım. Sırtımdaki kalın bez ceketi çıkardım. Ne yaptığımı düşünmeden O’na uzattım:

                “Üşümüşsün, fena soğudu hava, al bunu giy!”

                “Bi tuhaf çıkmıştı sesim, geri çeviremedi.

                O’nu kucaklamış gibi, bi hoş olmuştum.” (*)

                İşte ilk kıvılcımları böyle saçılır ve ilk tohumları böyle atılır bu aşkın. Ama sanmayın ki, ertesi gün el ele tutuşurlar, ikinci gün yanak yanağa ve üçüncü gün öpüşürler.

                Nerde!.. Nerde o yoğurdun bolluğu!..

                Taa Rize’ye, Beşikdüzü’ne, Pulur’a kadar gidilip gelinir ama doğru dürüst bir konuşma geçmez aralarında.

                Başaran, Aksu’ya tayin edilip göreve başladıktan sonra, bir mektup yazar, gizli sevgilisi Elif’e. Cevap gecikince de, “Keşke yazmasaydım; ya ayıp etmişsem!” diye neler neler düşünür.

                Bir akşam, adına gelen zarfın üzerinde “Hasanoğlan” yazısını görünce, heyecanla açar zarfı. Evet, Eliftendir mektup. Hitap nedir, biliyor musunuz?

                Tahmin edemezsiniz.  “Ağabey” diye başlamaktadır mektup ve baştan sona Hasanoğlan’dan haberlerle doludur.

                Temeli iki saatte, iki günde atılan aşklar en çok iki ay ya da iki yıl sürerken, temeli böylesine sağlam atılan aşklar da “Elif / Başaran aşkı gibi” bir ömür sürer işte!

                                                                                                                  Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

(*) Memetçik Memet  (Mehmet Başaran, Papirüs Yayınevi, 4.Basım, 2000 İstanbul)

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster