Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '20

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
51
 

Sahilde Kebap Yiyenlerin Şehri

Rahmetli Aydın Boysan, başlıktaki şehrin tarihini hep ikiye ayırırdı: “Kebap öncesi/Kebap sonrası”. Bir Aydın Boysan saptaması daha yaparak, söz konusu şehrin adını bulmanıza yardım edeyim “Bu şehirde1950’de yaşayan 1 milyon kişinin 2000 yılında ulaştığı sayı, 15 milyondu.” Bugünse, 20 milyona kendinden emin bir şekilde ilerlemekte insan sayısı...! Hele Suriyelisini, Afrikalısını falan da katarsanız işin içine… 20 milyonu bile geçer insan sayısı; başlıktaki bulmacanın kahramanı olan metropolümüzde.

Evet, evet, İstanbul’dan bahsediyorum size; evet efendim, kutlarım, yanılmadınız.

Avrupa’nın, dünyanın denize kıyısı olan tüm uygar şehirlerinde; ezici çoğunluğu şehirliliği başarmış bireylerin yaşadığı kentlerde… Deniz kenarında bulunanlar/oturanlar; balık yer, kebap değil!

Bu tespitle sakın kebabı küçümsediğim, kebap yiyenleri aşağıladığım sanılmasın.

Bizde aslını inkar edene, “haramzade” derler. İstanbul’da doğsam da, nereli olduğum sorulduğunda, baba memleketimden dolayı: “Kahramanmaraşlıyım, Pazarcıklıyım, “ cevabını veren biri olarak; Doğulu olmaktan, o kültürün getirdiklerinden, bana kazandırdıklarından asla gocunmam.

İnsanlığımı doğudan, eğitimimi batıdan almaktan daima gurur duydum/duyarım ama… Deniz kıyısına, sahile inip de balık yerine et tüketenleri oldum olası yadırgadığımı da söylemeliyim.

Bilhassa, denize sırtını dönüp, yönünü, yüzünü egzoz gazından, tozdan, dumandan, topraktan, isten, pislikten geçilmeyen yola çevirip; kebap yelleyenler, denizin koynunda olduğu halde suya arkasını dönerek oturanlar; kendimi bildim bileli delirtmiştir beni.

Kardeşim, deniz keyfini/seyrini bilmiyorsan, suyun sakinleştiriciliğinden habersizsen…. Ne diye gidip oralara yayılıyorsun? Topla pılını-pırtını, ormana, pikniğe, ağaç çiçek manzaralı yerlere git. Dünyanın en güzel şehrinin, en eşsiz maviliğine niye sırtını dönersin?

Fark ettim. Ne denizin karakterimizi geliştirdiğinden haberdarsın, ne ufku, ne enginleri fark edebiliyorsun. Ne yeryüzünün en ileri uygarlıklarının su kenarlarında, nehir yanlarında, deniz kıyılarında kurulup geliştiğini belledin, ne coğrafi keşiflerin deniz yoluyla gerçekleştirildiğinden haberdarsın.

Bire on bahse girerim ki, dünyanın 4’te 3’nün su olduğu da aklında kalmamıştır; okul yıllarından.

Denizin öneminden, değerinden böylesine bihabersen… Bırak da işgal etiğin, sabahın köründe gelip yerleştiğin yerlere… Gerçekten denizi bilen, seven insanlar otursun. Sana garezim yok ama… Cehaletin buncasına da ayar olmamak mümkün değil doğrusu.

Arkadaşım, el-alem, başkaları, deniz dostu uygarlıklar kuranlar neredeyse denizden çıkan her şeyi hüpletirken, bir güzel mideye indirirken… Sen, etten gayrısını gırtlağından geçirmez, sofrana dahi koydurmazsın. Ne zeytinyağlıları ırgalarsın, ne deniz börülcesini yanına yaklaştırırsın. Ne ıstakozla aran iyi, ne yengeç yiyene iyi gözle bakarsın.

İyi de, ha bire etle, tavukla nereye kadar? En sağlıklı beslenme opsiyonları deniz ürünleriyle zeytinyağlılardan, meyve ve salatalardan oluşturulurken… Ha babam de babam niye mangala asılıyorsun? Mangalda eti, ızgarayı ben de çok severim ama… Bari hiç değilse denizin yamacındayken serin sularla buluştur ruhunu. Deniz mahsullerini tatmayı dene.

Tabii ki hepimiz Anadolu’dan geldik. Hiçbirimiz gerçek manada İstanbullu, bu toprakların yerlisi sayılmayız ama… Çevreye uyumu değil midir insanoğlunu ayakta/hayatta tutan? Öyleyse burnunun dikine gitmekte bunca ısrarın ne anlama geliyor?

Denize dön yüzünü. Dalgaların sesini dinle. Deniz kabuğuna kulak verip, hayaller kur geniş geniş. Bırak, zihnin açılsın. Denizlerin ötelerindeki hisset. Hiçbir kara parçası denizin yerini tutamaz ki.

Öyleyse nedir bu karaya sadakatin. Deniz en önce öznel sınırlarımızı, özgürce, sonsuz, sınırsız, düşünmeyi, düş kurmayı öğretir bize, desem de… Bakıyorum da, hala ağzındaki lokmayı yutma derdindesin! Ne etten geçecek gönlün var, ne balığa ayıracak zamanın. Ne oltayla balık tutmak ilgilendirir seni, ne boğaz gezintileri, mehtap ışığında çıkılan deniz seyirleri…

Ah bir bilsen denizi görmezden gelerek kaybettiklerini… Bir anlasan deniz sana neler kazandırır… Bir numaralı deniz aşığı olursun. Ama, ne sen bunu anlayacak haldesin, ne ben sana bunu kanıtlayabilirim.

İyisi mi, herkes kendi yoluna, diyelim. Denizim bana, kebabın sana. Sen denize kör numarası yapmaya devam et! Ama bilesin ki, deniz de sana aldırmıyor ahbap! Bir yanda dünyanın dörtte üçü, bir yanda sen! Bir yanda denizin bereketi, bir yanda homini gırtlak vaziyetin!

Dünya dönüyor. Gelgitler sonsuz ritimlerle gidip gelirken kumsallarla denizler arasında… Sen hep aynı yerdesin. Çakılı vaziyette kaderini beklersin. Ne diyeyim? İyi beklemeler. Allah gönlüne göre versin.

Hayat tercihlerden ibaret. Kimi hazinelerin koynunda yeryüzünden habersiz uyurken… Kimi Dünya’yı yemiş-yutmuş,  bitirmiş, evreni içselleştirmenin derdine düşmüş. “

Canım, şimdi ne ilgisi var bunun, denizle, kebap yemeyle?” falan demeyin sakın.

Amcam/ablam burnunun dibindeki Cennet'ten habersizken, denizden gelene eyvallah edip yüz vermezken… Ne yaşamın suda başladığını umursar, ne suyun hayat demek olduğuna aldırır.

Öte yanda dünya denizler üzerinden paylaşılsa da… Biz böyle güzeliz; değil mi?

Öyleyse koy verin gitsin anasını satayım! Deniz kimin derdi, kebabı kim çiğnesin?!

Hem sonra, deniz görgüsüzlüğü de bir nevi marifet sayılır; değil mi?! Onca güzelliğe sırtını dönebilmek, çok kolay olmamalı?!

Ve denizin kıymetini bilseydik hep beraber… Denizler insanlardan geçilmezdi. Güzel yüzlü insanlardan…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1349
Toplam yorum
: 3614
Toplam mesaj
: 73
Ort. okunma sayısı
: 1737
Kayıt tarihi
: 30.01.11
 
 

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler veTanıtım, A.Ö.F. Adalet Yüksek Meslek ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster