Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Haziran '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
768
 

Şairin Yalnızlığı

Şairin Yalnızlığı
 

Diyarbakır; kültür, sanat, musiki ve edebiyat geçmişimizde önemli yeri olan bir kent. Toprakları bereketli.. Çok değerli sanatçı ve düşünce adamları yetiştirmiş. Bir dönem Diyarbakır’da yaşamış biri olarak o büyük ediplerin zaman zaman izini sürmek, eserlerinin oluştukları mekanları bizzat görmek benim gibi edebiyat tutkunu biri için adeta bir lütuftu.

Üniversite yıllarında Diyarbakır’da kaldığım yer; kentin edebi kültürüne ciddi katkısı olan ve yine kentin insanı besleyen derin geçmişinden şüphesiz nasibini alan büyük şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın şimdiler de müze haline dönüştürülmüş evine çok yakındı. Bu sebeple ; kapı komşum şairimizin evine fırsat buldukça uğrardım. O, beni davet etmişçesine, ziyaret günleri kendime daha bir özen gösterir, beni onun karşıladığını hayal eder, tıpkı onunla dolaşıyormuş gibi;her bir odayı, sofayı, ortasında minik bir havuzu olan avluyu sevinçle gezerdim. Şairimizin hep yitip gitmekten korkarak yaşadığı evinin, ölüm korkusu kokan havasını ben de itina ile solurdum. Dokunurdum dost bilip de zalimleşen aynalarına.. Ve hep acırdım Cahit Sıtkı’ya…..

Sadece şiirlerinden tanıdığım şairi, hikayelerini okuyunca daha çok tanımaya ve ona daha çok acımaya başladım. Belki de bir dönem o yüzden daha sıklaştı onun evini ziyaretlerim..

Cahit Sıtkı aslında varlıklı bir aileden geldiği halde babasının istediği mesleği değil şairliği seçince yıllarca hem baba sevgisinden mahrum kalmış hem de ciddi maddi sıkıntılar yaşamış. Bu durum onun annesi ve kız kardeşine olan düşkünlüğünü artırdığı gibi ileriki yıllar da kadınlar la olan ilişkisini de etkilemiş. Zaten hikayeciliği de bu maddi sıkıntılar yüzünden başlamış. Şairin şiirlerinin anlaşılmasın da önemli ip uçları gizli bu hikayelerin de ve konusu itibariyle; aile özlemi, güzellik-çirkinlik, aşk; özellikle karşılıksız aşk, kadınlar tarafından sevilme arzusu,ölüm korkusu-yaşama sevinci, baba korkusu, içkiye sığınış, memuriyet-işi sevmeme gibi aslında Cahit Sıtkı’nın kendi gerçekliğini yansıtan konuları içerir.

Eserleri incelenip, hayatı tetkik edildiğinde görülür ki; büyük şair hastalıklı bir ruha sahiptir. Aslında bunun için ciddi sebepleri vardır şairimizin; küçük yaşta anneden ayrılıp, baba ile bağları koparıp İstanbul’a okumaya gitmiştir, çirkinlik kompleksi, maddi sıkıntıları vardır, son derece içe kapanıktır ve yalnızdır. Eserlerinde ki kasvetli havanın, hayali aşkların, sığınma ihtiyacının temel sebebi de bunlardır.

Kadınlar; hikayelerinde önemli yer tutarlar. Onlardan anne şefkati bekler. Bazen şehvetli kadın kahramanları olsa da genelde munis,safiyet taşıyan, hoşgörülü kadınları hikayelerinde konu edinmiştir.

‘’Ben Aşk Adamıyım’’ diyerek aşksız bir hayatı hiçbir zaman düşünmediğini belirtmiş ama hassas, hastalıklı ruhu onu uzun soluklu ilişkilerden hep mahrum etmiştir. Eserlerinde evlenme karşıtı bir tavır sergilerken 1938’den sonra artık kendi hayatındaki yalnızlığı onu ziyadesiyle bezdirmiş ve bunu hikayelerine de yansıtmıştır. 1943 yılında Ziya Osman Saba ‘ya yazdığı bir mektupta ona evlenmesini tavsiye eder  ‘’Ne kütüphane ne radyo hiçbir şey yanında bir insanın bulunmasının yerini tutamaz. Yakınında olan bir insanın yüzündeki ve bakışlarındaki sıcaklığı hiçbir kitapta bulamazsın. Kahvaltı tepsisini getirip önüne bırakan, ceketini tutan, şapkana son bir fırça darbesi vuran bir eşin yerini neyle dolduracaksın…’’  Evleneceği kadında aradığı özellikleri kısaca belirtmiş olan şairin sığındığı hep şefkat ve sevgi arayışıdır.

Şair 1951 yılında benimde evlerini gezerken duvarda fotoğraflarını gördüğüm Cavidan Hanım’la evlenir. İlginçtir bir düğün fotoğrafı olduğu halde şairimiz yine mutsuz görünür. Evlilik teklifini bir mektupla yapmıştır Cavidan Hanım’a ..’’Sev beni emin ol ki sevilmeye layık bir çocuğum.. Sev beni buna ihtiyacım var….’’  Cavidan Hanım onun ruhunun sıkıntılarını sakinleştirebilecek, yalnızlığına son verecek bir sığınakken; bulduğu bu son şefkatli kolları da yine iradesizliği yüzünden çabuk kaybetmiştir. Yalnızdır büyük şair, Viyana ‘da soğuk bir hastane odasında yapayalnız,sevgiye aç, ölümden ölesiye korkan bir halde yalnız….

Şiirlerine hayran olduğum böylesine naif bir ruhu olan şaire 46 yıllık bu kısa ama sıkıntılı hayat hikayesinden dolayı hep acımışımdır işte.. Aslında sadece ben değil çağdaşları olan sevdiği kadınlarda acımışlardır şaire; onda ki şiir istidadını görüp ona acıyıp,ç irkinliğine katlanıp ilişkilerini sürdürdüklerini söyleyen sevgilileri bile olmuştur şairin.. Belki ona dizelerle cevap verselerdi bu kadınlar tamda şairin şiir üslubuna uygun ki;’’ konuşma dilinden ayrı bir şiir benim anlayışıma göre şiir olamaz, şiir de doğru yol budur, konuşurken kullandığın sözcükleri kullanmak ‘’görüşüne uygun dizeler olsaydı bunlar ; böyle olurdu belki de….

Sen gittin
En çok aklımda kalan ellerin
Derin bakışların değil
Adını bile unuttum
Ki; söylerken titrerdi bedenim
Sadece buruşuk, sert ellerin
Senden önce dünyaya gelmişler sanki
Bedenin genç, yaşlıydı ellerin
Hissi yoktu, canı yoktu ellerinin
Sana yalan söyledim
Onları hiç hissetmedim
Ölü gibiydi ellerin
Sen şairdin, şiirler hissederdi ellerini
Canlıydı, hisliydi şiirlerin
Onlar için vardı ellerin
Yoktu hissi ellerinin
Hepsi şiirlerine geçmişti
Katlandım ellerine, şiirlerin için….

Umarım şiirlerinin çok sevdalısı olduğunu hissedip artık mutludur büyük şair ve çok korktuğu ölüm kadınlardan göremediği şefkati esirgemiyordur ondan...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Askeri okulda okuduğum yıllarda Adana'lı Evrim TOPAK adında bir edebiyat hocamız sevdirdi bana şiiri. Daha doğrusu şiiri hep seviyordum fakat daha da ilgi duymamı sağladı. Derslerde muhakkak bir kaç tane şiir okur, hem kendisi yaşar hem bize yaşatırdı o duygu yoğunluğunu. Cahit Sıtkı'nın ''Abbas''ını, Bedri Rahmi'nin ''Karadut''unu bir başka okurdu. Buğulu ve tok sesiyle hala kulaklarımda çınlıyor. Tabi bu satırları yazarken benim gözlerim de buğulanmadı değil. Bir daha ki ders gelsinde Evrim Hocam alsın götürsün bizi diye sabırsızlıkla beklerdim. O zamanlar başladım şiir kitaplarını yatakhaneye taşıyıp fener ışığında okumaya. Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Cahit Sıtkı Tarancı en çok etkilendiğim şairler oldu. Hala şiirlerini yazıp sakladığım ajandam bavulumda durur. Allah hepsine rahmet eylesin. ''Kabrime çiçek getirenlere gülerim; Gafil kişilermiş şu insanlar vesselam; Bilmezler ki bu kabirle yoktur alakam; Ben o çiçeklerdeyim, ben o çiçeklerim.'' Var mıdır daha ötesi? Saygıyla...

Özkan Sarı 
 28.08.2018 22:55
Cevap :
Anıları dinlemeyi hep sevmişimdir. En çok da insanlar anılarını anlatırken yüzlerine yansıyan duyguları izlemeyi. Tatlı bir heyecan olmalı yüzünüzde bu anıyı anlatırken. Siz askeri okulda ben Üniversitede siz edebiyat öğretmeninizden zevkle dinleyip yatakhanede ben o yoğun, zor derslerin arasında bir nebze soluklanmak için şairin evinde şiirle buluşmuşuz, şiirle unutmuşuz... "Ben o çiçeklerim", tam daCahit Sıtkı' ya uygun sözler..Ölümde bile canlılığa hasret var, incelik var.. Çok teşekkür ederim, eşlik ettiğiniz için yazıma bu güzel anıyla.. Sevgiler..  28.08.2018 23:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 427
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 949
Kayıt tarihi
: 26.05.14
 
 

'' Ben de canlıyım dedi,diş. İnce bir sinirin canlılığı değil bu. Göz gibi, kalp gibi yeri doldur..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster