Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mayıs '18

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
220
 

Sait Faik Öykülerinden Freud'a

Sait Faik Öykülerinden Freud'a
 

          Hani  bazen bir kitaptaki tek cümleye , bir tablodaki fırça darbesine, bir şarkının sözlerine takılıp kaldığımızda içimize anlatamadığımız bir sıcaklık dolar ya, bize tanıdık gelen bir şey vardır orada. Kendimizi bulduğumuz ya da kendimizden bir şeyler bulduğumuz…

        “Ne kadar ben!” diye geçiririz içimizden. Hayatımıza anlam katan ama geçmişte kalmış bazı anıların birdenbire su yüzüne çıkmasıyla, farkında olmadan içimize doğru bir yolculuğa çıkarız. Yılların bizde biriktirdiği arınmış, hayatın imbiğinden geçmiş duyguları yeniden yaşamak hissine kapılırız birden. Farkında olmadan onların izini sürerek, aslında kendi iç yolculuğumuza çıkarız. Tıpkı Sait Faik’in Haliç semtleriyle ilgili öykülerinin beni alıp bazen çocukluğuma, bazen de ilk gençlik yıllarıma götürmesi gibi.

       Şimdi, Fatih’in Haliç’e bakan mahallelerinden birine doğru yolculuğum. Aradan neredeyse elli yıla yakın bir zaman geçmiş. Oysa içimde yaşanmışlıklar dün gibi yakın. Küçük bir kız çocuğunun merakı ve heyecanıyla yol alıyorum.  Ahşap evlerin cumbalarının neredeyse birbirine değdiği dar, yoksul sokaklar zaman tünelinin bir yerinde takılıp kalmış gibi. Evlerin bazılarının kapısında 1.derece tarihi eser ibaresi dikkatimi çekiyor. Yıkımları yasak, onarımları izne bağlı. Öyle yaşlılar ki çoğu ağaçlar gibi ayakta ölmüş bile.

          Ahşap evlerin giriş katlarındaki pencereler göz hizamda olduğundan savrulan perdelerden içerisini görüyorum. Ve birden o mütevazi yoksulluğun içinde gördüğüm o semaverle bir başka boyuta geçiveriyorum…  Gözümün önünde ışıl ışıl bir başka semaver canlanıveriyor.

          Sait Faik’in Semaver’i düşüyor aklıma. O öyküyü içim burkularak okumamın nedeni, Haliç’te yoksul bir evde geçmesi değildi elbet. İçimde katılaşıp kalan duygularım semaverin sıcak buğusunda eriyip adeta yeniden hayat bulduğu içindi o yakınlık.

           Halıcıoğlu’nda bir fabrikada elektrik işçisi olarak çalışan Ali’yle ortak ne çok paydamız varmış meğer… Sabahları dar, çamurlu, kaldırımsız sokaklardan Haliç kıyılarına inerek sise karışan fabrika dumanlarını solumuşuz yıllarca birbirimizden haberimiz olmadan. O, karşıya Halıcıoğlu’na geçerken, ben Eminönü’ne doğru yol almışım. İkimizin de farklı hayalleri vardı elbet. Onunkiler fabrikaların ince tiz düdükleri arasında kaybolup giderken, benimkiler tuzlu, serin bir rüzgarla birlikte vapur bacalarının isli dumanlarına karışarak yitip gitmişti.

          Ali’nin annesine ölüm bir sabah semaverin başında bir komşu teyze sessizliğinde gelmiş, alıp götürmüştü. Ali, bütün arzusuna rağmen ağlayamamış, tek damla gözyaşı dökememişti. Ben de aynı kaderi paylaşıyordum onunla. Annemin arkasından tek bir damla gözyaşı gelmemişti gözlerimden.  İçim yanıyor, gözlerim kızarıyor ama ağlayamıyordum.  Böyle içinde kendimi bulduğum ne çok öyküsü vardır Sait Faik’in.

        Fatih, Zeyrek, Vefa, Şehzadebaşı onun gibi benim de semtlerimdi: “Zeyrek’teki setlerin üzerine oturdum. Önümde Vefa. Atatürk Bulvarında cinler top oynuyor. Rüzgar bir kaleden bir kaleye bulut atıyor.”* Ah,sevgili Sait Faik; bulvarın bugünkü halini görsen, inanamazsın. Unkapanı’ndan Saraçhane’ye bir saatte çıktığımız günler oluyor…

        Aynı öykünün içinde yağmurlu bir günde Atikali’den Fatih’e doğru yürüyoruz. Onun cebinde Hidayet, benim cebimde üşüyen ellerim. Sait Faik Panço’ya Fatih parkının demirlerine dayanıp uyuyan adamı anlatırken,  ben üzerimdeki beyaz elbiseyle parkın yeşil demirleri üzerine oturduğum gün annemden işittiğim azarı hatırlıyorum.

          Şimdi  su kemerlerine çıkan dar arnavut kaldırımından yürüyoruz.   Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği kaldırımlar. Cibali Kız Ortaokulu, Fatih Kız Lisesi yılları… Tüm evreni içine sığdırdığımız bir yürekle "yaşamayı delicesine sevdiğimiz" yıllar... masum , mutlu, kaygısız.

          Yalnızca biz değildik elbet mutlu olan. Çevremde gördüğüm herkes mutluydu, sevgi doluydu. Şimdilerde insanların yüzü ne kadar asık ve mutsuz görünümdelerse, o yıllardaki insanlar acılarını bile hüzünle perdeledikleri bir tebessümün ardında saklarlardı.

           Biz ne zaman ve neden mutsuz insanlar haline geldik?
           Sorun bizde mi yoksa koşullarda mıydı?
           Mutsuzluğun sevgisizlikten kaynaklandığını çoğu kişi bilmez. Oysa Freud’un dediği gibi depresif ya da melankolik saplantılar öncelikle sevme  yeteneğinin kaybolmasıyla ortaya çıkıyor. Sonrasında ise kendi kabuğu içinde yaşamaktan asosyal, öfkeli, güvensiz, hoşgörüsüz bireylerden oluşan toplum, ister istemez sevgisiz bir topluma dönüşüyor.

         Estetik kaygılar, nezaket, samimiyet, dostluk gün geçtikçe azalıyor… Mizah duygumuzu bile yitiriyor, gülümsemesini unutuyoruz…

         Sevmesini bilmeyen bir toplum olarak sevgisizliğimizle tüm kapıları kendi yüzümüze kapatıyoruz. Belki de bu yüzden insan, insana olan ihtiyacını sanal dünyadan karşılıyor artık. Gerçeklerle kendisi arasındaki yabancılaşmadan böyle kurtarıyor kendini. Ya da kurtardığını sanıyor.

          Sanal alemin bize sunduğu sonsuz olanaklar elimizin altındayken insani ilişkilere gerek olmadığını düşünüyor ve her gün biraz daha yalnızlaşıyoruz… Tıpkı senin yazdığın gibi sevgili Sait Faik “Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek” ** artık.  Ve bazen “ Her şey bir insanı sevmekle bitiyor …”***


  *Alemdağda Var Bir Yılan  s.15   **age s.31  ***age s. 32



 

Cemile Torun, Nil ALAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Koç, İlginiz için teşekkür ederim. Yazdığım yanıt bir iki harf eksiği ile bu kadardı zaten. Anılar, anları çağrıştırmıştı, aktarmadan edemedim, efendim. Saygılarımla. M. Erdal Güzeldemir

Mustafa Erdal GÜZELDEMİR 
 04.08.2018 21:47
Cevap :
Bizde de hayaller yerini anılara bıraktığına göre, yaşlanıyoruz galiba... Olsun, yine de her yaşta hayat başka güzel. Teşekkürlerimle.  07.08.2018 22:51
 

Ne kadar güzeldir, semt hikayeleri. İnsanların semtlerle bütünleşmeleri. Anıları ile dolu dolu. Bazen, bir insanın anıları bir başkasının anılarının tetikleyicisi oluveriyor. Atikali, Fatih adları bana altmışlı yılların ortalarında oralarda dolaştığım günleri gözümün önüne getirdi. Ve ardından Kumkapı'yı, Çemberlitaş'ı, Beyazıt'ı. Çocukluğumun ilk İstanbul'u Aksaray'dı. Aksaray'da başlayan çocukluğumun İstanbul'u, kısa süre sonra gençliğimin İstanbul'u olarak bu semtlerde sürdü, yıllarca. Kendimi tanımaya başlamamla, özgürlüğümle yaşıt oldu İstanbul'u tanımam ve karşı cins ile tanışmam. Ve arkadaşlıklar, dert ortaklıkları, paylaşmaları. Yağmurlu ve soğuk bir Çemberlitaş akşamı hatırıma geldi, nedense bu anımı anlatmaktan mutlu olurum hep. Belki de arkadaşlıkların, dostlukların son kırıntılarını anıp biraz mutlu olabilmek için o günlerde olduğu gibi. Arkadaşımızın kendini affettirmek istediği "güzelini" bekliyorduk o gece geç vakit Çemberlitaş'taki sinema pasajının dışında saçak altı bulup, bir diğer ortak arkadaşımızla. Çünkü genç bayan bu saatlerde çalıştığı işyerinden çıkıp bu saatlerde buradan geçiyordu. Kalın giysilerimiz içinde olmamıza karşılık soğuğa eşlik eden yağmur da etkisini hissettiriyordu. Epey bekledikten sonra hanımefendi göründü. Bizi tanıyordu. Selamlaştık ve birlikte yürümeye başladık Beyazıt'a doğru. Normal olarak otobüse binecekti, ancak konuşma isteğimizi kırmayarak yürümeye devam ettik yağmur altında şemsiyesiz, ıslanarak. Ne diller döktük, nasıl nazik yalvarmalara varan ricalarda bulunduk arkadaşımla, O'nun aklını çelebilmek için. Epeyce yürüyüp "olur"a yakın yumuşama algısını sağlayana kadar, bırakmadık uzun yol boyunca. Sırılsıklam ıslanmış, yorgun ama mutlu olarak barınağıma girdiğimde, arkadaşlığın güzel bir yansımasını yaşamanın huzuru içindeydim. Ne güzeldi, dertleri paylaşarak azaltmak. Ha, unutmadan söyleyeyim, aralarını düzeltmek istediğimiz arkadaşımız bir süre sonra o genç kızdan ayrıldı. Daha sonralarda başka bir kızla evle

Mustafa Erdal GÜZELDEMİR 
 03.08.2018 19:39
Cevap :
Aynı semtlerde geçmiş çocukluğumuz ve gençliğimiz... Keşke yorumunuzu ikiye bölüp yazsaydınız. Sonunu da okumak isterdim! Daha önce de belirtmiştim, "1000 tık" tan sonrası kesiliyor.  04.08.2018 15:53
 

Freud'un önemli bir sözüdür :"Hangi kişilik yapısını tanımlamaya calistiysam ben az bir örneğinin edebiyat eserlerinden birinde yer aldığını gördüm.!"Bu anlamda büyük oyuncumuz Sait Faik üzerindeki yazınız doğru bir izleten yer almış...Daimi esenlik dileği ve selamlarimla...

Ersin Kabaoglu 
 17.05.2018 23:40
Cevap :
Freudyen düşüncelerin edebiyatı etkilememesi düşünülemez elbet.Gerek Türk edebiyatında, gerek dünya edebiyatında psikolojik eserlerin yeri her zaman ayrıcalıklıdır. Irvin D. Yalom, C.Gustav Jung kitapları mesela ilk aklıma düşenler...Ve bizden T. Özlü'nün Çocukluğun Soğuk Geceleri, M.Rauf'un Eylül'ü, S.Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını anımsamamak mümkün mü?   18.05.2018 14:21
 

:) ölümün şiir gibi gelişi o öyküden miras bana."Demek ki Alimiz biraz Şairce idi":) Sait Faik de sevmek-sevilmek meselesini halletseydi sade yaşardı yazmak neyine gerekti.Ama hırçın ama uzak ama bir sandalla cehennem nişanına çıkar, saatlerce susardı ve ihtimal ki sorardı: "Bu toplum hangi ara böyle oldu? Ya ben?" Sevgiler selamlar..

üç nokta 
 10.05.2018 9:04
Cevap :
Siz "cehennem nişanı"ndan söz edince Sinağrit Baba'yı bir kez daha okudum. Sonra, kitabı elime almışken diğer öyküleri de. Ve içimden iyi ki sevmek- sevilmek meselesini halledememiş dedim, bencilce bir duyguyla. Derken, Sait Faik canlanıverdi gözümde; elinde olta, küpeştede Barba'nın topal martısı, yüzünde sarışın çocukluğu... Sevgiyle.   10.05.2018 15:02
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 217
Toplam yorum
: 1808
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2059
Kayıt tarihi
: 26.09.07
 
 

Burada yazarken kim olduğumuzun, ne olduğumuzun bir önemi olmadığını düşünüyorum. Önemli olan yaz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster